Skip to main content

Çiçek Şehrinin Cüceleri

Çiçek Şehrinin Cüceleri

Bilmezin Macerası;

Muhteşem bir şehirde Cüceler yaşıyordu. Çok küçük oldukları için kendilerini Cüceler olarak adlandırıyorlardı. Her biri bir salatalık boyu kadardı. Şehirlerin de, onlar da çok güzellerdi. Her evin etrafında çiçekler büyüyordu: papatya, soya, karahindiba. Hatta caddelere çiçek isimleri verilmişti: Çanlar Caddesi, Papatya Caddesi, Peygamber çiçeği Bulvarı. Şehrin kendisi Çiçek Kenti olarak adlandırılıyordu. Dere kıyısında yerleşiyordu. Bu küçük akarsu, Cüceler tarafından Salatalık Nehri olarak adlandırılıyordu, çünkü derenin kıyılarında çok fazla salatalık yetiştiriliyordu

Nehrin ötesinde bir orman vardı. Cüceler huş ağacından tekneler yapar, nehrin karşı tarafına yüzer ve meyveleri, mantarları, fındıkları toplamak için ormana giderdiler. Uzun bir çalıya tırmanmak ve hatta bir testere taşımak zorunda kalıyordular. Tek bir küçük adam, elleriyle bir cevizi alamazdı – bir testere ile kesilmeleri gerekiyordu. Mantarları da bir testere ile doğrardılar. Mantarı önce kökünden keserdiler, sonra parçalara ayırıp ve parça-parça taşırdılar.

Cüceler özdeş değillerdi: bir kısmı erkekler, bir kısmı ise kızlardı. Erkekler her zaman uzun pantolonlarda ya da askılı kısa pantolonlarda gezerlerdi, kızlar ise renkli, parlak kumaştan yapılmış bir elbise giymeyi severdi. Erkekler saç stilleri ile uğraşmak istemiyordular ve bu yüzden saçları kısa olurdu, kız olanlar ise hemen hemen topuğa kadar saça sahiptiler. Farklı güzel saç stilleri yapardılar, saçları uzun örgülü dokük ve örgülere bez veya takı takıyorlardı. Birçoğu kız olduklarından çok gurur duyuyordu ve çok azı erkeklerle arkadaştı. Erkeklerde de erkek olduklarından gurur duyuyorlardı ve ayrıca kızlarla da arkadaş olmak istemiyorlardı. Eğer herhangi bir erkek sokakta uzaktan bir kızı gördüyse. O, zaman onunla karşılaşmamak için sokağın diğer tarafıyla giderdiler. Çünkü Cüceler arasında çoğu zaman geçimsizlik derdi vardı, ve kesinlikle ona kötü bir şey söylerdi, hatta itme, hatta daha da kötüsü, bir saldırma olabilirdi. Tabii ki, bütün Cüceler böyle değildi, ama bu onların alınlarına yazılmıyordu, bu yüzden kızlar caddenin diğer tarafına gitmenin ve onlarla buluşmamanın daha iyi olduğunu düşünüyordular. Bunun için, birçok çocuk kız hayalleri denir – böyle bir kelime düşünürler! – birçoğu erkekleri zorba ve diğer saldırgan takma adlarıyla çağırıyordular.

Bazı okuyucular derhal tüm bunların muhtemelen kurgu olduğunu, böyle erkeklerin hiçbirinde böyle bir şey olmadığını söyleyecektir. Ama hiç kimse bunların gerçek hayatta olduğunu söylemiyor. Hayatta – bu bir, nağıllar ülkesinde – oldukça başka bir şeydir. Nağıllar ülkesinde her şey olur.

Peyğemberçiçeği Caddesi’ndeki bir evde on altı Çüce yaşıyordu. Bunların en önemlisi Bilgili adında bir çocuktu. Çok şey bildiği için Bilgili olarak adlandırılıyordu. O, gerçektende çok şey biliyordu, çünkü farklı kitaplar okuyordu. Bu kitapları masasının altında, üstünde, yatakta ve yatağın altındaydı. Onun odasında, kitapsız hiç bir yer yoktu. Kitap okumaktan Bilgili çok zeki olmuştu. Bu nedenle herkes ona itaat eder ve onu çok severdi. Her zaman siyah bir takım elbise giyer, masaya oturduğunda, burnuna gözlük koyar ve bir kitap okumaya başlardı, tamamen profesör gibi görünüyordu.

Aynı evde, tüm hastalıkları tedavi edebilen ünlü bir doktor Atmacık yaşardı. Her zaman beyaz bir önlükle gezer ve kafasında bir fırça ile beyaz bir kep vardı. Ayrıca asistanı Pulcuk ile ünlü mekanik Vidacık yaşardı; gazlı ve köpüklü şuruba düşkünlüğüyle ünlenen Şeker oğlu Şeker Sodacık yaşıyordu. Çok kibardı. Adı ve babasının adıyla seslendiği zaman çok hoşuna giderdi ve birileri ona sadece Sodacık diye seslendiğinde hoşuna gitmezdi. Bu evde avcı Kurşuncuk yaşardı. Onun, Polçacık adında küçük bir köpeği ve mantar atan bir silahı vardı. Ayrıca bu evde bir sanatçı Fıçıcık, bir müzisyen Kazcık ve diğer Cüceler yaşardı: Hızlı, Geveze, Suskun, Donuk, Küskün, iki erkek kardeş – Hayalperest ve Bedbin. Ama aralarında en ünlü olanı Bilmez adında bir Cüceydi. Bilmez diye adlandırmalarının sebebi gerçekten de onun bir şeyler bilmiyor olmasıydı.

Bu Bilmez parlak mavi şapka, sarı, kanarya, pantolon ve yeşil kravatlı turuncu bir gömlek giyiyordu. Genelde parlak renkleri çok seviyordu. Böyle bir papağan gibi giyinerdi, Bilmez bütün günlerini şehirde geçiriyor, farklı kurgular oluşturuyor ve herkese anlatıyordu. Buna ek olarak, sürekli bebekleri rahatsız ediyordu. Bu nedenle, turuncu tişörtünü uzaktan gördüğünü söyleyen küçükler artık ters yöne döner ve evlerinde saklanıyorlardı. Bilmez’in Soya Caddesinde yaşayan Silahcık adında bir arkadaşı vardı. Silahcık Bilmez ile saatlerce sohbet edebilir. Günde yirmi kez tartışırlar ve günde yirmi kez toplanırlardı. Özellikle, Bilmez bir hikayeden sonra of çekti.
Bir kere şehir etrafında yürüdü ve tarlada gezindi. Etrafta bir ruh bile yoktu. Bu arada Mayıs Böceği uçtu. O körü körüne Bilmez’e koştu ve başının arkasına çarptı. Bilmez baş üstü yere yuvarlandı. O anda böcek uçup gitti ve ortadan kayboldu. Bilmez ayağa fırladı, etrafa bakmaya başladı ve kimin vurduğunu görmek istedi. Ama etrafta kimse yoktu.

“Beni kim vurdu? – Diye düşündü Bilmez. – Belki bir şey yukarıdan düştü?”
Başını kaldırdı ve yukarı baktı, ama yukarıda bir şey yoktu. Bilmez’in başının üzerinde sadece güneş parladı.
“Yani, güneşten bir şey düştü, – dedi Bilmez, – Muhtemelen, bir parça güneşten çıktı ve başıma vurdu.”

Eve gitti ve adı Camcık adında bir arkadaşıyla görüştü. Bu Camcık ünlü bir astronomdu. Kırık şişelerin parçalarından büyüteçli gözlüklerin nasıl yapıldığını biliyordu. Farklı nesnelere büyüteçlerle baktığı zaman, nesneler daha büyük görünüyordu. Bu tür büyüteç gözlüklerinden Camcık, ay ve yıldızlara bakabileceği büyük bir teleskop yaptı. Böylece bir astronom oldu.

– Dinle, Camcık, – Bilmez ona söyledi. – Ne tür bir hikayenin çıktığını biliyor musun?: bir parça güneşten çıktı ve başıma vurdu.
– Nasıl yani? Bilmez! – Camcık güldü. – Bir parça güneşten çıkmış olsaydı, seni bir pasta gibi ezerdi. Güneş Dünyamızdan daha büyüktür.
– Bu olamaz, – diye Bilmez cevap verdi. – Bence güneş, bir tabaktan daha büyük değil.
– Sadece öyle düşünüyoruz, çünkü güneş bizden çok uzakta. Güneş – çok sıcak bir toptur. Teleskopta gördüm. Küçük bir parça bile güneşten çıkmış olsaydı, tüm şehrimizi yok ederdi.
– Eh, sen! – Bilmez cevap verdi. – Ve güneşin o kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Gidip bizimkilerine anlatacağım – belki henüz bunu duymadılar. Ama hala teleskopunla güneşe bakıyor musun: ya gerçekten yontulmuş sa!
Bilmez eve gitti ve yolda gördüğü herkese şunları söyledi:
– Kardeşler, güneşin ne olduğunu biliyor musun? Dünyamızdan daha büyük. İşte bu kadar! Böylece, kardeşler, güneşten bir parça çıktı ve doğrudan bize uçuyor. Yakında düşecek ve hepimizi mahvedecek. Çok korkunç! Gidip Camcıkdan sora bilirsiniz.
Herkes güldü, çünkü Bilmezin çok konuşkan olduğunu biliyorlardı. Bilmez tam hızla eve koştu ve her tarafı kapayıp çığlık atamaya başladı:
– Kardeşler, kendinizi kurtar! Bir parça uçuyor!
– Ne parçası? – ona sor.
– Bir parça, kardeşler! Güneşten bir parça koptu. Yakında uyarılar – ve hepsi kapak olacak. Güneşin ne olduğunu biliyor musun? Dünyamızdan daha büyük!
– Sen ne düşünüyorsun?
– Hiçbir şey düşünmüyorum. Bunu Camcık dedi. Teleskopunda görmüş.

Hepsi bahçeye koştu ve güneşe bakmaya başladılar. Gözlerinden gözyaşları açıncaya kadar izlediler. Hepsi kör oldu sanki, güneş gerçekten yontulmuş gibi hissetmeye başladılar. Lakin, Bilmez bağırdı:

– Kendini kurtarabilen, kendini kurtarsın! Bela!

Herkes kendi eşyalarını toparlamaya başladı. Fıçıcık renkleri ve fırçasını, Kazcıl – müzik aletlerini aldı. Atmacık evin etrafında koşarak bir yerlerde kaybolan ilk yardım çantasını arıyordu. Ekmekcik, bir galoş ve bir şemsiye kaptı ve hemen kapıdan dışarı çıkmak isterken, aniden Bilgilinin sesi duyuldu:

– Sakin olun kardeşler! Korkulu bir şey yok. Bu Bilmezin konuşmasını bilmiyor musun? Bütün bunları o, icat etti.
– İcat mı? – diye bağırdı Bilmez. – Gidip Camcığa sor.

Hepsi Camcığa koştu ve sordu, her şeyi Bilmez’in oluşturduğu ortaya çıktı. Eh, bir gülüş oldu! Herkes Bilmez’e güldü ve şöyle dedi:

– Sana nasıl inandığımıza şaşırdık!
– Ben sanki, şaşırmadım! – Bilmez cevap verdi. – Kendim kendime inandım.
Bu Bilmez işte bu kadar harikadır.

Sizden Gelenler: Polat H.

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 4.3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir