Skip to main content

Mehmet Akif Önder Ve; “Çocuk Olduğum Yılların Yaylaları”

Mehmet Akif Önder Ve; “Çocuk Olduğum Yılların Yaylaları”

Hikaye Oku; Israrla okumanızı tavsiye ederiz. Anlatım çok güzel. Hikaye de  olduğu gibi sonunda da gerçek bir hayat hikayesini anlatan ve hatta yaşatan  muhteşem bir şiir var. Bu şiir Değerli yazarımızın Rahmetli Babası Rauf Önder’e ait. Okumadan geçmeyiniz.

Günümüzdeki gibi tatil moduna girmemişti toplumumuz daha. Yayla denildiğinde turizm gelmiyordu akla. Yayla başlı başına bir hayat tarzıydı yerleşik hayata geçmiş kırsal kesiminde. Eski toplumun “kışlak-yazlak” hayat tarzının yerleşik hayata dönüşmüş haliydi. İnsanlar yaylaya kendileri için değil hayvanları için giderlerdi o yıllarda.

Komşuluklar devam ediyordu bu günün aksine. Uzaklı yakınlı komşular vardı akraba kadar yakın olan. Hani “komşu komşunun külüne muhtaç” tı o yıllarda. Hemen hemen her evde büyüklü küçüklü hayvan sürüleri vardı. Ve bu sürülerin otlatılması gerekiyordu.

Daha baharın ilk güneşleriyle başlardı yayla hazırlıkları. Önce uzun kış aylarında ahırdan dışarı çıkamamış hayvanlar kontrollü bir şekilde yavaş yavaş dışarıya alıştırılırdı. Özellikle öküz ve eşek gibi yük hayvanları özenle yüke alıştırılırdı onca ayın dinlenmesinin ardından. Dolaştırılırlar, semerleri vurulur, öküzler yavaş yavaş boyunduruğa alıştırılırdı. “Ham” almak denirdi o yıllarda buna. Öküzlerin nallarının tımarı da ihmal edilmezdi aynı zamanda.

Sonra geçen yayladan getirilen yayla malzemeleri açılırdı eksikler giderilmek için. Cerekler (uzun ince ağaçlar) yeniden gözden geçirilirdi çadır için eksiği kalmasın diye. Eksiklerin yerine yenisi tedarik edilirdi konu-komşudan. Çadır bezleri açılır, havalandırılır, yırtıklar yamanır ve özenle yağlanırdı yağmur almasın diye. Ardından yayla için kap-kacak (tencere-tava, süt-yoğurt kapları vb.), yataklar hazırlanırdı bu günkü ev taşıma türünden. Birde yaylada yenilecek gıdalar ayarlanırdı. Yufka ekmek yapılırdı mesela yaylaya götürmek için. Birde yayla alışverişi olurdu lokum, sucuk genellikle de içinde helva olan.

Hazırlıklar kabaca tamam olsada işin en can alıcı kısmına gelirdi sıra. Yeni yavrulayan hayvanların ilk sütüne “ağız” denirdi o yıllarda. Koyu, kaymak kıvamında çok lezzetli bir süttü bu. Ev sahibi daha kendisi bile tatmadan komşulara gönderirdi küçük “çitil” ler içinde. Sonra yakın komşulardan hayvanı olmayanlara yoğurtlar çalınırdı satırlarca. Yoğurt mayalamanın adı “”yoğurt çalmak” tı o yıllarda. Yaylaya giden insanların üç-dört aylık yayla ayrılığı öncesi hayvanı olmayan komşularının yoğurtsuz kalmamasıydı amaç. Ne kadar ince bir düşünce değil mi?

Her şey tamamlandığında ilk akşamdan kağnılar yüklenmeye başlardı gün öncesi. Sıkı sıkıya bağlanırdı yükler kağnı üstüne sonra. Çobanlar gece yarısı sürülerini alarak koyulurdu yola koyunlar ayrı, kuzular ayrı bir şekilde. Ve sabaha karşı öküzler vurulurdu boyunduruğa Ya Allah, Bismillah nidalarıyla koyulunurdu yola. Komşu kağnılar peş peşe kağnı katarları oluştururdu gün ışımadan. “Oha, ho” sesleri kağnı gıcırtılarına karışırdı sabahın alaca karanlığında.

Kağnılar önde, insanlar arkada hoş sohbet bir yolculuk sürerdi uzun süre. İlk yokuş çıkıldığında dinlendirmek gerekirdi yorgun öküzleri. “Ooo haa” sesleri duyulurdu uzaklı yakınlı. Mola sırasında geçmiş yılların yayla anıları anlatılırdı daha çok. Ve türküler söylenirdi hep birlikte gurbet sözcüklerinden oluşan. Sonra hadi Bismillah nidalarıylar kağnılar “ok” tan alınır öküzler tekrar “meses” lenirdi. Kağnı gıcırtıları kuş cıvıltılarına karışırdı bir müddet.

Uzun müddet böylece devam ederdi yayla yolculuğu. Yayla yolunun her mola yerinin ayrı bir adı olurdu o yıllarda. Mesela bizim yayla yolunun ilk düzlüğüne “Duzlasının Ağzı”, ikinci mola yeri “Ziyaret” ve sonra “Mıklı Çam” denirdi. “Mıklı Çam” yörenin en yaşlı ağaçlarından biriydi ve her yayla zamanı yaylaya gidenlerden birileri hatıra olsun diye çivi, nal parçası gibi metal parçalar çakarlardı yaşlı çamın gövdesine. Zamanla metalden görünmez olmuştu ağacın gövdesi. O anılar metal parçalarından ibaret değil adeta gönüllerinden bir parçaydı.

“Kuşluk Vakti” denirdi sabahla öğle arasındaki zamana. Kuşluk Vakti olduğunda yayla düzlüğünde önceden gelmeyi beceren kağnıcılar öküzleri boyunduruktan çözerdi yavaş yavaş. Ve yükler çözülmeye başlardı el birliğiyle. Sonra kalabalıklaşırdı çadır alanları arkadan gelenlerin ulaşmasıyla. Önce gelenler yıllardır oradaymışçasına yardıma koşardı sonradan gelenler. Sanki aynı yoldan gelmemişler gibi yolculuk anıları anlatılırdı hemen.

Biraz dinlenme sonrasında çadır direkleri dikilmeye başlanırdı ara vermeden. Çadırlar kurulur, eşyalar yerleştirilir; hayvan barınakları, tavuk kümesleri yapılır ve akşamın alacasında çobanlar hayvanlarla gelmeye başlardı yayla yerine. İşte o zaman koyun sesleri kuzu seslerine karışırdı yıllardır birbirini görmeyen ana ile çocuğun hasret kucaklaşması gibi.

Ateşler yakıldığında çadır kenarlarında toplanırdı yayla sakinleri beşerli-onarlı guruplar halinde ateşin etrafına. Yol unutulur, yorgunluk ihmal edilirdi bu demlerde. Planlar yapılır, programlar hazırlanırdı yazılı olmayan. Sonra yorgun bedenler dayanamazdı sohbetin koyu doyumsuzluğuna. Sakinler çadırlarına çekilirdi sabahın erken saatlerinde yeniden işe koyulmak üzere…

Artık küçük köpek havlamaları ve kuş sesleri dışında en ufak bir ses kalmamıştır ayla aydınlanan yerle gök arasında.

Sabahın şafağıyla güneşin kızıllığı ürkek ürkek ufukta belirirken birden kuzu melemeleri ve horoz seslerine köpek havlamaları eşlik ederdi. Sonra her bir çadırdan şen insan sesleri duyulmaya başlardı. Çocuklar koyunların başını tutarken kadılar sağmaya başlardı koyunları kuzuları emzirdikten sonra. Ve çobanlar “azık çıkınlarını” bağlayarak bellerine “dürr, dürr” sesleri eşliğinde çağırırdı sürülerini peşlerine. Öğleyin buluşma noktalarını daha önceden kararlaştıran çobanlar buluşurdu öğle olduğunda. Ve azık çıkınlarını açarlardı birbirine ikram etmek için. Sucuk-ekmek yada helva ekmekten oluşurdu azıklar daha çok o yıllarda.

Zaman zaman yayladan eve gidenler olurdu gurbetten gelir gibi. Gurbetten gelenlerin adetidir o yıllarda eli boş gelmemek. Yoğurt, peynir, tereyağı olurdu yayladan gelenlerin heybesinde daha çok. Ve yine bu ürünler öncelikle hayvanı olmayan komşulara gönderilirdi karşılıksız. Akşam olduğunda da komşular elleri tabaklı yayladan gelen komşunun evine giderdi gurbetçi ziyaretine gider gibi. Hal- hatır sorulur yayladakilerden haberler alınırdı bir bir.

Bir kaç gün sonra geri dönerdi yayla ziyaretçisi siparişleri tedarik ederek. Dolu gelen heybe dolu dönerdi tekrar yaylaya giderken. Ve akşam yine yaylaya dönenin çadırında toplanırdı yayla sakinleri. Herkeste bir siparişinin merakı olurdu bayramı bekleyen çocuk hevesiyle. En çok sipariş lamba camı, gaz yağı cinsinden olurdu hep. Yine köy halkından haberler sorulurdu geç saatlere kadar.

Yayla hayatında gençler ve çocukların eğlenceleri de olurdu elbette. Kıngıç (tahtaravalli) yapılırdı hep beraber. Önce bir direk dikilirdi orta yere ucu sivriltilerek. Sonra on on iki metrelik bir ağacın kabuğu soyularak orta yerinden oyulurdu direğin sivri yerine göre . Direkle cerek birleştirildiğinde yağ sürülürdü birleşim yerine. Sonra önce gençler ardından çocuklar gıçç, gıçç sesleri arasında binerdi kıngıca (gın gıç) sırayla.

Birde genç kızların, genç erkeklerin anıları olurdu yaylaya ait. Buluştukları çam dipleri, çeşme başları ayrı bir yer tutardı hayatlarında. Sonu evlilikle biten buluşmaları olurdu daha çok.

Yaylada hayvanları otlatmanın yanı sıra kışlık hazırlıkları da yapılırdı el ele. Peynirler, çökelekler, tarhanalık yoğurtlar, tere yağları hep yaylada hazırlanırdı.

Otlar tükenmeye başladığında dönüş hazırlıkları yapılırdı gelecek yıl tekrar dönmek üzere. Dönüş yolu daha neşeli geçerdi gurbetten dönüş sevinciyle. Son gece yine büyük ateşler etrafında toplanılırdı veda gecesi benzeri. Ve dönülürdü yayladan sabahın ilk saatleriyle gıcırdayan kağnılar eşliğinde.

He ne kadar bugünkü benzeri motorlu taşıtlar, duble yollar olmasa da gönülden gönüle uzanan samimi yollar, saf duygular hakimdi toplum hayatında.

Bırakın dövizi paranın bile geçmediği yıllardı vesselam…

Mehmet Akif ÖNDER

YAYLA YOLU

(Rahmetli Babam Rauf Önder’in Yayla Anılarını Anlattığı Şiiri)

Gönül ister yaz baharda sılayı

Çiçek açtı hatırlatır yaylayı

Postacı gönderdim telli turnayı

Getirsin haberin bana yaylanın.

Annem ile babam yaylaya göçsün

“Ziyaret Çamı”ndan badeler içsin

İleri gidince yolu ayrılsın

Sağa dönsün gitsin yolu yaylanın.

“Mıklı Çam”a çıkar iken yorulsun

Otursun gölgeye ansın bizleri

Yokuşu çıkınca baksın bu yana

Rahatça geçilsin yolu yaylanın.

“Çukur Yurda” gelip mola versinler

Silvan diyarından haber alsınlar

Ağlasın düşmanlar dostlar gülsünler

Bezensin güllere yolu yaylanın.

“Çukur Yurt”ta katarları çeksinler

Yavaş yavaş düz ovaya çıksınlar

Çıktığım çamlardan bir tel çeksinler

Şen olsun sizlere yolu yaylanın.

Yaylaya gelince çadır kursunlar

Dostlarımız bir araya gelsinler

Uçan turnalardan haber alsınlar

Zevk-i sefa olsun yolu yaylanın.

Gavur yurtlarında çiçekler bitsin

“Anasolukta”da bülbüller ötsün

Yaylanın gözünde laleler bitsin

Sefasını sürün bu yıl yaylanın.

Seher vakti kuzuları melesin

“Gökçe Oğlak” kardeş diye ağlasın

Kaz ile ördeğin avaz eylesin

Andırsın cenneti hali yaylanın.

Sürüleri dağlarında otlasın

Güzelleri lale sümbül toplasın

Bülbül avaz etsin baykuş ötmesin

Sevgi ile geçsin yolu yaylanın.

Yaylanın düzüne kıngıç kursunlar

Binsin arkadaşlar murat alsınlar

Derdi çoklar bir araya gelsinler

Bazı efkarlansın günü yaylanın.

Haziranda bir araya gelsinler

Göçmek için türlü tedbir alsınlar

Yayladan yaylaya köprü kursunlar

Zevk-i sefa olsun yolu yaylanın.

Seher vakti çadırları söksünler

Arabayı kuru koldan çeksinler

Pınarın altına güller eksinler

Koklasın gülleri eli yaylanın.

“Tekneli Çeşme”ye turnalar konsun

Güzeller bakraçla pınara gelsin

Herkes sevdiğini beğensin alsın

Sonra zehir olsun tadı yaylanın.

İleri gidince mola versinler

“Tekerlek Çam”a salıncak kursunlar

Genç yiğitler güzel kızlar binsinler

Şirin tatlı geçsin günü yaylanın.

Ilgın ağır “Tuz Kaya”ya gelsinler

“Ziyaret Çamı”nda mola versinler

Dilber kızlar lale sümbül dersinler

Nasip olmaz belki gülü yaylanın.

“Bağırsak Dere”ye karşıcı gelsin

Sevdiğim yarenler hür ve şen olsun

Bir demet gül gönder hep sizin olsun

Yakınlaşsın köye yolu yaylanın.

Tepeye gelince mola versinler

Eğrelere birer çivi vursunlar

Sağ selamet köyümüze gelsinler

Şeker gibi geçsin yolu yaylanın.

Önderim eder ki meskenim bura

Halep’te Mısır’da kısmetin ara

Destanım kurulsun “Güllü Pınar”a

Acıtsın kalbini ibret alanın.

RAUF ÖNDER

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 4.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir