Dini HikayelerDüşündüren-Eğitici HikayelerOsman GüvenSizden Gelenler

Felsefi Bir Hikaye “Kevn–Fesat–Kevn”

Felsefi Bir Hikaye

III. BÖLÜM

AYN, kendisine anlatılan, masallardaki gibi ama değil, gülünç bir düş gibi biraz, uzun uzak yolu ayrıntılarıyla anladı. Kalkıp yol hazırlıklarına başladı. Atını eyerleyip üzerine yol heybesini attı. Heybenin bir gözüne birkaç avadanlık diğer gözüne azık olarak biraz ekmek ve tuz koydu. Matarasını umutlarla doldurmuştu su yerine. Köpeği yolculuğun kokusunu çoktan almış, atın etrafında dolanıp duruyor, yola çıkmayı hızlandıracak ne varsa yapmaktan geri durmuyordu. Çoktandır yolculuğa çıkmamaktan sıkıldığını gizlemeye gerek görmüyordu. Bu arada AYN eşyaları tek tek gözden geçirip yol hazırlıklarını bitirdi. Vakittir dedi ve atını sürüp yola koyuldu. Köpeği artık tüm yolları şenlendirecek olmanın sevinciyle atın önünde iz sürercesine yürüyordu. Bu üzre çok yol gittiler. İri, yüksek, kızıl kayanın yanına geldiklerinde köpek heyecanla atıldı ileriye. Sanki bir av yakalamışçasına havlamaya başladı. Bunun buraya gel, demek olduğunu anlamada gecikmedi AYN. Atını sürüp vardı. İrkildi: İşte dedi! Bana anlatılan kuyu. Atından indi. Kuyuya inmek için yanında getirdiği ipe tutunarak inmeye başladı kuyunun dibine doğru. İndi, indi… En dibe inince ayaklarının altında bir ırmak aktığını gördü. Irmak duyulmadık bir uğultuyla akıyor, nereden geldiği, nereye aktığı bilinmeyen bu ırmak ürperten bir soğukluk veriyordu insana. Esenlemek yerine ürperten bu ırmağı uğursamadı ve “ölü canlar ırmağı” diye ad verdi ırmağa. Başını yukarı kaldırıp baktı. Kuyunun ağzı görünmüyordu karanlıktan ve hiçbir ışık kırıntısı sızmıyordu içeri.

— Tamam, dedi. Yanında getirdiği kara keçeyi başına yedi kat sarıp karanlığı yedi kat daha arttırdı. Bu üzre düşünceye vardı: Yaşamın tüm kaygılarından uzak bu karanlık kuyunun dibinde yaşama fikri heyecanlandırdı AYN’ı. Yanına çağırmak için bir mektup yazıp gönderdi MİM’e. Cevap gelmedi. Bir mektup daha yazıp gönderdi. Şöyle dedi:

Oradasın biliyorum, ses ver!

Seni gizlemek istemeyen bir eşyanın ardında.

İstenmeyen kadınsın orda,

Neden hâlâ o şehir?

Oradasın biliyorum, ses ver!

Elma dersem gel.

— “Elma!”

Yine cevap gelmedi MİM’den. Öfkelendi, bağırdı. Elmayı dişledi öfkesinden meğer ham elmaymış! Fırlattı çalılıkların arasına ve bir kenara oturdu. Az sonra bir baktı ki, eli– yüzü kirli, ağzından salyalar akan bir çocuk kemiriyor elmayı. Yaklaşınca yanıldığını anladı: Meğer çocuk sandığı “çağın insanı” değil miymiş? Çağın insanı: Hak etmediğine el uzatmada usta olan hani. Güldü acı acı, acıdı çağın insanına ve geçip gitti.

Bir akşamüzeri haberci MİM’in mektubunu getirdi sonunda. Mektup öğüt ve uyarı doluydu. Bir zamanlar “şehirliyim ben” diye öğünmesine karşılık şimdi nasıl olup da kuyunun aklına uyduğuna şaşırıyordu kısacası. Çık kuyudan ve kente dön, diyordu. Bakıyorum da unutmalarınla, yanlışlarınla ve çelişkilerinle insan olmayı iyi özümse mişsin! Diye sitem ediyordu.

Durup düşünüp gönlünü dinledikçe dinledi de şöyle dedi kendine:

— Pek yeğin akıyor hala içindeki ırmak MİM’e karşı, ey karanlık kuyu diplerinde düşünceye dalan! Kapa da yolları, artık hiçbir şeye meyletmeyen bir göl olsun ırmağın yahut deniz olsun yatağını bulmuş, engin… Değil mi ki, en sonunda tüm ırmaklar göllere ya da denizlere ulaşır. Çık kuyudan, ey karanlık kuyunun dibine inip kara kara düşünen! Burada daha fazla kalırsan kalbinden duygular, aklından bilgiler gelip geçmez olur. Çık kuyudan ve kente dön. Çünkü sen daha kent soylu şuh kadınlarla sınanacaksın ve yedi kıtlık yılıyla. Ardından olayların yorumu öğretilecek sana. Başarmak mı istiyorsun? O’nun belgeleri verilecek, sakın Tanrı’yı ululamayı unutma.

Gönlünü dinleyip Tanrı’yı ululadı ve art arda gelen “dön” çağrılarının ertelenemezliğini anladı. Bu yüzden “artık dön” diye uyardı kendini, kuyudan çıktı. Geldiği yolu dönüş için çok uzun, uzak buldu.

— Bu yol geciktirir beni, başka yollardan da gittiğim olur fakat en çok kendi yolum kese gelir bana, dedi ve kendi kese yolunu tuttu.

Yol düşünceleri AYN’ı yalnız bırakmıyordu. İçten içe ödeşiyordu kendisiyle. Bunca alıp başını gitmelerden, doğa bilgelerine kulak kesilmelerden sonra insana dair ne öğrenmişti acaba; yetersiz, cılız birkaç cümleden başka? Kararını oracıkta verdi hemen: “Öğrenecekse insan, insandan öğrenmeli ve öğretecekse insana öğretmeli.” Böyle yasadı. Bu kısa ödeşmeden kazanarak çıkmak mutlandırdı AYN’ı. Geçtiği yollara ışık saça saça dönenecekti artık.

Sisler içinde bir süre gittikten sonra dere ağzına kurulmuş bir değirmene rastladı. Girip baktı ki, ortalıkta değirmenci yok, değirmenin oluğundan un da akmıyor, boşa dönüyor değirmenin çarkları. Su boşa akmasın, bari göl dolsun diye dereye çevirdi değirmenin savağını. Geçip gitti.

Yolda bir kadına rastladı. Kadın “acaba saçtan sofraya koyuncaya kadar soğur mu pişirdiğim ekmek” diye kaygılanıp aceleyle yetiştiriyordu ekmeği sofraya fakat çocuk yine de huysuzlanıyor, soğuk buluyordu ekmeği. AYN kadını hemen uyardı: Her ne kadar saçta pişse de ekmek, onu asıl ısıtan yürektir. Sakın unutmuş olmayasın? Kadın hemen yürekte pişirip yetiştirdi ekmeği çocuğa. Çocuk bu kez nerede pişmiştir ekmek bildi ve sessizce alıp yemeye başladı katığa bile gerek duymadan. Çocuğu, “ana yüreğinde pişmiş ekmeğe hor bakmayasın” diye öğütledi. Sofraya ekmekten önce yüreğini koyan tüm anaları kutsadı orada.

AYN’ın bu öğretmeleri biteceğe benzemiyordu. Çünkü şimdi de ıssız bir dağı aştıktan sonra alı al, moru mor çiçeklerle kaplı bir çimenliğe çıkagelmişti ki ne görsün! Sular iyice çekilmiş, çiçekler solgun, kimilerinin beti benzi atmış… Hemen ısırganlarla yarpuzların olduğu yeri kazıp küredi, kazıp küredi, bir kuyu açtı çimenlerin ortasında. Çıkan suları elleriyle dört bir yana sepeleyip suladı, kurtardı tüm çiçekleri. Sonra çiçeklerin arasına uzanıp yol yorgunluğunu attı bir süre.

— Çiçekler! Dedi, yaşamın gülen yüzleri… Ama meyveye durmayacak olurlarsa bir o kadar da aldatan… Bunu duyan çiçekler sitemli sitemli AYN’a,

— Sanki çağın insanını bilmiyormuş gibi konuşuyorsun AYN! Dediler. Emeğin, erdemin ve meyvenin kıymetini bilen mi var? Biz çiçeğe ve meyveye duruyorsak bu, Tanrımızın bizi buna ödevlendirmesindendir. Yoksa senin nankör çağdaşların için tek yaprak bile açmayız biz. İç duyularımız güçlüdür bizim. Pek yakında Tanrımız bize “toparlanın çiçeklerim, artık sizi bu yeryüzü sürgününden kurtarıp kendi ‘has bahçeme’ koyacağım” der de sizi bu bizim cılız çiçeklerimizden bile yoksun bırakırsa hiç şaşırmayın! Bize yapılan nankörlüğü bir kenara bırakalım, kaç kere kendi kulaklarımızla duyduk sizin “Tanrı” dediğinizi. Hatta “Tanrılar” diyen sapkınlarınız bile var. O da neymiş! “Tanrımız” denmedikçe o sözün yürekten söylendiğine inanmayız biz.

Bu uyarı ve öğüt dolu sözler çiçeklerin AYN’a teşekkür türünden bir armağanıydı aslında. Çiçeklere yaptığı iyiliği bir karşılık için yapmadığı gibi, onların kendisine böyle bir armağanla karşılık vereceklerini de ummuyordu. Hatta son söyledikleri uyarı, öğüt ve armağandan da öte, yürek burkucuydu. İrkildi: Neye kulak kesilse, neyin eteğine yapışsa bilgece bir şeyler duymak şaşırtıyordu onu. Çağın insanı dışında her şey, bilgelik konusunda çağın insanını yarı yolda koyup geçmişti. Çaresiz çiçeklerin öğüt ve uyarılarını alıp aklına koydu. Onlara teşekkür edip yola koyulmak istediği bir anda uykuya yenik düştü AYN. Çimenlerin, çiçeklerin arasında uyuyakaldı. Uykuya dalar dalmaz bir düş gördü: Telaşlı bir akşamüstünü ağırlıyordu sokaklar ve göğe kara bulutlar ağıyordu durmadan. Ha yağdı ha yağacaktı bir şey ama ne? Hoyrat bir ıssızlık ürpertiyordu içini. Buruk bir duygu iliklerine kadar işliyordu. Tam bu sırada karşı kaldırımda MİM’i gördü birden. Koştu, sığındı onun güneşli gülüşlerine. Çünkü MİM güldükçe ağzından güneş ışıkları çevreye yayılıyor, AYN’ın içi dışı aydınlanıyordu bu ışıklarla. Düşünerek sordu veya sorarak düşündü tam ayrımında değildi bunun ama aklını zorlayarak dedi ki, bu MİM biraz güneş yemiş olmasın!? AYN telaşla yerinden sıçrayarak uyandı. Düş gördüğünü anlayınca yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi.

AYN kendine gelip Tanrıyı ululadıktan sonra düşünü ilk kendisi yorumlamak istedi. Çok yorum yaptı ama hiç biri tam bir yorum değildi sanki. Yine de şimdilik iyiye yorup en doğrusu bu düşü MİM’e yorumlatmaktı. Düşünü aklında tutarak yola koyuldu.

Kalkıp yürüdü, dağın arka yüzüne varınca bir çobana rastladı, kuzuları aç, susuz, ölgün. Ortalıkta ise ot çöp yok. Acıdı çobana da az önce sulayıp yeşerttiği çayırları gösterdi, gidip kuzularını otlatsın diye. Bu arada gördüğü düşü çobana yorumlatmak geldi aklına. Düşünü çobana anlatıp yorumunu sordu. Çoban düşü dinledi de dedi ki:

— Bizim buralarda görülmüş duyulmuş şeyler değil bu anlattıkların. AYN çayırları göstererek – biraz da dil oyunuyla– işte şuracıkta gördüm bu düşü ben, dedi. Çoban gülerek yanıt verdi:

— Ruhun da orada mıydı bakalım? Hatta bu düşü gördüğün yer şehir mi kent mi o bile belli değil. Bunun üzerine düşle ilgili daha fazla bir şey sormadı çobana AYN ama çobanın bilgece yanıtlarını duyunca onunla biraz daha tanışmak istedi, kim olduğunu sordu ona.

— Kökü çok eskilere dayanan bir yörük obasındanım ben dedi, çoban. Aslında yolcunun soruyu niçin sorduğunu anlamıştı, devam etti sözüne: Bizim bilgeliğimiz öğretilmez aktarılır. Dededen– nineden torunlara, sonra onlar dede– nine olunca onların torunlarına aktarılır ve böylece çağlar boyu birike– büyüye kuşaklarımızı aydınlatır
bizim bilgeliğimiz.

Çobandan yol sorup öğrendi AYN.

Çoktandır uzak kaldığı MİM ve şehir özlemi pek hızlı çarpıyordu içinde. Uzaktan bakınca gördüğü bu ev ve insan karaltıları daha da sevindiriyordu onu bu yüzden. Kendi şehrine döndüğünü sanıyordu. Yine de in şehri midir, cin şehri midir, yollu bir şüpheyle girdi şehre. İrkildi: Sokakları insan selleri basmıştı çünkü ve bunu ilk defa görüyordu. Kadınlı erkekli bir insan seli bu sokaktan giriyorsa, kadınlı erkekli bir başka insan seli öbür sokaktan çıkıyordu. Ta boğazına kadar yükselen sellerden korkup Tanrı’ya sığındı ve başından beri şehir sandığı yerin bir kent olduğunu anladı. Yine de sınamak istedi kent halkını. Bir kalabalığa yaklaşıp “şehir mi değil mi burası” diye sordu. Kalabalık hiç düşünmeden bir ağızdan “şehirdir burası” diye yanıtladı onu. Bu düşüncesiz yanıta karşılık topluluğa sordu AYN:

— Söyleyin bana! Şehirse burası, günde kaç kez ululanır Tanrı burada? Söyleyin bana! Şehirse burası, karardıkça ruhlarınız ağartacağınız tapınaklarınız nerede? Yüreğinize esenlikler dolduracağınız tapınaklarınız… Bu sorular karşısında kalabalık kocaman bir sessizliğe dönüştü. İşittiği sessizlik neredeyse kulaklarını patlatacaktı AYN’ın. Bari bir kişi duraksasaydı sorumu yanıtlarken diye iç geçirdi AYN belki o zaman kalabilirdim burada bir kaç gün. Fakat bilgisizliğin böyle bir ağızdan bildirilmesi buranın henüz yaşanılır yer olamadığını söylüyor bana!

Kentin dışına çıkınca yaşlı başlı, saçı sakalı ağarmış bir adama rastladı. Belli ki kent kaçkınıydı adam. Elindeki tartıyla bir şeyler tartmaya çalışıyor, tartının gözlerini dengede tutmak için var gücüyle çabalıyordu. Yaklaşıp sordu adama neyi tartmak istediğini. Adam insan ruhunun dengesini bulmaya çalışıyorum dedi: Korku ve umut bu tarttıklarım. AYN’ın aklı ışıdı bir an. Belki de bunca zamandır öğrenmeye çalıştığı, peşinden koştuğu bilgiyi burada bu adamdan öğrenecekti. Peki dedi AYN, bu tartı aşk ve sevgiyi de tartar mı? “Hayır” dedi adam, kesin bir savı olduğu belliydi, “bunlar ölçüye tartıya gelecek şeyler değildir ve zaten bunları niye soruyorsun ki bana, ben senin aşk ve sevgi üzerine söylevlerini de biliyorum. Deniz ortasında susuz kalmış adamın deniz suyunu içtikçe kuruyup çatlayan dudaklarına, içinde yükselen alevlerle sönmek bilmeyen yangınlarına dair anlatıyı mı duymak istiyorsun benden?”

Adam bilge olmaya bilgeydi ama son sözüyle öğretecek daha fazla bilgisinin olmadığını hatta aşk ve sevgi üzerine kendisinin de AYN’dan öğrendiğini söyleyerek adeta AYN’ı başka bilgeye yönlendiriyordu. AYN kalkıp yoluna devam etti. Bu arada kulakları uğulduyor, şakaklarında bir yanma hissediyordu. O neydi öyle: “Deniz ortasında susuz kalmış adamın deniz suyunu içtikçe kuruyup çatlayan dudaklarına, içinde yükselen alevlerle sönmek bilmeyen yangınlarına dair anlatı…”

Ancak Tanrıyı ululayarak kurtulmuştu bu durumdan ve kendi kese yolu diye tuttuğu yolun bitip tükenmemesinden iyice bunalmıştı AYN.

— Demek ki dedi, çağlar süren insan denencelerini yabana atmamak, büsbütün yok saymamak gerek. Öbür türlü insan, çöllerde köksüzce dolaşan kaktüs dallarına benziyor. Hiç çöl yaşantısı tatmadığı halde çöle dair söyleyiverdiği bu söz, çöl denencesine kadar ileri götürdü işi. Mademki insan denencelerine böyle övgüler sunuyordu, çölün ne olduğunu kendi gözleriyle görmeliydi önce. Yol alıp onu çöle doğru götürdü. Bir süre gitti de irkildi: Adıyla sanıyla uğraşıp durduğu çöl karşısındaydı.

Bu uçtan bakınca tam bir bilinmezler deniziydi çöl: Sıcak rüzgârların kaldırdığı toz bulutu altında belirli belirsiz kum tepeleri, vaha bulma umuduyla yükseklerden uçup giden yaban kuşlar, çevrede birkaç cansız palmiye ve yarı kurumuş cılız otlar, oraya buraya saçılıp savrulmuş solgun kaktüs dalları, uçsuz bucaksız kum ovaları, tüm bunlar üzerine serilmiş büyülü bir örtü gibi akşamüstünün kızıla çalan sarı, soluk ufku ve bir de ürperten yalnızlık… AYN’ın içindeki ürperti ve karmaşa pek yamandı.

“Çöl tekin olmaz” sözünü bir namlu gibi doğrulttu çöle, yürüdü. Kumlara bata çıka araştırdı çölün sağını solunu. Bir vaha buldu sonunda. Uzaktan birkaç çadır görünüyordu ve etrafında birkaç kızıl deve. Kalabalığa yaklaşınca gördü ki, bir kuyunun başında su çekiyordu çöl kızları. Varıp selam verdi ve haber sordu kabileden. Alıp kabile reisinin çadırına götürdüler onu. Hizmetçiler koşup içeri aldılar. Soruldu, cevap verdi. Yaşadık larını anlattı onlara. Kahve getirildi, içti ve “ölüm gibi acı olmalı kahve” sözünü öğrendi kabileden.

Dönme vakti gelince vedalaştı reis ve kabilenin öteki adamlarıyla, çöle yüzünü dönüp eski namlusunu doğrulttu çölün üstüne. Sağdan esen sağ rüzgârları, soldan esen sol rüzgârlarının çıkardığı en küçük bir seste bile tetiği kavrayarak, tepelerin üzerlerinden belli belirsiz öteleri gözetleyerek tekin kılmaya çalıştı bu kum denizini. Ne var ki, kendinden başka kimse yoktu çevresinde. Çölün ürperten yalnızlığı buydu işte: İşitiyorsa kendi sesi, bakınca gördüğü kendi gözleri. Dokunuyorsa burnu bir şeye, kendi burnu… Yaşamında yapayalnızlığı ilk kez bu kadar iliklerine kadar işlemiş görünce yalnızlığa bir övgü, bir özdeyiş olsun diye söze başlayıp şöyle dedi:

“İnsan yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölür,

İnsan, insan uğramayan tenha bir çöldür.”

Bu özdeyiş biraz toparladı irkilmenin şiddetiyle kağşayan aklını ve yüreğini. Benden sonra da yalnızlığa övgü eylesinler diyerek özdeyişi bıraktı çöl halkına.

Boydan boya böyle geçti çölü. Hiç umulmadık bunca yaşantıdan sonra çölden kurtu lup bir süre daha gitti de irkildi: Bu kez yanılmıyordu galiba. Oraya ait olmakla öğünüp durduğu kendi şehri değil miydi bu karşısındaki! Atını sürüp şehre doğru yürüdü. Kenar semtlere varınca indirdi namluyu. Şehre silahla girilmez zinhar.

Eski şehirlik günlerinden kalma taç kapıdan girdi kente ve kenti şehir kıldı böylece. Ardından kendisini karşılamaya gelen öğrencilerini tek tek kucaklayıp esenledi. Öğrencilerine iyi haberlerle döndüğünü belirtmek için şehirde ilk sözlerini söyledi ve şöyle öğütledi:

— Artık bütün bilgelikler şehirde öğrenilsin, bilgeler burada öğretsinler kutlu bilgilerini öğrencilerine. Biliyorsunuz doğa bilgelerinden daha yeni döndüm ben. Onlar da öğretirler adama ama onların yöntemi tam olarak bize göre değil. Onların dilini çözmek için çok dolaştım doğada. Ama bu benim çabam herkesten beklenemez ve herkes gerek duymayabilir buna. Ben gerek duydum, çünkü bilgelik yoksunluğum yüzünden engellendiğim şey katlanılır değildi yoksa en sonunda engellerin kalkacağını bilmesem. Bir de, “insanın tam düşünebileceği” boş inancını bırakın artık. Tam düşünen tam yaratandır, tam yaratabilir misin sen? Diye soruldu bana da kızardım utancımdan. Bu yüzden acı erikler, yarım elmalar gibi dolaşmayın şehrin sokaklarında. Acıyı bal, yarımı tüm eylemenin insanlık bilgilerle de yolu vardır. Şu olsun size son öğüdüm: Tanrılık bilgiler peşinde koşmayın, insanlık bilgiler yeter size.

Böyle buyurdu kendisini karşılamaya gelen öğrencilerine. Öğrencileri öğrendikleri bu ilk bilgelik ilkelerini alıp alıp akıllarına koydular. Bu ara güne baktı da, vakittir dedi, ayrıldı öğrencilerinden.

Vakitti ve ayrılmalıydı öğrencilerinden, çünkü kendisini karşılamaya gelen bir baş kası yani MİM az ötede duruyordu ve asla ayrılık yılgısına düşmeden AYN’ın döneceği günü beklemişti. Onun bilgelikle donanınca kesin döneceğini bildiği için bu dönüş ânı onu hiçbir aşırılığa sürüklemedi. Başı dik bekliyordu. Çiçeklenmemişti. AYN’ı en çok sevindiren bu oldu. Çünkü aslolan meyvedir ve o, meyveye durmayan nice çiçek biliyordu. Gerçi çiçeklerin uyarı ve öğütleri aklında hâlâ taptazeydi. Bu ikilemden güç alan öbür ağzı bir soru sordu kendine tam burada.

— Ya gül dedi, gül çiçeklerin şahı olarak bilinirken onu da mı nice çiçek arasında sayıp geçeceksin?

— Hayır, diye yanıtladı öbür aklı. Gül zaten bir meyvedir. Düz konuş, dolaylama diyeceksin bana biliyorum. Ama ne çok öz gerçek vardır ki düz konuşmayla anlaşılmaz, anlatılmaz da ancak dolaylama anlatabilir onun öz gerçekliğini. Yeniden dil yasalarıyla akıl yasalarını vuruşturacak değilim. Daha önce bir kez dilin yasalarını aklın yasalarıyla yenmişliğim varsa da bu MİM için giriştiğim bir çabanın ürünüydü. Akıl da benim dilde, akıl da benim yürek de. Beni böyle yol ayrımlarına getirip getirip bırakan da kim? Diye sorsam duyan olmaz beni kendimden başka.

Yine de MİM’in bilgece davranması güzeldi. AYN ona doğru yönelip yanına vardı ve bu hangi uygarlıktan kalma olduğu bilinmeyen türlü oymalarla süslü oturma taşındaki boş yere, MİM’in yanına oturdu. Her ikisi de birbirlerine karşı, birbirlerinden önce “hoş geldin” deme yarışına girdiler de bu tuhaf yarış güldürdü az ötede duran öğrencileri.

— Demek, dediler, gülmeyi dahi bir bilgeden öğrenmek gerek, güldürüyü kendilerine iş edinmiş adamlarım paralı gülünçlüklerine ne diye gülelim biz? AYN onların gülmelerine aldıracak durumda değildi. Aklı hızla geriye kaymıştı çünkü. En geriye, o her şeyin paramparça olduğu, varlığın neredeyse var olmaktan çıktığı, yokluğun sınırına dayandığı ana varıp durdu. MİM’in o bütün çözülmeleri başlatan bakışları oradaydı. Ama şimdi bu bakış eşyayı fesat’a boğan bir bakış değildi artık. Olsa olsa fesattan kevn’e geçirecek bir bakış… Bozmayıp yapan, dağıtmayıp toparlayan ve daha olumlu bir sürü şey… AYN’ın aklı şimdi yaşanan andaydı. MİM’in gözlerine bir daha bakıp artık onun sağaltan bakışlarla baktığını bir kez daha doğruladı. Bu ara hiç kimsenin bilmediği bir şey olmuştu: AYN yüreğinin tacını MİM’in başına takmıştı dönüş armağanı olarak ve bunu öyle bir el çabukluğuyla yapmıştı ki, hiç kimse görmemişti. Şimdi AYN’ın yürek tacı bir güneş gibi parlıyordu MİM’in başında. Kutsaması böyle oldu onu.

Suyun bilip öğrenme ereği AYN’a geçmiş gibi sanki yeni yeni meraklar buluyordu kendine.

— Peki dedi, o daha önce ağırlığı karşısında düşünüp yeğniltmeye çâre bulamadığım elleri yeğni midir acaba? Ellerine aldı bunu sınamak için. Evet, hafiflemiş bir eldi artık elindeki el. İçi aydınlandı, başındaki pus dağıldı bunu bilince.

Oysa öteki dünyanın yani MİM’in merakı büsbütün başkaydı. Acaba neler yapmış, nerelere gitmişti AYN, o vuslat anının engellenmesinden sonra? Aslında bilgeliği ihmal eden sadece o değildi. Kendisi de bilgece davranmamıştı o zaman. Yaşadıkça öğrenilecek bir şeyi, hemen şimdi diye tutturmasa ne olurdu sanki? Bütün bu sorgulamaları bir kenara bırakıp;

— Nerelerdeydin, nice yaşadın şimdiye kadar? Diye sordu. AYN yaşadığı bütün bilgelik serüvenlerini, uğradığı dağı taşı, dereyi tepeyi, denizi gölü, bitkiyi böceği, ovayı çölü, kenti şehri, en çok da karşılaştığı insanları; insanların yüz betimlerine varıncaya kadar
anlattı ona. Gördüğü düşü en sona bırakıp bunlardan daha ayrıntılı anlattı: Sokakların telaşlı bir akşamüstünü ağırladığı sırada göğe kara bulutların ağmaya başladığını, bir şeyler ha yağdı ha yağacak derken içini ürperten ısısızlığı, iliklerine kadar işleyen buruk duyguları, tam bu sırada karşı kaldırımda MİM’i gördüğünü ve koşarak onun güneşli gülüşlerine sığındığını, çünkü güldükçe MİM’in ağzından çevreye güneş ışıklarının yayıldığını ve bu ışıkla içinin dışının nasıl aydınlandığını, hatta bir ara iyice şüpheye düşüp bu MİM biraz güneş yemiş olmasın!? Diye aklını zorlayarak kendine bir soru dahi sorduğunu anlattı.

AYN düşüne bir yorum bekliyordu işin gerçeği ama MİM düşü yorumlamak yerine kendisinin düşte görülmesiyle ilgileniyordu içten içe. Demek AYN’ın aklından hiç çıkmamıştı bunca zaman. Peki, bu güneşli gülüşler, ağzından güneş ışığı yayılmalar, hatta güneş yemeler biraz!… Düş MİM açısından güzeldi. Neye yorarsa yorsun mutlu ediyordu onu. Düşüne hala bir yorum bekleyen AYN’a dedi ki:

— Düş bir kuştur, uçar mutluluktan. Turnalar gibi allı pulludur. Bir umuttur, uzun uzak erekli. Hatta babadan oğula, anadan kıza kalan düşler vardır, sen de bilirsin. Şimdi benden bir yorum isteyerek hepsi son mu bulsun, gökte uçan kuşlar yerlere mi konsun istiyorsun? Karşı çıkmadı, güzel bilgiler bunlar dedi AYN, öğrendi bilgileri.

MİM’in öğretmeleri mutlandırdığı kadar bir özlem de saldı AYN’ın içine: Düş ve kuş… Çocukluğunda yaylalarda gördüğü bin bir türlü kuşu, içi bazen yumurta bazen yavru dolu kuş yuvalarını, koşsan yakalayacakmışsın gibi seken ama kovaladıkça bir türlü yakalanamayan keklikleri, gökte katar katar dizilip giden, yanık türküleriyle yerdeki çobanların da yüreğini yakan allı pullu göçmen turnaları… Ve yusufçuk kuşunu anım sadı bir de… O ötmez adeta acıklı bir öykü anlatırdı sürekli. Öykü acıklı değilse bile onu acıklı anlatan annesiydi. Aylı yayla gecelerinde böyle ne çok şey anlatırdı annesi. Baykuşun bile bir öyküsü vardı. Düş gibiydi her şey. Bu derin özlem şakaklarında bir ağrıya, boğazında bir düğüme kalkıştı AYN’ın. Kendini toparlamasa sesi titreyecek belki gözleri bir başka gizi açığa vuracaktı. Önlem alıp toparlandı ve MİM’e şöyle dedi:

— Biliyorum benim bunca karmaşık yaşantılarım şaşırtmıyor seni ama şaşıracak olanlara derim ki; sizin bilgelik dediğiniz şey bir yüce dağ başındaki
yaban armudunun dibine oturup da ilk düşen meyveyi kapıp gelmek değil. Nice gitmek, nice aramak, bulduğu bölük pörçük birçok şeyi alıp toparlamak, yaşadıkça öğrenmek gerek bilgelik için. Umarım biraz anlamışınızdır bu benim kendimden başka her şeyle cenge tutuşmuş halimi. Ama hiçbir şeyle cenk etmedim ben, öğrendin onlardan. Bu yolda tükettiğim yaşamımla neredeyse ben de gönlüm de kocayacaktık. Ama ben gençliğimin anılarını sürekli taze tutarak önlem aldım kocalığıma karşı, güç aldım onlardan. Dedim ki “Gençken coşkun ırmaklardan beyaz köpüklerle durmadan taşardım kendimi. Gür ve beyaz umutlarım olurdu böylece. Irmak boyunca aktığım da olurdu kendimi ara sıra. Gidince tam giderdim, kalınca tam kalırdım ve tam öğrenirdim öğre nince. Kendimdim çünkü.” Tam bu arada,

— Bak bu dahi bilgeliktendir, diye söze karıştı MİM. İnsanlara bu kadar laf yetiştirmek doğru değil ve bu kadar hazır bilgiler sunmak da. İnsanın emeği geçince bir bilgiye daha kutlu gelir o bilgi ona. Şimdi onları biraz kendi hallerine bırak da insanlık bilgiler öğrenerek bilgeleşen ve birbirlerine ‘cancağızım’ diyebilen bu iki kişinin kavuşma ânını seyreyle. Tabi ki, kendi dışına çıkabiliyor, öznene nesne olabiliyorsan.

Bu sözlere gülümseyerek karşılık verdi AYN. Elbette onca öğrendiği şeyler arasında buna dair bilgiler de vardı. Fakat şimdi nesne olmak yerine özne olmayı daha çok istiyordu. Bu yüzden MİM’in açık kollarına atıverdi kendini. Özneliğinin bilincindeydi çünkü. Böyle oldu kavuşmaları.

Şehrin orta yerinde böyle kala kalmak elbette şehirli olmak demek değildi. Şehrin en eski medeniyet havalarını solumadan bu sözün nasıl bir boş söz olduğunu biliyordu AYN. O nedenle ahşap ve kerpiç medeniyetleri arasından geçip eski medeniyet sokaklarında yürüdüler bir süre. AYN’ın adını uluorta söylemekten sakındığı yaşamının iki değerli varlığından ikincisinin önüne geldiklerinde –birincisi MİM’di– artık buradan öteye insanların, kendisinden başka bir şey öğrenemeyeceklerini düşündü AYN. Son bir şeyler öğrensinler kendisinden diye aklında hep bir cennet hayaline denk düşen evinin kapısında öğrencilerine döndü de şöyle dedi en son: Gidin, arayın ve bulun yitik bilgeliğinizi. Varlığın içini– dışını araştırın aklınız eri/yi/nceye kadar. Bir de bedel ödemeyecekseniz çıkmayın aşk meydanına. Ancak bedeli ödenmiş aşklar mutlandırır insanı.”

Osman GÜVEN

Hikayenin Anlamı

Öykü, ana karakter AYN‘ın (bir harf olarak ‘ayn’ hem göz/görüş hem de öz/kendilik anlamlarını çağrıştırır) MİM’e (bir harf olarak ‘mim’ ise Sezai Karakoç’un Monna Rosa şiirine de gönderme yapan kadınlık/aşk ve aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biri olan el-Mütekebbir‘deki ‘M’i çağrıştırır) kavuşmasını engelleyen “bilgisizlikten” kurtulma ve Mutlak Bilgeliğe ulaşma serüvenini anlatır.

1. Kevn–Fesat–Kevn Döngüsü (Oluş–Bozuluş–Yeniden Oluş)

Fesat (Bozuluş): Öykünün başlangıcında, AYN’ın kadını MİM’i umursadığı an, evrenin ve AYN’ın bedeninin “parçalanması” (fesat) ile başlar. Bu, bilgelikten yoksun, ham bir beşerî aşkın (uluorta yaşanan, çıkarsızca sanılan sevginin) neden olduğu bozuluştur. AYN’ın vücudu rüzgâr tarafından lime lime edilir, kafatası etleri yolunur. Bu, nefsin ve ham varlığın arındırılması sürecidir.

  • Kevn (Oluş/Yeniden Varoluş): Arınma (Fesat) sonucunda AYN’ın “içi aydınlanır, soluğu genişler, aklı ışıdı. Saf varlık olmanın, yokluğa yaklaşmakla mümkün olduğunu görmek şaşırttı onu.” Bu, yeniden oluşun (Kevn) başlangıcıdır.
  • Döngünün Tamamlanması: AYN, MİM’in adını bile kendi bilgeliğiyle (dilin yasalarını aklın yasalarıyla yenerek) MİM olarak tamamlar. Yolculuğunun sonunda, MİM’e kavuştuğunda, MİM’in bakışı da artık “fesat’a boğan bir bakış değildi artık. Olsa olsa fesattan kevn’e geçirecek bir bakış…” olmuştur. Bilgeliği kuşanıp dönen AYN, kenti şehir kılar.

2. Bilgelik Yolculuğu ve Aşkın Sınavı

Yolculuk: AYN’ın menzilleri (konaklama yerleri) aşarak çıktığı yolculuk, tasavvuftaki sülûk (manevi yolculuk) ve bilgelik arayışını temsil eder. Salkım söğütlerden (Leyla), palmiyelerden (Sabır), gölden (Derin Bilgelik), çölden ve insanlardan (Kent, Şehir, Çoban) ders alır.

  • Aşkın Bilgeliği: Aşkın “uluorta yaşanmazlığı” ilkesi ve MİM’in uyarısı (Bilgeliğini kuşanmadın mı AYN!?) aşkın bir sınav, bir bedel ve gizli tutulması gereken kutsal bir sır olduğunu vurgular. “Aşk beklemiyorsa aşk değildir” buyruğu, aşkın sabır, erdem ve kemâl (olgunluk) gerektirdiğini gösterir.
  • AYN ve MİM: AYN’ın bilgelik yolculuğu tamamlandığında MİM’e döner ve onu “yüreğinin tacını” takarak kutsar. Böylece beşerî aşk (ham heyecan) yerini ilahi bilgiyle kuşanmış olgun bir aşka bırakır.

3. Kent vs. Şehir Ayrımı

Öyküde kent ile şehir arasında felsefi bir ayrım yapılır. Kent, bilgiden yoksun, düşüncesiz kalabalıkların (insan selleri) yaşadığı, Tanrı’nın ululanmadığı yerdir. Şehir ise AYN’ın bilgeliğini kuşanıp dönerek dönüştürdüğü, bilgelerin öğrettiği, anlam ve değerin olduğu yerdir. Bu, modern dünyanın anlamsızlığına karşın (kent), manevi değerlerle inşa edilmiş medeniyetin (şehir) üstünlüğünü simgeler.

4. Monna Rosa Göndermesi

  • Metinde Sezai Karakoç’un ünlü Monna Rosa şiirinden bir dize alıntılanır: “Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir narçiçeğini eziyor gibi…” Bu, MİM’in (aynı zamanda Muazzez Akkaya’nın baş harflerinden oluşan Monna Rosa akrostişi ile ilişkilendirilir) beşerî aşkın ulaşılmaz ve kutsal simgesi olma rolüne gönderme yapar. Şiirdeki gül/rosa motifi ve beşerî aşktan ilahi aşka geçiş teması bu metnin anlam katmanlarını zenginleştirir.

Kısacası metin, Varoluşsal Sınav (Fesat), Manevi Arınma (Yolculuk), Aşkın Yüceleştirilmesi (MİM) ve İnsanî Bilgeliğin İnşası (Şehir) temalarını, Kevn ve Fesat ekseninde işleyen derinlikli bir metindir.

Önceki sayfa 1 2 3

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu