Skip to main content

Aşk Hikayelerinden; “Kara Sevda”

Okuduğunuza pişman olmayacağınız, yüreğinize dokunan, içli ve güzel bir aşk hikayesi.

Aşk Hikayelerinden; “Kara Sevda”

Peşi sıra dizilmiş tabloların ardında pazarcıların müşteri kapma telaşıyla “Domates iki lira” , “Gel abi, gel abla”, “Daha ucuzu yok” diyen nidaları eşliğinde sepetini doldurma gayretinde olanların dışında merdümgiriz biri “Zeyneeeepppp” diye haykırdı pazar yerinde. Ali hayattaki tek aşkına bağrını yırtarcasına seslendi cümbüşün ortasında. Tesadüf değildi bu durum. Hep takipteydi zaten. Ama artık canına tak etmişti. Dananın kuyruğu kopmalıydı. İnsanın içine işleyen bu haykırışa oradaki kimse kayıtsız kalamadı. Ve nihayet dikkatleri üstüne çekmeyi başarmıştı. Aşıkla maşuk arasında topu topu yirmi adım vardı. Zeynep de saçlarını rüzgarda savurarak dönüp bakmıştı Ali’ye. O an zaman durmuş gibiydi. Ali titrek gözleriyle kalabalığı yara yara sevdiğine ulaşmaya çalıştı. “Gözlerine kurban olurum.” dediği Zeynep’in tam karşısındaydı. Alaca gözlerinde korku, keder vardı Zeynep’in. Sadece bakıştılar ve hiçbir şey demediler, diyemediler. Sükutu bozan ise hemen Zeynep’in arkasında bir iki adım ötesinde duran “Bırakın da şunun ağzını burnunu kırayım.” tavrıyla nişanlısı Kerem oldu:

“Hadi ama Ali! Daha önce konuşmuştuk bunları. Bak insanlar bize bakıyor, uzatma istersen.”

Evet, nişanlıydı “ay yüzlü sevgilim” dediği Zeynep. Ama bir türlü kabullenemiyordu işte. Hem sevdiğinden hem de sevildiğinden emindi Ali. Yani umut hep vardı.

Ali, son derece iyi giyimli, yakışlı ve paralı bu alafranga bozuntusuna bakmadı bile. Hayatı paradan ibaret, İstediği her şeyi elde edeceğini sanan bu züppeye yanıldığını göstermek istiyordu belki de.

Zamanında “Ne kadar seviyorsun beni?” diyen Zeynep’e cevap veremediğini hatırladı ama artık emindi bundan. Her şeyden, herkesten, kendi canından bile çok seviyordu onu. Evlenip içinde fıskiyeli havuzu olan, begonyaların, orkidelerin ve tabiki rengarenk güllerin iç içe olduğu geniş bahçeli bir evde çocukları ile bir ömür mesut olacaklarını konuştuklarını daha dün gibi anımsıyordu. Ne de olsa aynı mahallede büyümüş, aynı okula gitmiş ve aynı anda aşık olmuş ve aynı ateşte yanmışlardı aslında. Yangın yerinde bir başına kalmıştı Ali. Ama Adı gibi biliyordu. Zeynep’le ayaküstü bakışırken bile bunu hissediyordu. Derken yine huzur katili o ses çınladı kulağında:

“İstemiyor işte seni, anlamıyor musun? Şu hale bak! Hem, sende hiç onur yok mu? Bırak artık peşimizi.”

Bu kendini beğenmiş adamın ne dediğinin hiç önemi yoktu. Zeynep’in onun gibi düşünmediğini biliyordu. Gözler kalbin aynasıydı diye boşa demiyorlardı ya. “Hadi tut kolumdan uçur beni sevdalara, götür beni gittiğin yerlere!” der gibiydi.

Evet gözler yalan söyleyemezdi. “Saçlarının kıvrımlarında gezdirdiği elimi boşuna öpmedin, boşuna günün neredeyse yirmi dört saati beni sevdiğini söylemedin.” diyen gözlerle ona bakıyordu Ali. Ve Ali artık uçurum kenarındaydı. Elini uzatarak:

“Gel, gidelim!”

Diz çöktü Ali. Eli öylece havada kaldı. Zeynep kaşıyla, gözüyle her türlü jest ve mimikle olmaz, yapamam der gibiydi. Gözleri doldu her ikisinin de. Kerem alayla karışık tok bir sesle araya girdi:

“Hahhahhah! Ne yani, seninle geleceğini mi sandın?”

Gitmeliydi aslında. Vuslata ermeliydi bu sevda. Bu kor, bu ateş son bulmalıydı artık.

“Bak ne diyorum? Şöyle yapalım: Sen şimdi git, Zeynep isterse sana dönebilir. Mesela yarın veya haftaya. Tamam mı?”

Kerem, küstahça bunları dedikten sonra Zeynep’in kolundan tutup pazardan mal kaçırırcasına kalabalığa karıştı. Eli böğründe kalan Ali için o an tek teselli Zeynep’in dönüp son bir kez kendisine bakmasıydı. Ardında yaralı bırakıp gittiği Ali’ye baktı Zeynep. Ağır yaralıydı ama ölmemişti işte. Yine de umudu vardı. Dönecekti Zeynep.

Yine Pazar yeri…
Şen şakrak pazarcılar…
Domates, biber, patlıcan, karpuz …
Koku ve renk cümbüşünde buğulu sesler…
Ve kalabalıklar arasında biri…
Nerdeyse tüm pazarın tanıdığı bir kişi: Ali.

Nedimane haliyle fark etmemek mümkün değildi Ali’yi. Düşkündü, bitkindi… Yaşarken ölmüştü artık. Faili belliydi katili. Ve katiline ölesiye aşıktı Ali. Zeynep gitmişti ve bir daha da dönmemişti geri. Dönmeyecekti artık. Yazdığı son mektubunda Paris’e gideceğini, dönmeyeceğini ve kendisini unutması gerektiğini söylemişti. Ama o kısacık mektup Ali’nin çileli sürgününe son vermemişti. Çünkü Zeynep mektupta Ali’yi sevmediğine dair tek kelam etmemişti. Bu durum bile Ali’de mektubu bitirirken bir tebessüm oluşturmuştu:

“Beni seviyor, biliyorum!”

Havada hiç olmadığı kadar berraklık ve alabildiğine dinginlik vardı. Derken içli bir sela sesi yülseldi göklerden. Bu, Ali’nin selasıydı. Doğarken okunmuştu ezan ve kamet kulağına. Namazı da şimdi kılınacaktı Ali’nin. Ali altmış beş yıllık kısa hayatında geride ne bir aile ne mal mülk ne de şan şöhret bırakmıştı yarım kalan sevdasından başka.

Tam otuz üç yıl önceydi Ali’nin elinin havada kaldığı günden bugüne geçen. Hani Ali biliyordu ya! Hani emindi ya.! Ne kadar da haklıymış. Zeynep tâ Parislerden o yaşlı haliyle hem de hiç üşenmeden çocuklarını da yanına alıp cenazeye gelmişti. Evet haklıydı Ali. Zeynep Ali’yi sevmekten hiç vazgeçmemişti.

İlhan Aydın
http://blog.milliyet.com.tr/kara-sevda/Blog/?BlogNo=591326

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 52 Ortalaması: 3.8]

2 thoughts to “Aşk Hikayelerinden; “Kara Sevda””

  1. hikaye konu olarak güzel ama cok karışık anlatmışsınız bazı yerlerı iki sefer bastan okudum anlayabilmek için

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir