Skip to main content

Kızıl Kule: Keşif (+18)

Kızıl Kule: Keşif (+18)

Hiç kuşkusuz, meslek hayatımın, benim için en hayret verici ve en heyecan uyandırıcı deneyimini yaşamanın eşiğinde oluşum; içimde tarifi imkansız duyguların, ufuklarda ağır ağır toplanan fırtınalar gibi birikmesine neden oluyordu. Maceraperest bir grup avcının tesadüfen keşfetmiş olduğu o yazıtı, merkezi bir zamanlar bu topraklardan yaklaşık 7 bin kilometre ötede bulunan bir medeniyetin alfabesiyle, o kayaya kimin kazımış olabileceği hakkında hiçbir tahmin yürütemiyordum. Benimle birlikte araştırma yapmaları için üniversite tarafından görevlendirilen on beş kişilik bir inceleme grubu ve objektifleri, keşfedilen yazıtın fotoğraflarını çekmek için sabırsızlanan üç gazeteciyle birlikte; avcılardan birinin klavuzluğuyla tozlu toprak yollarda yaklaşık iki saat süren bir araç yolculuğu yaptık ve sonunda, yamaçlarında öbek öbek meşe topluluklarının bulunduğu, omuz omuza yaslanmış üç dağın ortasındakinin eteklerine kurulmuş olan ve eski püskü kerpiç evlerden oluşan bir köye ulaştık. Köyün girişinde bulunan bir evin önünde çömlek yapmakta olan birkaç kadından biri bizi görünce çömlek satın almak isteyip istemediğimizi sordu fakat hiçbirimiz olumlu yanıt vermedik. Bunun üzerine avcı, sanki bize bir açıklama yapma zorunluluğu hissediyormuşçasına “Bu yörenin toprağı inanılmaz derecede kuvvetlidir; söylenenlere göre, görmüş olduğunuz kerpiç evler yüzyıllardır sapasağlam ayakta duruyormuş.” dedi ve onun sözleri biter bitmez kadınlardan biri oturduğu yerden kalkıp bizleri en az, görmek için yola çıktığımız şey kadar hayretler içinde bırakan ve gazetecilerin kameralarına sarılmasına neden olan bir şey yaptı. Ateşte pişirilmiş çömleklerden birini alarak var gücüyle yol kenarındaki kayalardan birinin üzerine fırlattı, fakat büyük bir gürültüyle kayadan seken çömlek sapasağlamdı; kadın bu eylemi birkaç defa daha tekrarladı ama sonuç her seferinde aynıydı. Kutsal metinlerde yaratılışın hammaddesi ve yaşamın kaynağı olarak bahsedilen çamurun, hangi işlemlerden geçmiş olursa olsun, nasıl olup da en az bir kaya kadar güçlü bir yapıya sahip olabileceğine akıl sır erdiremiyorduk. Çömleğin inanılmaz derecedeki sağlamlığını gören gazeteciler satın almak için sıraya girdikleri çömlekleri araçlarına yüklediler; fakat yolumuzun geri kalanındaki geçit vermez dağ silsileleri yüzünden araçlarımızı köyde bırakmak zorundaydık. Yılın hemen hemen tamamı yoğun sisin hakim olduğu, sık meşe ormanlarının üzerini örttüğü dağlık arazi uçuşa imkan vermediği için yolun geri kalanını katetmek için köyde önceden hazırlanmış atları kullanmamız gerekiyordu. Yüklerimizi atlara bağladıktan sonra, tepelerini aşıp yeşil yamaçlarından aşağıya doğru koyu kıvamlı bir zehir gibi ağır ağır süzülen sislerin üzerlerini kapladığı, dağların kalbine doğru yol aldık. Atlarımızın nalları, belli belirsiz oluşmuş patikaları usul usul döverken; arasından geçtiğimiz dağların gövdelerinde kısım kısım yer alan tuhaf şekilli kayalıklar, sislerin arasında sürekli olarak belirip kayboluyordu. İlerledikçe sisin daha da yoğunlaştığını, ormanın daha da sıklaştığını, puslu gökyüzündeki güneşin daha da sönükleştiğini görmek; içimi huzursuz edici bir boğulma hissi ve kasvetle doldurmuştu. Aralarından geçtiğimiz devasa boyutlardaki yeşil dağların, bulutlara karıştığı zirvelerine bakabilmek için başımı bir hayli yukarı kaldırmak zorunda kalıyordum. Yaklaşık üç buçuk saat sonra karşımızda; oldukça geniş tabanlı olduğunu tahmin ettiğim, karşı yamaçlarını ve devamını göremediğimiz, içine yoğun bir sisin oturmuş olduğu büyük bir vadi gördük. Vadinin içine biraz indikten sonra; düz tabanında bulunan nehrin menderesler oluşturarak kıvrılan parıltılısı, zar zor seçilmeye başlamıştı. Biraz daha aşağı indikten sonra yukarıdan bakıldığında; vadi içindeki ormanın çeşitli yerlerinde, sanki küçük bir çocuğun ortalığa saçılmış oyuncakları gibi duran kayalıklar belirmeye başlamıştı. Geniş zikzaklar çizerek yamaçtan aşağı indik ve zaman zaman kızıl renkli bataklıklarla karşılaştığımız vadinin çamurlu tabanında ilerledik. Ormanın derinliklerinde sürekli olarak, kesik kesik art arda ve uzun uzun belli aralıklarla devam eden; yırtıcı kuşların uğursuz çığlıkları, ıslıkları ve gaklamaları yankılanıyordu.
Açıklık bir alana ulaştığımızda avcı parmağıyla, karşımızdaki sislerin içinde beliren kayalığı işaret etti ve “İşte orada!” dedi. İnip atlarımızı bağladıktan sonra avcıyı takip ederek kayalığa doğru yürüdük. Avcının önünde durduğu büyükçe bir kayaya yaklaştıktan sonra yüzeyindeki yazıtı gördüm; bu gerçekten de Orhun Alfabesiyle yazılmış bir yazıttı. Gazetecilerin flaşları art arda patlarken, heyecandan titreyen ellerimle yazıtın nemli ve yer yer yosun tutmuş yüzeyini silerek okumaya başladım. Kitabenin ilk satırı doğal nedenlerden dolayı çok fazla tahrip olmuştu; ilk cümlenin ikinci kelimesinin son harfi olan “ü” neredeyse silinmişti fakat okuyabildiğim kadarıyla bu ilk cümle, bu kayanın bir mezar taşı olduğunu belirtiyordu.
“Burada ölü var.” diyordu ve devamında yazanlar şöyleydi:
“Tavşan yılının altıncı ayında atlarımızın nalları artık yabancı toprakların tozlarını havalandırıyordu. İlerlediğimiz engin bozkırlar, karşımızda düz bir çizgi halinde, küçük beyaz bulutlarla benek benek olan gökyüzüyle birleşiyordu. Kağanın kurmuş olduğu; yetmiş iyi eğitimli okçu, bir tercüman ve bir de şamandan oluşan keşif birliği olarak güvenli göç yolları arıyorduk. Dört ay önce Ötüken’den çıkarken geride eşimi ve bir buçuk yaşındaki oğlumu bırakmıştım. Vedalaştıktan sonra atıma binerken eşimin kucağındaki oğlumun bana doğru elini uzatışını ve bana seslenme çabalarıyla çıkardığı anlamsız sesleri unutamıyordum. Yurdumuzdan ayrılırken, davulla Gök Tanrı’ya yakaran şamanın ruhu yedi katlı göğü dolaşıp bedenine döndükten sonra, karşımızda beliren bir bozkurt; önümüzde bize yol gösteriyordu. İçimizden üç kişi, bozkurtla tek bağlantımız olan şamanı korumakla görevliydi. Kuzeyinden dolandığımız Hazar Denizi’ni gerimizde bırakalı çok olmuştu. Üzerinde hiçbir hayat belirtisi görünmeyen, bir ceset sessizliğinde önümüzde uzanan kurak topraklarda günlerce ilerledikten sonra; araziye tek tük dağılmış, tuhaf şekilli ağaçlar görünmeye başladı. Kuzeyden esen tozlu ve sert rüzgarlar, eğri büğrü gövdeleri olan ağaçların çarpık çurpuk dallarında, şeytani ruhların uğultularını andıran sesler çıkarıyordu. İleriye doğru gittikçe sıklaşan ağaçlar, ufuktaki pusun içinde belli belirsiz seçilen dağların eteklerinde yer alan, solgun ve kasvetli bir ormanın renkleriyle birleşiyordu. Arap atlarına göre ufak tefek olan fakat adeta bozkırda yıldırım hızıyla koşup manevra yapmaları için yaratılmış, dayanıklı atlarımızın yorgun kişnemeleri; bitkin adımlarının seslerini bastırıyordu. Zırhımın ve miğferimin ağırlığı, beni ezmeye çalışan bir karabasan gibi, artık daha çok üzerime çullanıyordu. Ormana yaklaşırken ürkütücü hayaller ve keşfedilmemiş korkular zihnime üşüşmeye başladı. Daha önce, kopuz çalan ozanlardan; bu topraklarda yaşayan yarı insan yarı hayvan, kıllı ve iri yarı yaratıkların; yakaladıkları insanların sırtlarını diri diri kesip, kaburga kemiklerini bir kartal kanadı gibi iki yana açtığıyla ilgili hikayeler duymuştum. Zihnim bu korkunç düşüncelerle boğuşurken, bozkurt ilerideki büyük bir kayanın üzerine çıkıp havayı kokladı ve ardından şaman transa geçerek, yakınlarda silahlı ve kalabalık bir grup olduğunu söyledi. Bunu duyar duymaz atlarımızı sık ağaçların içine doğru sürdük ve yamaçlardaki hafif eğim boyunca yukarı çıkmaya başladık. Çıktığımız tepenin ardından gelen, kalp atımına benzeyen, belli belirsiz duymaya başladığımız ritmik seslerin şiddeti; biz ilerledikçe daha da yükseliyordu. Kurt, tepenin sırtındaki yüksek bir noktada durdu. Onu takip ettiğimizde, tepenin ardındaki düz arazide, uzun tüyleri olan; oldukça kalabalık bir grup yaratığın ritmik bir şekilde davul ve boru çalarak at üstünde ilerlediğini gördük. O mesafeden görebildiğim kadarıyla kahverengi, siyah ve sarı tüylü kürkleri; sivri, yırtıcı dişleri ve keskin, uzun pençeleri vardı. Bunlar, destanlarda bahsi geçen, yarı insan yarı hayvan yaratıklar olan Kılbaraklar’dan başkası olamazdı. Şamanla birlikte elli bir kişi tepenin sırtındaki ağaçların altında siper aldık ve yaylarımızı yaratıkların üzerine doğrultup beklemeye başladık. İçimizdeki tercüman ise, yaratıklarla iletişim kurmak için, yirmi kişiye birlikte çıplak yamacın aşağısındaki açıklık alana indi. Yaratıklar, bizden ayrılan grubu fark edince borular çalarak devasa kılıçlarını çekip, savaş düzeni aldılar. Tercümanın arkasındaki yirmi kaşif yaylarını yaratıkların üzerine gerip beklemeye başladı; sonra tercüman arkasındaki gruptan ayrılıp, geçiş izni istemek için atını yavaşça yaratıklara doğru sürmeye başladı. Olası düşman grubu vahşi yaban hayvanlarının kükremelerini andıran naralar atmaya başlayınca, yaylarımızı grubun ön hattına doğru gerdik. İçlerinden biri kılıcını kaldırıp, kendisi gibi iri cüsseli atını süratli bir şekilde tercümana doğru sürmeye başlayınca; ucu onu izleyen okumu, var gücümle germiş olduğum yayın kirişinden bıraktım. Okun gelmiş olduğu yönü anlayamamış olmalılar ki isabet alan yaratık atından düşünce diğerleri tercümana doğru hücuma geçti. O esnada aşağıdaki kaşifler ve biz, oklarımızı düşmanın üzerine boşaltmaya başlayınca; grubun ön safları, tırpan vurulan ekinler gibi sıra sıra dökülmeye başladı fakat o kadar kalabalıklardı ki bir süre sonra tercümanı biçip, arkasındaki kaşiflere ulaştılar. Ok mesafesini kaybeden ekip arkadaşlarımız kılıçlarını çekerek düşmanla mücadele ederken, biz de ok atarak atlarımızı yamaçtan aşağı sürdük. Bizi fark eden yaratıkların bir kısmı kalkanlarını siper ederek atlarını bize doğru sürerken; isabet alan yaratıklar atlarından düşüyor, vurulan atlar acı feryatlar içinde yüz üstü yere yıkılıyordu. Ok mesafesini yitirip kılıçlarımızı çektiğimizde karşımızdaki yaratıkların, başlarından itibaren sırtlarına vahşi hayvanların postlarını geçirmiş ve yüzlerini mavi boyalarla boyamış olan insanlar olduğunu fark ettim. Karşımızdakilerin bizim gibi birer insan olduğunu öğrenmek cesaretimi ve içimde hissettiğim gücü arttırmıştı. O esnada kurdun önümüzde, atlarımızla birlikte düşmana doğru koştuğunu gördüm. Atlarının nallarından havalanan büyük bir toz bulutunun ardında yükseldiği barbar grubuyla çarpışmamıza ramak kala, kurt sıçrayarak öndeki atlılardan birinin boğazına yapıştı ve onunla birlikte kalabalığın içine daldı. Az sonra, karşımızdakilere göre ufak tefek olan fakat arazide yüksekte olmamızın az da olsa avantajını bulunduran, başları ve göğüsleri zırhlı atlarımız büyük bir hızla barbarların dev cüsseli atlarıyla çarpıştı. Çarpmanın etkisiyle bize ve onlara ait atlardan bazıları devrildi, bazıları da yalpalayarak ilerlemeye devam etti. İki tarafın da ardından yükselen toz bulutları, birbirimize girdiğimiz yerde birleşip etrafımızı kapladı. Yere düşen atlar ve süvariler, üzerlerinden hızla geçen diğer atların nalları altında ezilirkenki nafile çırpınışları ve feryatları dehşet vericiydi. Her iki yanımdan da hızla akan barbarların devasa boyutlardaki kılıçlarından eğilerek ve sağa sola yatarak kurtuluyordum; kılıcımla karşıladığım kılıç darbeleri ise, karşımdakilerinkine göre daha kısa ve hafif olan kılıcımı ve bedenimi zorluyordu. Doğru anı ve mesafeyi yakaladığımda vurduğum kılıç darbeleriyle bazılarının vücudunda sadece kesikler oluşuyor, bazılarının kolu kopuyor, bazılarının ise boğazı kesiliyordu. Ara sıra zırhıma isabet eden kılıç darbeleri beni sarsınca; eyerin üzerinden düşmemek ve ötükende bıraktığım oğlumu tekrar görebilmek için dizgine, başka bir deyişle hayata daha sıkı sarılıyordum. Toz dumanın bürüdüğü savaş meydanı; nal sesleri, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları, acı feryatlar ve öfkeli naralarla adeta sarsılıyordu. Önümüzde, bizimle birlikte düşmanın birçoğunu alaşağı etmiş olan kurdun bizi terk edip, karşımızdaki ormanlık dağların eteklerindeki yeşil çayırlı yamaçlara doğru koştuğunu gördüğüm an, şamanın hayatını kaybettiğini anladım ve birden kalbimi; sanki beni yüksek bir uçurumun yamacına bağlayan güvenli bir halattan boşanıp, umutsuzluğun dipsiz boşluklarına düşüyormuşum gibi; bir karamsarlık kapladı. İçimde hissettiğim güç ve cesaret hızla eriyip yok olurken, yitirmekte olduğum dikkatimi etrafıma yönelttiğimde; arkadaşlarımın birer birer, savrulan ağır ve kanlı kılıçların darbeleriyle atlarından düştüklerini gördüm. Kendimi bir vahşet selinin güçlü akıntılarına kapılmış bir saman çöpü gibi hafif ve güçsüz hissediyorum. Sonra birden göğüsümün üzerinde beliren sert bir çarpma hissiyle birlikte dizgin ellerimden kaydı ve geriye doğru savrularak atımın üzerinden sert bir şekilde, sırt üstü yere düştüm. Yanımdan ve üzerimden hızla geçen atların ayakları, üzerinde yattığım toprakları gürültüyle çiğnerken; çamurlaşmış tozların, iç yüzeyini doldurduğu genzimde ve ağzımda, yavaşça süzülen kanın kokusunu ve tadını hissediyordum. Hayatıma son verecek olan bir at nalının ya da bir barbar kılıcının, vücuduma ne zaman isabet edeceğini umursamadan; üzerimi kaplayan toz bulutunun ötesindeki gökyüzünü, şekil değiştiren bulutları ve tepemde ışıldamaya çalışan güneşi izlemeye başladım. Geri dönme ümidiyle Ötüken’ de bıraktığım oğlumu, artık dönüşü olmayan bir şekilde bu dünyada bırakmak için kendimi hazırlamaya çalışırken; bulutların yavaşça gözden kaybolmaya ve güneşin gittikçe daha da sönükleşmeye başladığını fark ettim. Başımı hafifçe sağa çevirdiğimde, az ötemde, yere düşmüş olan kılıcımı gördüm ve bir Göktürk’e yakışır şekilde, kılıcımın kabzası elimde ölebilmek için ona doğru uzandım. Az sonra; bembeyaz bir sis, gizemli bir şekilde görünürdeki her şeyin üzerini örterken, öldüğümü düşünmeye başladım; çünkü daha önce ozanlardan dinlediğim destanlar, ölüm anıyla ilgili hiçbir bilgi içermiyordu. Kılıcımın kabzasını kavradığımda barbarlar borularını tekrar çaldılar ve büyük bir hızla geri çekilip, dağların ormanlıklarında gözden kayboldular. Daha sonra gördüklerim ölüm sonrası bir deneyim miydi; yoksa yaşamakta olduğumuz bu dünyaya ait gerçekliğin ta kendisi miydi bilmiyorum fakat tüm kalbimle, harekete geçen hayal gücümün bir ürünü olmasını diliyorum. Savaştan geriye, benim gibi yere serilmiş ve bazılarının uzuvları kopmuş, cansız ve inleyerek can çekişmekte olan savaşçılardan ve atlardan oluşan kanlı bir ceset deryası kalmıştı. Sislerin içinden gelen, yırtıcı ve leşçil hayvanlara ait çığlıklar, hırıltılar ve ulumalar giderek yaklaşıyordu. Başımı kaldırıp göğsüme baktığımda, aldığım kılıç darbesinin zırhımı parçalayarak sağ tarafıma doğru uzayan bir kesik açmış olduğunu gördüm. Biraz sonra, yürek yakan inleme ve feryatlar arasında; yumuşak ama aceleci ayak sesleri, sürüklenme sesleri ve teçhizat tıngırtıları duymaya başladım. Dikkatlice baktığımda; ölüleri ve ölmek üzere olan yaralıları sürükleyip toplayan şeylerin çakal ya da akbaba gibi hayvanlar olmadığını; fakat onlardan çok daha vahşi ve acımasız olduğu anlaşılan kızıl renkli şeytanlar olduğunu gördüm. Saçları olmayan bu şeytanların; çıplak, kılsız ve sanki kırmızı bir çamura belenmiş gibi görünen vücutları insanı andırıyordu; fakat burun çıkıntıları ve kulak kepçeleri yoktu. Uzun ve siyah tırnaklı ellerinde, kemikten yapılmış baltalar ve sivriltilmiş, kemik uçlu mızraklar taşıyorlardı. Tuhaf çığlıklar atarak, uluyarak ve gaklayarak başına üşüştükleri ölü ve yaralıların bedenlerini önce kokluyor, sonra da sürükleyerek topluyorlardı. Birden, bir çift düzensiz adımlı ayak sesiyle birlikte, başımın üzerine bir gölgenin vurduğunu fark ettim. Yapışkan ve igrenç kokulu bir salya yüzüme aktıktan sonra yukarı bakınca; başını uzatıp beni koklayan, siyah ve sivri dişli o şeytanlardan birini tepemde gördüm ve sonra aniden her şey karanlığa gömüldü.
Yüzüme vuran sabah güneşiyle birlikte oğlumun ve eşimin seslerini duymaya başladım. Sarsılıyordum ve gözümü açtığımda beni sarsan kişinin, beni uyandırmaya çalışan eşim olduğunu gördüm.
İrkilerek yatağımdan fırladıktan sonra, eşimin “Neden bu kadar korktun?” demesi üzerine, ona görmüş olduğum kabusu anlattım.
“Bir kaşif böyle şeylerden korkmamalı; haydi, bir şeyler yemelisin.” dedi. Ben oğlumu kucağıma alıp sofraya otururken, eşim yanan ocağın üzerindeki tencereyi karıştırıyordu.
“Bu yıl hiç yağmur yağmadı, meralarda hiç ot yok ve hayvanlarımız çok aç. Kendimize verimli bir yurt bulamazsak, korkarım ki kıtlıktan yok olup gideceğiz.” dedi.
Pişirdiği çorbayı doldurduğu tabağı sofraya koyarken; dışarıdan belli belirsiz gelen hırlama ve gaklama sesleri duymaya başladım. Kırmızı renkli çorbadan bir kaşık alıp ağzıma götürdükten sonra tadının iğrenç olduğunu fark ettim. Kaşığı, tabağın derinlerine daldırıp karıştırdıktan sonra; çorbanın yüzeyine ağır ağır çıkan şeylerin insan burunları ve kulakları olduğunu gördüm. Eşim bana korkunç bir şekilde sırıtırken her şey kırmızıya büründü ve dışarıdan gelen hayvan sesleri daha da şiddetlendi. O an sağa sola sallandığımı ve kucağımda duran oğlumun bedeninin sertleşmeye başladığını fark ettim. Ellerimin, kollarımın arasındaki o sert şeye sıkı bir şekilde bağlanmış olduğunu hissettiğim anda gözümü açtım ve o sert şeyin kalın bir sırık olduğunu gördüm. Ellerim ve ayaklarım bu sırığa, kurutulmuş hayvan ya da insan bağırsaklarından yapılmış olduğu anlaşılan iplerle bağlanmıştı. Şeytanlar, sırığın iki ucunu omuzlarına almış; iğrenç sesler çıkararak taşırken, başım ve sırtım zaman zaman içinde ilerlediğimiz puslu ormanın zeminindeki çalılara çarpıyordu. Etrafıma baktığımda benim gibi sırıklarda taşınan sayısız ölü ve yaralının; sarmaşık ve yosun bürümüş devasa ağaçların çürümüş köklerinin, harap olmuş mezarlardan yüzeye çıkan iskelet parçaları gibi topraktan çıktığı ormanda; dağların kalbine doğru götürüldüğünü gördüm. Bir süre sonra, ağaçların üzerindeki pusun içinde; ucu, uzandığı karanlık gökyüzündeki koyu renkli bulutların içinde kaybolan, ince ve uzun bir silüet görür gibi oldum. Biraz daha ilerleyip silüet daha da belirginleşince, bunun kızıl renkli bir kule olduğunu gördüm. Anladığım kadarıyla kırmızı renkli çamurdan yapılmış olan bu kule, tam silindirik bir şekle sahip değildi. Kaba hatlarıyla sivrilerek uzayan ve yüzeyinde ufak tefek eğrilikler görülen ana kulenin gövdesine yapışık olan, farklı uzunluklara sahip, başka küçük kuleler daha vardı. Uzandığı karanlık gökyüzünü, koyu renkli bulutların arasında art arda belirip kaybolan, gürültüsüz yıldırımlar aydınlatıyordu. Beni önüne getirdiklerinde; oldukça geniş ve yüzeyi eğri büğrü gövdesiyle adeta bir dağı andıran kulenin etrafını çevreleyen binlerce şeytan, ilahi kulelerine yönelip, büyük bir gürültüyle tapınmaya başladı. Ayinlerini bitirdikten sonra, bir mağara girişini andıran kapısından geçerek, kulenin içine girdiler. İçeriden gelen, çürümüşlüğe ait küf kokuları arasında, oldukça yoğun ve keskin bir kan konusu dikkat çekiyordu. Kulenin içi, sayısını bilmediğim, çok geniş bölmelerden oluşuyordu ve her bölmenin ortasında çamurdan yapılmış, geniş, içi kan dolu havuzlar vardı. Havuz ile duvarlar arasında kalan geniş alanlar, öbek öbek yakılmış odun ateşleriyle aydınlanıyordu. Göğe kadar uzanan duvarların tamamı; boydan boya, içine bir insan sığabilecek kadar geniş ve çamurdan yapılmış olan; altıgen peteklerle örülüydü.
Şeytanlar bu peteklerin üzerinde tırmanarak, kargalar gibi gaklayarak ve çakallar gibi uluyarak, geziniyordu. Havuzların duvarlarının üstünde, havuza bakan kısımları aşağı doğru eğimli olan kaideler vardı. Şeytanlar, ölü ve henüz ölmemiş insanların bedenlerinden oluşan ganimetlerini üst üste yığmaya başladılar ve bu yığınlar, bir süre sonra kanlı bedenlerden tepeler oluşturmaya başladı. Benim de diğerleri gibi, bağlı olduğum sırıktan ne zaman çözülüp de kanlı insan yığınları arasına atılacağımı merak ederken; başka şeytanların, yığınlardan aldıkları insanları havuzlara doğru sürüklemekte olduklarını gördüm. Havuzların duvarlarının üstündeki kaidelere, başları havuzlara gelecek şekilde yatırdıkları insanların boğazlarını kemik baltalarla kesiyor ve akan kanları bu havuzlara akıtıyorlardı. Kanı tamamen boşalan bedenleri üst üste atıp, başka yığınlar oluşturuyorlardı. Diğer şeytanlar başlarını havuza uzatıp, içindeki kanı içiyor; sonra da midelerindeki kanı, tırmanarak ulaştıkları, çamurdan yapılmış peteklerin içine kusarak boşaltıyorlardı. Hemen arkamda bulunan; zemine yakın bir peteğin içine başını uzatıp kusan bir şeytanın çıkardığı kanın macunumsu, koyu bir kıvama sahip olduğunu gördüm. Anladığım kadarıyla bu şeytanlar kanı, midelerinde bulunan bir maddeyle mayalıyor ve daha sonra besin olarak kullanmak üzere, çamurdan dev peteklerin içinde muhafaza ediyorlardı. İçine düşmüş olduğum dehşetin etkisiyle kararmaya başlayan gözlerim, etrafımda olup biteni izlerken; ellerimi ve ayaklarımı sırığa bağlayan ipleri çözüp, beni de insan yığınlarının arasına attılar. İniltilerin duyulduğu yığının üzerindeki ölü bedenler arasından çıkan insan elleri, hala son kurtulma umutlarıyla, dermansız bir şekilde yukarı doğru uzanmaya çalışıyordu. O an cehennemin ortasında olduğumdan hiçbir şüphem yoktu. Beni, çevremdeki dehşetten ve ölümden daha fazla korkutan şey, oğlumu bir daha göremeyecek olmamdı. Tüm kalbimle Gök Tanrı’ya yakarıp, oğlumu tekrar görebilmeyi dilerken göz kapaklarım yavaşça ağırlaştı ve kendimi gökyüzünün engin mavilikleri arasında buldum. Tepemden vuran güneş ışınlarıyla, aşağıya beyaz bir okyanus gibi serilmiş bulutların yüzeyi pırıl pırıl parlıyordu. Sonra birden duymaya başladığım, şeytanların çığlıklarıyla gözlerimi açtım. Telaşlı ve aceleci bir şekilde oradan oraya koşuştururlarken attıkları çığlıklar, daha öncekilerden farklı olarak, korku ve endişe içeriyordu. Kulenin dışında kopan gümbürtü, onların iğrenç feryatlarını bastırıyordu. Kapıdan gelen şiddetli bir patırtıyla bilikte havaya firlayan birkaç şeytan, içeri doğru savrulup yere düştü ve ardından, sakin adımlarla yürüyen kurdun içeri girdiğini gördüm. Yüzlerce şeytan, onun bedenine saplamak için mızraklarına sarıldığı esnada kurt büyük bir gürültüyle uludu. O anda yer kabuğu, azgın denizler gibi dalgalanmaya başladı. Ben de dahil, şeytanlar ve ölü bedenler oradan oraya savrularak birbirimize çarparken; havuzlardaki kanlar çalkalanıp, kulenin iç duvarlarını dövüyordu. Peteklerde gezinen şeytanlar, sarsıntının etkisiyle, silkelenen dallardaki olgun meyveler gibi patır patır yere dökülüyordu. Gürültüyle sarsılan kulenin duvarları çatırdıyor, fakat yıkılmıyordu. Yer kabuğundan ve kulenin çevresindeki dağlardan kopan gümbürtüler, gök gürültülerini andırıyordu. O an kıyamet kopuyor, gök kubbe çatırdayıp dökülüyor sandım. Kurt ulumasını bitirip, sarsıntı sona erdiğinde; şeytanlar ona doğru, yere kapanmaya başladılar. Kurt, korkudan başlarını yerden kaldıramayan şeytanların arasında yürüyerek yanıma geldi ve başımda dikildi. Vahşi ve keskin ifadeli, kehribar rengi gözlerini gözlerime diktiğinde; vücudum zangır zangır titremeye başladı. O, başını eğip, göğsümdeki kılıç yarasını yalarken bilincimi kaybetmiş olmalıyım. Gözlerimi açtığımda kendimi bu kayalıkların yakınında buldum ve göğsümdeki yaranın iyileşmekte olduğunu gördüm. Sonra, bir uyarı niteliğinde olan bu yazıtı, bu kayaya kazımaya karar verdim. Ben bu kitabeyi yazarken, kendisini takip etmem için doğudaki tepenin yamacında beni bekleyen kurt; Ötüken’e dönmem için bana yol gösteriyor.”
Yazıt burada sona eriyordu, fakat yazanlara göre bu bir mezar taşı değildi. İlk cümleyi hatalı çevirdiğimi düşünerek o cümleye geri döndüm. İlk cümledeki ikinci kelimenin son harfinin üzerindeki kurumuş liken kalıntılarını iyice kazıdıktan sonra, başta “ü” ye benzettiğim harfin “m” harfi olduğunu gördüm. Bu durumda ilk cümlede “Burada ölüm var.” yazıyordu. O an, yazıtta anlatılan bu dehşet dolu olayların, üzerinde bulunduğumuz topraklarda yaşanmış olduğunu anladım. Sonra, ben yazıtı okumaya başlarken arkamda durup fotoğraf çeken gazetecilerin yanımda olmadığını fark ettim. Etrafımı duvarlar gibi çevreleyen kayaların arasından çıkıp, ekibin kamp kurmakta olduğu alana doğru yürüyünce; sağa sola saçılmış, bir kısmı tahrip olmuş ve üzerlerine kan sıçramış ekipmanlardan başka bir şey göremedim. Ekipten herhangi birine duyurmak için uğraştığım seslenişlerime; tekinsiz bir şekilde esen rüzgarın ve vadinin içindeki ormanın ürkütücü uğultuları dışında hiçbir yanıt alamadım. Batıya doğru, üzerlerinde sürüklenmiş olan bir şeylerin etkisiyle yatmış olan otlarda kan lekeleri vardı. Devasa vadinin batıya doğru uzayıp giden devamına baktığımda, çok uzaklarda, hafif hafif aralanan sislerin arasında, göğe doğru uzanan bir kulenin silüetini görür gibi oldum.

Genesis

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 25 Ortalaması: 3.7]

Kızıl Kule: Keşif (+18)” hakkında 19 yorum

  1. Merhaba genesis. Cok basarili. Bu defa şurasi soyle olsaydi diyebilecegim bir nokta bulamadim. Aslinda yazini daha once gordum ama is yogunlugundan okuyamadim. Hollywood yapimi flmi yapilsaydi gise rekoru kirardi. Zaten senin yazilarinin sevdigim yani kolaylikla filme donusturulebilecek olmasinin yaninda Turk motifleri tasimasi. Kendine iyi bak yeni yazilarini merakla bekliyoruz.

    1. Bir ekleme daha yapmak istiyorum. Stephen king in en sevdigim yani her kitabinda bambaska karakterlerle korkutabilmesi. Daha once yaratilmis degil yeni korku unsurlari yaratmasi. Size de turkiyenin stephen kingi gozuyle bakiyorum. Her hikaye bambaska kurgu bambaska dunya. Tebrikler.

      1. Teşekkür ederim Yasmin. Yorumların beni çok mutlu etti, fakat ben sadece sıradan bir amatörüm ve boş zamanlarımda vakit geçirmek amacıyla bu hikayeleri yazdım. Edebiyatla da pek içli dışlı olduğum söylenemez; örneğin Stephen King gibi dünyaca tanınmış bir şahsiyetin bugüne kadar herhangi bir romanını okumuş değilim. Bu büyük bir eksiklik farkındayım, o yüzden en kısa zamanda okumaya başlayacağım.
        Bana yeri geldi yol gösterdin, yeri geldi hatalarımı söyledin; ama her zaman beni yazmaya teşvik ettin. Desteğin için çok sağ ol.

        1. Genesis pozitif bir katkim olduysa ne mutlu bana. Edebi dil olarak bende yorum yapabilecek duzeyde degilim illaki kendini gelistirmen gereklidir. Ben ana unsurlara odakli bakiyorum. Fikirler ozgun, turk kulturunden esintiler mevcut, kitaba ve filme cok rahatlikla donusturulebilir. Ztn senin hikayelerinde beni en cok uzen nokta bu. Gercekten sahane fikirler harcaniyor. Fikirlerin kisa hikaye olmaktan cok herbiri ayri ayri kitap veya film icin cok uygun. Yada kisa hikayelerde israrciysan tek kitapta toplanabilir. Keske bir roman yazmayi denesen?

          1. Roman fazla uğraş ve zaman gerektirecektir, ben ise pek fazla boş vakit bulamıyorum. Bu arada “Kule”yi devam ettirmek istiyorum ama sen “Kule” için öyle güzel yorumlar yapmışsın ki devamında elime yüzüme bulaştırıp hikayeyi berbat etmekten korkuyorum açıkçası.

            1. Bence kesinlikle basarili sonuc cikacaktir ki ztn devam edilebilir yerde birakmissin ama ben yerinde olsam devam hikayede gazeteciyi bas kahraman yapmazdim. Zaman lazim roman icin haklisin ama simdi de ayni zamani kisa hikayelere harciyorsun. Sanirim ben zorla sizi yazar yaptiracagim:) stephen king de kisa hikayelerle baslamis buarada.. It en iyi kitabidir ilham acisindan okumani tavsiye ederim. Yeni hikayeni merakla bekliyoruz gorusmek uzere..

              1. Neden bilmiyorum ama o kişiyi ana karakter yapmayı ben de hiç düşünmedim zaten, bu konuda hemfikiriz.
                “İt” i okumadım fakat geçen yıl, onun yıllar önce çekilmiş olan sinema uyarlamasını izlemiştim. Filmi izlerken, “duvardaki varlık” ta anlattığım, çocukken yaşamış olduğum olay aklıma gelmişti nedense. “İt” in bu yıl vizyona giren uyarlamasını izlemedim henüz.

                1. Hikayelerin arasinda benim favorim kötülüğün doğuşu. Farkli bir yere deginecegim. Incir agaci senin imzan gibi aslinda, duvardaki yrtktada vardi tum hikayelerinde bir yerde gecirmelisin bence. Alakasiz bir cografyada bile olsa bir incir agacinin altinda oturup dinlendiler gibi birsey ekleyebilirsin. Stephen king in hemen her hikayesi maine de gecer. Ana karakter meslegi genelde yazardir. Filmlerinde mutlaka cok cok ufak birkac saniyelik olan rollerde onu gorursun. Bu onun imzalari. Sende incir agacini kullanmalisin bence.

                  1. Haklısın Yasmin, söylediklerini dikkate alacağım. Kötülüğün Doğuşunu bu denli beğendiğini bilmiyordum, bunu öğrenmek beni şaşırttı.

  2. Çok başarılı bir hikaye. Gayet sürükleyici ve kurgusu harika. Yanlız bazı kısımlardaki betimlemeler biraz uzun olmuş. Bir de devrik cümleleri bir nebze daha az kullanırsan mükemmel olacak. Bu hali ile kimse sana amatör diyemez.

    Hikaye 4/5
    Kurgu 5/5
    Betimleme 3/5
    Sürükleyicilik 5/5

    Hikayelerin devamını sabırsızlıkla bekliyorum Genesis…

  3. Yine cok guzel bi yazi yazmissiniz. Elinize emeginize saglik. Universitedeyken orhun yazitlarini ogrenmistik. Ancak bize sadece dogu yuzunu ogrettiler.

  4. Yalnız neden hep bayanlar yorum yapıyo anlayamadım diğer hikâyelerinizde de hep bayanlar yorum yapmış. Yoksa çok yakışıklı biri olduğunuzu mu biliyolar fotoğrafınızı paylaştığınız bi yer mi var

  5. Çok etkileyici , anlatım sürükleyici ; acıkıcı dil nedeniyle o anı yasıyormuşçasına hisettim, basarılarınızın devamını diliyorum ve bu hikayenin devamını devamını merakla bekliyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir