Skip to main content

 Güzel Bir Hikaye; “Tutku”

 Güzel Bir Hikaye; “Tutku”

Sağ ayağım izmaritin yanına gelince durdum. Yanıma yöreme baktım. Halkçıların kahvesi önünde Sabri Kâhya ile Yakacı oturmuş konuşuyorlar. Gözleri pek fark etmez. Mayıs sıcağı. Köyde sanki kimseler kalmamış. Millet pamuk çapasında. En tuhafı çocukların olmayışı. Ne çok çocuk vardır bu köyde! Ardıma düşerler, ‘Karabiberim’ havasına uydurup hep bir ağızdan ‘Osman aşçı, pis karabaşçı’ diye tuttururlar. Söverim. Üstlerine varsam çil yavrusu gibi dağılırlar. ‘Osman oscuk, gözü boncuk.’ Çocukları sevmiyorum. İlerden, bahçe yanından ardına bir toz bulutu takmış, Necip Ağa’nın motoru geliyor. Eğildim; yarısına dek içilmiş izmariti alıp cebime koydum. Kim atmış bunu bitirmeden? Motoru ağanın yanaşması sürüyor. Bakındı şu tabanı yarığın çalımına! Sırıttı:

— Osman lan, karabaş mı topluyorsun? dedi.

Sövdüm. Gâvur sattığı toza boğup geçti beni. Yanaşma dönüp bakmadı. Ne varmış karabaş toplarsam! Tütün verenim mi var benim? Oysa iki yıldır köyde tütün ekiyorlar. İstiyorum, vermiyorlar.

‘-Söylersin, diyorlar. Kolcu sıkıştırır. Falancadan aldım dersin.’

-Söylemem, diyorum’. Hatçe’nin başına yemin ediyorum; gülüyorlar. Onun lafını ettim mi herkes gülüyor.

— Boncuk, boncuk!

Kafamın içinde birden bir şeyler karışıp duruldu. Üsküplülerin sokak kapısı aralığında, elinde üstüne salça sürülmüş bir dilim ekmek, sırıtkan, höt desem kaçacakmış gibi tetikte, sümüklü, yalnayak bir oğlan vardı. Bir göründüm. Kapıyı çarparken elinden ekmeğini düşürdü. Ben durmadım. Köşeyi dönünceye değin ardımdan hep bir ağlama sesi geldi. Çocukları sevmiyorum. ‘Osman oscuk, gözü boncuk!’ Artık boncukları da sevmiyorum. Yıllar önce bütün boncuklarımı attım.

‘-Osman be, bir dizi deve boncuğuna kandırmışlar seni ha?’ derlerdi. Bağıra bağıra ağlardım. Bana o bir dizi gök boncuğu vereni unuttum. Çocuklar unutmuyorlar.

-İstersen veririm sana bunları; ama burda değil. Gel hele!’ demişti. Çok eskiden deve çanlarını duydum mu yerimde duramazdım. Anam bağırırdı.

 -Amanın Osmaaan, arkalarından geçme sakın. Deve tepmesi onmaz!’ Küçücük bir eşeğin arkasında odun yüklü, ortaları kızıl çizgili, beyaz yörük çuvalları yüklü sıra sıra develer geçerdi yoldan. Bizim köyde deve yoktu; dağ köylerinden gelirlerdi. Şimdi Kerim Ağa’nın pamuk deposu olan yerde, yeşile boyalı kocaman kapısıyla Öksüz Memed’in deve damları vardı. Bu kapınıın açıldığını hiç görmedim. Çocuklar, 

-Deveci, aşçı Memedi gördün mü?’ diye bağırırlardı. 

-Gördüm gördüm. Ananın yanında.

 Develerin boynunda hep bir dizi gök boncuk olurdu. Yüreğim gümbür gümbür, iki devenin arasındaki ipin altından karşıya koşardım.

 -Osman, deve tepmesi onmaz!’ Koşarken her sefer elimi biri tutardı. Belki de İzmir’e, çalışmaya’ diye köyden çıkıp bir daha dönmeyen iki ağabeyimden biri. Onlar gideli anamla yalnızız. Anam ağa evlerinde bayram badanasına gider; çapaya, üzüm kesmeye, pamuk toplamaya gider. Ben hangi işe çağırsalar giderim. Önümüzdeki güze bir sağlır manda alacaktık; ama ben çalışmayı bıraktım. Bir aydır beni kimseler işe çağırmıyor. Aklıma Hatçe geldi mi tarlanın ortasında dikilip kalıyorum. Dayıbaşı;

 -Ne oldu lan, gidinin delisi?’ diyor. Çapanın sapına dayanıp, inceden bir yele tutulmuş gibi kafamda kıpırdanıp duran o mor çiçekli perdeye bakıyorum. Kollarımın gücü yitmiş, sanki bu uzak yerde çevremdeki seslerden daha yakın geliyor bana. 

-Hadin be! Ne durdunuz hepiniz?’

‘-O niye durdu ya?’

‘-Ona bakman siz, hadin.’ 

-Dürtükleyin şunu lan! Gözü açık mı uyuyo ne?’

 -İlişmeyin garibe, bırakın.’

‘-Akşama aynı parayı almıyacak mı bizimle? Niye duruyo?’

‘-Uyan lan boncuk!’

‘-Sataşman. İyi değildir; sonra bir hal gelir başınıza.’

Uzun, beton yalaklı çeşmenin ardından geçip göl alçağındaki Çifte Karaağaçların altına vardım. Sağdakinin dibine yakın kabuklarından ilk günlerin sırtımı acıtan pütür pütürlüğü artık yok; terli-yağlı bir donuk parıltıda düzgün. Benim sırtımdan. Bir aydır yağmurun yağmadığı zamanlar hep buradayım. Bacaklarımı uzatıp oturdum. Cebimden birkaç izmarit çıkarıp tütünlerini el kadar bir gazete kâğıdına yaydım, sardım; dudaklarıma kıstırdım. Kavı, düven taşını, kırık eğe demirini çıkardım, çaktım. Kav geç yandı. İlk nefes kötü, öğürtücü ama insan alışıyor. Çoktandır hazır cıgara içtiğim yok. Nereye koyuyor paraları anam, bulamıyorum.
 -Komşular! Yaktı boyu devrilesi kancık bizi, yaktı! Bakındı oğluma. Osmaan, aklını başına devşir. İş günleri bunlar oğul, niye çalışmıyorsun? Hangi güzel sağlır manda alacaktık!’ İçimde bir eziklik duyuyorum. Yıllardır anamla hep bu sağlır mandayı düşünürdük. İstemiyorum. Her gün bu karaağaca sırtımı dayayıp Necip Ağa’nın Avrupa kiremitli saya damının üstündeki, mor çiçekli perdesi kıpırdayan tek pencereye bakıyorum. Eskiden boyasız tahtadan, büyük sokak kapısına bakardım. Bu kapı pek seyrek açılırdı, ya elinde bakır tası, yoğurt aramaya gelmiş bir komşu kadına, ya da önünde durup korna çalan kırmızı motora. Açanı göremezdim. Hatçe mi, anası mı? Avluya giren motorun üstündeki ister ağanın büyük oğlu, ister yanaşması olsun içimde bir acılık, bir burukluk başlardı.
Bu avluya bir zamanlar ben de girerdim; yanaşmayla birlik gübre atmıya, motor yıkamaya, çuval kollaşmaya, ama o zamanlar Hatçe’yi bilmiyordum. Bu avlu ötekilerden başka bir avlu değildi daha. Hatçe de öyle. Daha bana su vermemişti, Necip Ağa’nın kızıydı. O günden beri başka.

İlkyaz başıydı. Avlunun ortasına yığılı kışlık gübreyi kırdaki zeytinliğe taşıyorduk. Motoru ağanın oğlu sürüyordu. Biz, yanaşmayla, arabayı dolduruyor; zeytinliğe varınca gübreyi ağaçların altına yayıyorduk. “Hafif iş” diyordum kendi kendime. Dönerken Ekrem bize birer cıgara veriyordu. Üçüncü seferden dönüşte Ekrem’i yemeğe çağırdılar. Bize de bir sini getirdi. Oturduk; yedik.

-Üfür lan burnunu’ demişti yanaşma. Üfürmüştüm. Kalktık. Gübre yığınında eşinen tavuklar kaçıştılar. Dirgeni doldurup arabaya savurdum. Deşilen gübreden belli belirsiz bir dumanla karışık ekşimsi bir koku yükseliyordu. “İş hafif” diyordum. Birden, üçüncü mü, yoksa dördüncü dirgende mi, hayadın kıyısında onu gördüm. Dallı basmadan bir entari vardı sırtında. Başı açıktı. Saçları çürük saman sarısıydı. Eğilmiş, elindeki tası yalın kulplu testiden doldururken bana bakıyordu. Hem onu, hem arabanın yanında gezinen kızılımsı tavuğu, hem de elimde kalakalan dirgenin dişleri arasından pıtır pıtır dökülen gübreleri aynı anda görebilmem şaşılacak şeydi. Doğruldu.

‘-Susadın mı Osman? Al iç istersen. dedi. Dirgeni bırakıp yürüdüm. Uzattığı ak sırlı tası alıp ağzıma götürdüm. Serindi. Gözlerinde şimdiye dek görmediğim acıyan bir bakış vardı. Ya anamınkiler? Öylesi değildi onlar. Bunlardaki acımaya bir başka, bir anlatamayacağım şey karışıktı; maviyle karışık acıma. Gök boncuklarım vardı benim. Çömleğe elimi sokar, bir avuç çıkarırdım. Şu bana bakan gözler gibiydi benim boncuklarım. Atmıştım.

 -Bir dizi deve boncuğuna… Yoksa yeniden boncuklarım mı olacaktı? Tası uzattım. 

-Çok susamışsın. Bir daha ister misin?’ dedi. Sanki -Hı’ diyecek sesim yoktu; başımı salladım. Doldurup verdi. Çok eskiden kocaman bir narı çatlak yerinden bölüp bana uzatan eller gene bunlar değil miydi? ‘-Al birini. Yoksa başka bir kız mıydı? Okulda mıydık? Küçük parçaya uzanmıştım ben. Şaşmış, -Bu büyük, bunu al’ demişti, ikinci tası gücün bitirdim ama bir daha verse gene içecektim. Çağırdılar. Anası.

‘-Hadi kız, nerde kaldın?’ dedi. Odaya girerken dönüp baktı. Bu kere şaşırmış gibiydi. Gübre yığınına yaklaşıp dirgeni kavradım. Yanaşma sırıtıyordu. 

-Tatlı mıydı su?’ diye sordu. -Hı’ dedim.

 -Ellerini gördün mü? Nasıl ha! Anası bulaşık bile yıkatmıyor ona. Şehire verecekmiş, şehirli karısı olacak. Durmadan, birbir ardına, döğüşür gibi doldurup savuruyordum dirgeni.

 -Ağır ol lan ayı, ne oluyon?’ dedi. Kollarımda biriken aşın güç gitsin istiyordum. -İş hafif’ dedim.

İki gün daha gübre taşıdık. Ağanın oğlu yavan bir sesle boyuna türkü çağırırdı. Arada bir bana sataşırdı.

‘-Boncuk lan, everelim seni be. 

-Olmaz, evli o’ derdi yanaşma.

-Kiminle be? Duymadık ya.

 -Bütün köylü biliyo yahu. Geçen kış nallı Fadime’yi kaçırdı. 

Güleceklerini bile bile söverdim. Gülerlerdi. Avluya girdik mi gözlerim hep onu arardı. İki günde üç kere görebildim. Başı örtülüydü. Bakmıyordu ama biliyordum, görüyordu beni. Onu gördüm mü dirgene dayanır sonraları pamuk tarlasında çapaya dayanıp nasıl kalırsam öyle kalırdım. Ekrem sırıtır.

‘-Ne durdun lan? Keserim gündeliğinden ha!.’ derdi. Sonra on gün kadar bağ boğazı bellemeye, pamuk çapasına gittim. Akşam üstleri hep buralarda olurdum. Görenler,

 ‘-Osman, ne dolaşıyon buralarda’ diye sorarlardı. Söylemezdim. Köve dışarlıklı işçiler geldikten sonra bir gece beni işe çağırmadılar. Sabahı anam ağladı; ağalara ilendi. Anam ağlayınca yitik gözünün çukuru çapaklanırdı. Çıkısını, çapasını aldı, gitti. Az sonra ben de çıktım. Yılın bu vakti hava böyle güzel olsun, yağmur yağmasın da ben aylak kalayım, olacak şey değildi bu. İçimde bir ağırlık, bir yalnızlık duyuyordum. Geldim bu karaağacın dibine oturdum. İnsanlar gelip sorsunlar istiyordum.‘-Osman, ne arıyorsun burda?’ desinler. Anlatayım, beni tedirgin eden gizin ağırlığını paylaşayım onlarla, yeğinleşsin. Sormuyorlardı. Tek tük, çeşmeye giden, çeşmeden dönen kadınlar geçiyordu yoldan. Dayanamayacaktım. Yazı yazmasını bilsem kimselere değil, salt ona söylerdim. İlerden omzunda testiyle Çakır Ahmet’in anası geçiyordu.

‘-Fatmaba!’ dedim. Dönüp baktı. 

‘-Ne o Osman? Ne yapıyosun orda?’ dedi. Kocaman tahta kapıyı gösterdim.

‘-Oraya bakıyom’ dedim. ‘-Ne varmış orda?’

‘-Hatçeyi bekliyorum. Çıkar belkim de görürüm.’ Güldü.

‘-Hele kaçık; dedi, pek yükseklere özenmişsin oğul.’ Yürüdü. Sonra çocuklar geldiler.

‘-Osman oscuk, gözü boncuk!’ Birden doğruldum,

‘-Dağılın lan, dedim, Hatçeyi bekliyom ben.’ Gülüştüler.

‘-Hatçeyi bekliyomuş!’ Artık yeğindim. Ertesi gün sanki bütün köylü biliyordu. Bana Hatçe’nin lâfını ettiriyorlar, tutup gülüyorlardı. Çok gürültülü, karma karışık günlerdi. Pamuk tarlasında anama sataşırlarmış. 

‘-İşin iş Fadime! Oğlun zengin yerden gelin getirecekmiş sana. ‘Anam ilenirmiş. Herkese ileniyordu anam, boyuna ağlıyordu. Yitik gözünün çukuru hep çapaklıydı.

‘-Osman, aklını başına devşir…’ diye haşlar, dinlemediğim, uzun uzun birşeyler anlatırdı. Geceleri az uyuyordum. Sabahleyin gelir buraya otururdum. Geçenler laf atarlardı. Kuşluğa yakın, kapıdan elinde yalın kulplu testisiyle Hatçe çıkardı. Yirmi adım ötemde durur, öfkeden titreyen bir sesle bağırırdı:

-Kalk git burdan, kör karının piçi. Gelme buraya. Rezil ettin beni köye. Kala kala sana mı kaldım ben? Yıkıl, git hadi!’ Ben hep gözlerine bakardım. Kaskatıydılar. Testiyi doldurmuş dönerken durur gene bağırırdı:

‘-Gitmedin mi daha? Ne namıssızmışsın sen be! Bir de seni avlumuza sokardık. Namıssız. Piç işte, ne olacak. Sağırmışım gibi bakardım ona. Testiyi alıp giderken, bakışlarının katılığında bir şaşmışlık olmaz mıydı? Sonra çocuklar gelirlerdi. Gülüşe bağrışa taş, toprak atarlar, çevremde dönerlerdi. “Osman oscuk, gözü boooncuk!’ Çocuklar korkunçtular. Yerimden fırlar demiryolunun ötesine kaçardım. Orada pisicik otlarının, sıçankuyruklarının, sarı çiçekli öküzboynuzlarının, bodur lâlelerin papatyaların üstüne yatar, lâle yaprağı çiğnerdim. Acıydı. Okuldayken, ilkyaz geldi mi, öğretmen bizi demiryolu boyuna öteki köye götürürdü. Yolda gene lâle yaprağı çiğnerdik. Yazmayı öğrenseydim gizimi yalnız o bilecekti. Neden başka çocuklar öğreniyordu da ben öğrenemiyordum? Bir A’yı bilirdim, bir de ‘O’yu. Bu A derdim. Bütün kış yağmurda unutulmuş da basamakları çürüyüp dökülmüş, nasılsa bir tek orta basamağı kalmış eski bir zeytin merdivenini andırırdı. Bu da ‘O’. Tekerlek başlığının demir çemberine benzerdi. İki yıl gitmiştim okula. Bir gün başöğretmen anamı çağırtmış. Anam elimi tuttu, okuldan çıktık. Eve varınca, 

-Boyu devrilesiler, dedi, istemiyolar seni. Uyyy öksüzüm benim, uyyy!’

Çayırda yatarken sabahları cebime koyduğum ekmeği çıkarır yerdim. Sonra kalkar, çocuklar görmesin diye arkalardan dolaşıp buraya gelir, ta sığırlar otlaktan dönünceye dek kalırdım. Onu görmesem bile içim yalnız burada rahatlıyordu. Bir akşam anamı önlemiş çapadan dönerken,

-Amanın Fadimaba, demiş, göz kulak ol oğluna. Rezil etti beni. Söyle de gelmesin. Koca köyün ağzına düştüm.’ Ertesi gün öğleye yakın. Ekrem motorun üstünde koca kapılardan avluya girdi. İçerde motor sesi kesilir kesilmez çıktı geldi. Karşımda durdu. Körüklü çizmeler vardı ayağında.

 -Ne o lan? dedi. Tapısını mı çıkardın buranın? Yıkıl hadi. Bir daha görmeyeyim seni. Sağ elindeki dut fışkınını küt küt çizmesine vuruyordu. 

-Sağır mısın- Kalkacan mı, yoksa kaldırayım mı?’ Kaşları, kirpikleri tozluydu. Gene çizmelerini gördüm. Körüklüydüler. Birden tekme yumruk girişti. Bağırdım mı? Fırladım, kaçtım. Alt dudağımın patladığını evde farkettim. Gömleğim kanlıydı. İçimde bir ağırlık, uzun zaman sırtüstü yattım. Sinek doluydu oda. Uyumuşum. Uyandığımda dudağım şişti. Gece anam beni heyet odasına götürdü. Ekrem’i çağırdılar. Ayaklarında gene körüklü çizmeleri vardı, ama kaşları, kirpikleri tozsuzdu. Önce anam başladı bağırmağa.

-Muhtaaar! Yoksulsak ölelim mi? Bakındı oğlumun yüzüne, ne hale komuşlar elleri kırılasılar.. Nedense anama kızıyordum. İlenmeye başladı mı hep kızardım, dinlemezdim. Açık kapıdan sofanın duvarı dibine çökmüş iki bekçi görünüyordu. Kulaklarını dikmişler içerdeki bağrışmayı dinliyorlardı. Bir muhtar bağırıyordu, bir Ekrem, bir anam. 

-Sen sus Fadime kadın, karışma sen’ diyordu muhtar. Tavana asılı löküsün camına kokarböcekler konup kalkıyordu. “Bir çıksam burdan” diyordum. Terliydim. Bölük pörçük duyuyordum bağırtıları. Bekçilere bakıyordum. Arada bir gülüyorlardı. 

-Sen olsan ne yapardın Saim abi? Namus işi bu. Ne der elalem?’ Böyle vurmayacaktın. Söyleseydin… 

-Anlıyomu ya!’ ‘Bir garip kişi işte…’ 

-Manisa’ya gönderin. Hacasanda yer mi yok?’

 -Uyyy öksüzüm uyy! Bekçiler sırıtıyorlardı. “Bir çıksak burdan” diyordum, hep. 

-Sus sen, sus. Bi garip kişi. Kime bir kötülüğü dokunmuş şimdiye dek? Barınamayacak mı aramızda?’

 -Anlamam ben…’ 

-Bak Ekrem, bir daha olmasın böyle şey. Sonra karışmam.’ Ekrem gidince muhtar geldi elini omzuma koydu. 

-Gitmeyiver be Osman!’ dedi.

‘Ne olacakmış sanki! Gitmeyiver oraya, ha?’ Çıktık. Dışarısı iyiydi, serindi. Anam 

-Ağa oğlu elbet, tatlıya bağlanacak elbet!’ diyordu. Anama kızıyordum.

Bir gün bile dayanamadım. Öğleye değin, geceden yağmur yağıp da kimsenin işe gidemediği günlerdeki gibi demiryolu boyunca dolaştım. Her sefer ardından özlemle baktığım upuzun bir buçuk treni bile avutmuyordu beni. Sapa yollardan geçip korka korka geldim, buraya sindim. O gün hiçbir şey olmadı. Birkaç gün sonra bütün köylü beni unutur gibi oldu. Ne Çakır Ahmet’in anası, ne gelip geçen ötekiler bakıyordu benden yana. Sanki ben yoktum. Ekrem de öyleydi, bakmıyordu. Görmezlikten mi geliyordu? Muhtardan mı çekiniyordu? Sanmam. Alışmıştılar. Bu dümdüz ovada herşeye alıştıkları gibi bana da alıştılar. Anam da… Arada
-Uyyy öksüzüm! Yaktı bizi; yaktı’ diyordu ya pek aldırdığı yoktu. Artık çocuklar da gelmiyordu buraya. Öyle rahatım ki, öğleyin ayrılmıyayım diye ekmeğimi yanımda getiriyorum; gün devrilip karaağaçların gölgesi uzayıncaya, güneş vuruncaya değin burada kalıyorum. Susamasam, çişim gelmese hiç kalkmıyacam yerimden.
Cebimden ekmeği çıkarıp yedim. Kalan izmaritlerden bir cıgara sardım; yaktım. Perde kıpırdıyor mu? Yoksa bana mı öyle geliyor? Sokak kapısı açıldı. O değil, anası. Beyaz mantosunu giymiş; belli gezmeye gidiyor. Şimdi o evde yalnız.
Birden ensemde bir şey gezindi. Uzandım aldım. Karıncaymış. Ezdim, attım. Şimdi evde yalnız. Bir o var bana alışamıyan. Sokağa çıkışlarında eskisi gibi bana sövüp saymıyor, bakmıyor; ama yürüyüşünde bile benim hep burada oturduğumu bilen bir tedirginlik oluyor. Perde kıpırdıyor mu? Eskiden sokak kapısına bakardım. Bir haftadır saya damının üstündeki tek pencereye bakıyorum. Camlarını uzun uzun sildiği günden beri. Başı açıktı. Bana değil, benden öteye bakar gibiydi. O günün gecesi duvarın yanındaki dut ağacına tırmanıp bekledim. Pencere ışıyınca kol duvarının üstüne indim. Dış avludaki köpek havlamaya tam o zaman mı başlamıştı, bilmiyorum. Dört ayak, ağır ağır yürüdüm; saya damına çıktım. Kiremitler sıcaktı. Pencereye yaklaştım. İçerden vuran ışıkta perdenin mor çiçekleri vardı. Kıyısından odanın bir parçasıyla birlik onu gördüm. Döşeğini sermiş, yüklüğün kapısını kapatıyordu. Kapadı. Geldi, arkası bana dönük, döşeğin önüne dikildi. Sanki uykusu yokmuş, yapacak birşeyler arayıp da bulamıyormuş gibiydi. Sol kolunu kırıp uzun uzun ensesini kaşıdı. Sonra, çaresiz, belinden yukarısını eğip entarisinin eteğini tuttu kaldırdı. Onunla birlik sıyrılan gömleğin altından bacaklarını gördüm. Gırtlağıma geldi birşey tıkandı. Entariyi çıkarıp doğrulunca gömlek düştü; bacaklarını örttü. Gırtlağıma yürüyen öksürüğü gücün bastırdım. Yoksa? Birdenbire benden yana döndü. Elinden bıraktığı entarisi ayaklarının dibinde buruştu. Saçları dağınıktı. Bir şeyler dinler gibi, bana değil perdeye bakıyordu. Lambanın soluk ışığında gözlerini iyice göremiyordum, ama biliyordum, o an benim boncuklarım gibi değildiler. Dizlerimde bir kesiklik vardı. “Şimdi bağıracak” diyordum. Başını sarsıp pencereye doğru yürüdü. Çekildim; sırtımı duvara bastırdım.
“Ya görürse! Ya bağırırsa!” Perdenin kalktığını öte sövede belirsizce artan ışıktan anlıyordum. Camları kapadı; perdeyi indirdi. Ne zaman sıktığımı unuttuğum parmaklarım gevşediler… Az sonra ışık söndü. Dizlerim kesik kesiktiler. Yorgundum. Kıvrıldım; oraya pencerenin altına uzanıverdim. Kiremitler hâlâ sıcaktılar, yanık toprak kokuyorlardı. Kör karanlık bir geceydi. Dış avludaki köpeğin yarı saldırgan havlayışına uzaktan, isteksiz katılan başka köpekler de vardı. Boşuna çabaydı bunlarınkisi. Bütün gün toprakla didişmekten bitkin insanları uyandıramayacaklardı. Koskaca köyde belki bir bendim uyanık. Belki bir de o! Ak çarşafın üstüne uzanmış, uyuyamıyor. Elleri göğsündedir.
-Anası bulaşık bile yıkatmıyo ona. Bağırmamıştı işte! Şuracıkta, öyle yakın! Bacakları!.. Etime dikenler batıyor gibiydi. Birden utançla karışık bir korkuya tutuldum. Dizlerimle ellerimin üstüne kalkıp, ağır ağır, geri geri aşağıya inmeye başladım. İyi ki camı kapadı diyordum. Kiremitler sıcaktı. Kol duvarının üstünden geçip dut ağacına vardım. Köpek boyuna havlıyordu. Dallardan birine tutunup sokağa atladım.

Bir daha saya damma çıkmadım. Korkuyorum. Geceleri uykum kaçıyor. Anam arada horluyor. Anlayamadığım bir şeyler söylüyor uykusunda. Ben uzanmış yatıyorum. Köpekler havlıyor. Bir de kurbağalar. Deringöl’dekilerdi bunlar; sesleri uzaktan geliyor. Sabahlan geç kalkıyorum. Geceleri odasında yalnız olduğunu bilmek korkutuyor beni. Şimdi de öyle. Evde yalnız. Bir cıgara olsa! Yok. Ensemde bir şeyler geziniyor. Düşürdüm; dönüp baktım. Gene bu namussuz karıncalar! Ne ararlar ağaçta? Neden çıkıp inerler? Evde yalnız. Perde kıpırdıyor. Arada bir esiveren incecik yelden değil bu perdenin sallanışı, biliyorum. Ne kadar -Rezil etti beni gidinin kaçığı! Kala kala Kör Fadime’nin piçine mi kaldım?’ dese de benim varlığımı biliyor. Bir cıgara olsa! Birden sokak kapısı açıldı. O! Aralıkta durup iki yanına bakındı; el etti. Bir yalaza yaladı yüzümü. Bana mı? Kimseler yok sokakta. Telâşla bir daha el etti. Başı açık. İçimde bir korku, yürürken göğsüm daralıdaralıveriyor.

— Çabuk, dedi.
Girdim. Kapıyı kapadı. Sarı mı yüzü? Ellerini kaldırıp yakasındaki düğmeyi ilikledi. -Anası bulaşık bile yıkatmıyo ona.’ Üst dudağım seyriyor.
— Rezil ettin beni köye Osman, dedi. Gelme gayri buralara, gelme!
Yapamam ki! Söylesem,
-Üzülme sen, aldırma’ desem! Diyemiyorum. Gırtlağımda bir yumru var, bırakmıyor. Dayanılmaz bir susuzluk duyuyorum.
— Ondan çağırdım seni. Ne olacak bu böyle? Duymadın mı? Sözlüyüm ben. Terlikçiymiş. Güze düğünüm olacak. Şehire gidicem.
Varsın gitsin. Ben de giderim şehire. Boynumu kaşıdım. Dudağını büktü.
— Gidi pis, dedi. Hiç mi çamaşır yıkamıyo anan senin? (Sesi yükseldi.) Gelme buralara. İstemiyorum. Gelme! Niye düşünmüyorsun beni? Ne diyecem elâleme? Niye konuşmuyorsun? Söyle hadi! Ne bakıp duruyosun öküz gibi?
Birden sustu. Dışardan bir motor sesi yaklaşıyordu. Boyuna ona bakıyorum. Konuşsun istiyorum; bağırsın, sövsün. Yüzü gergin dinliyordu. Motor kapının önünden geçti, gitti.

— Abime söyliyecem, dedi. Dövsün. Bu kere gebertinceye dek dövsün de gelmiyesin buralara. İstemiyorum.

Ben boyuna ona bakıyorum. Susuzluktan yüreğim yanıyor. Gitse, bir tas su getirse. O günkü gibi. Birden gözlerinde o maviyle karışık acıma başladı.
— Neden böylesin sanki! Konuşsana, dedi.
Gırtlağımdaki yumru büyüdü. Kollarım, herşeyim fazla gibiydiler. Yerleri yoktu. Başımı salladım.
— Gelmeyeceksin değil mi? Ha?
Başımı salladım. Yaklaştı. İki elini omuzlarıma koydu; sarstı.
— Gelme n’olur? Neden bakıyosun hep? Söyle!
Ne var gözlerimde? Yapamam ki! Ellerini omuzlarıma beni sarsmak için koymamış mıydı? Neden çekmiyor? Alnımda incecik bir ter. Gözleri böyle yakın. Gök boncuklarım vardı benim. Avcuma alır bakardım. Böyle gömgök, pırıl pırıl. Parmaklarımı oynattım. Ellerim katı, kocaman. Şimdi ne yapacam ellerimi?
Yusuf Atılgan – Bütün Öyküleri
Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 13 Ortalaması: 3.3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir