Dehşet ÖyküleriGökhan KarakeleşKorku HikayeleriSizden Gelenler

Korku Hikayelerinden; Şeytanın Kitabı Hikayesi 1. Bölüm

Korku Hikayelerinden; Şeytanın Kitabı Hikayesi 1. Bölüm

Korku Hikayesi Oku; Hikayenin Yazarı: Gökhan KARAKELEŞ

“Alo ! Efendim…”

“Gökhan benim Enes… Mezuniyete geliyor musun? Bak üç gündür ısrar ediyorum artık kabul et! Çok eğleneceğiz oğlum!! Hadi beni kırma!”

“Ya Enes… Aga işlerim var ya, gelemem! Zaten mezuniyet bitti gitti. Okulda yaptık. Kendi aramızda yapmasak olmaz mı? Yada siz yapın ya!”

“Olmaz Aga! Sende gelmelisin. Hadi ama ısrar etme! Bak! Sen varsın, ben varım, Kadir var, Oğuz var, Hüseyin var ve tabi kide Cansu geliyor, Aysel geliyor sonra Seda geliyor, Sinem geliyor bir de Ayça geliyor oğlum. Çok eğleneceğiz oğlum salaklık yapma beni dinle!! Tamam mı? Bak sende geliyorsun çoktan Hüseyin’e ismini verdim. Hüseyin bizi limuzin ile götürecekmiş. Çok güzel olacak oğlum beni dinle. Tamam senin yerine ben onayı verdim olay kapandı.”

“Off!! Enes başıma belasın haa! Tamam ya geleceğim ama hala söz veremiyorum. İki de bir de arama oğlum. Yada mantıklı bir şey için ara! Neyse akşam seni evinden alırım sahile çıkarız. Tamam mı?”

“Tamam Aga akşam gel sabaha kadar sahilde otururuz. Nasılsa okul bitti. Hehehhh!! Artık sokaklar bizim oğlum. Geceler sabah olmasın. Neyse akşam seni bekleyeceğim.”

“Tamam tamam! Hadi görüşürüz.”

“Görüşürüz Aga…”

Gökhan telefonu kapatıp oturduğu koltuğa uzandı. Saat neredeyse beş buçuktu ama hala uykusu vardı. Okul bittikten sonra uzun ve yorucu sınavların intikamını alır gibi sabahları geç saatlere kadar uyuyup akşamları sokaklardan eve dönmüyordu. Aklında ki intikam planları güzel işlemişti ama böyle yaşamakta can sıkıcı olmaya başlamıştı. Artık bir iş bulmalı ve bir iki ay çalışmalıydı. Hiç yoktan hem para kazanırdı hem de canı sıkılmazdı. Ayrıca kaybettiği uyku düzenini de bulmuş olurdu. Yine de tembelliğinden arkadaşının çağırdığı mezuniyet kutlamasına bile gitmek istemiyordu. Daha doğrusu mezuniyetten çok son bir veda gibiydi. Birkaç arkadaş yazın toplanıp Hüseyin’in dedesinden kalma eski bir dağ evinde bir gün geçireceklerdi. Biraz düşününce biraz doğa ile kaynaşmak güzel olabilirdi fakat sabahın yedisinde yola çıkmak Gökhan’a cehennem gibi gelecekti. çünkü sabahın yedisinde kalkmak kendisini camdan atmaktan daha kolaydı. Okul zamanı bile hep geç uyanıp okula gitmişti. Bu yüzden okulun son gününe kadar okulda beklemek zorunda kalmıştı. Fakat okulda da uyumaktan başka bir şey yapmamıştı. Tahta sıra bir yatak kadar rahat değildi fakat hiç yoktan uyuyabiliyordu.

Gökhan birkaç küfür savurup sert bir şekilde koltuktan kalktı. Bir kaç kere gerindikten sonra dağılmış uzun saçlarını kaşıdı. Yazın bu sıcağında terler içinde kalmıştı. Çıplak uyumak bile artık fayda vermiyordu. Saat beşte uyandığı için canı denize de gitmek istemiyordu. En mantıklısı geceye kadar soğuk suyun altında beklemekti. Tabi annesinin buna izin vereceğini düşünmüyordu.

Gökhan duş aldıktan sonra eliyle saçlarını tutup ağzına kadar uzattı. Saçlarının yanını kestirdiği için ön tarafların uzun olması fazla kötü göstermiyordu fakat tamamen düzeltmesi tam bir işkenceydi. Fön makinesi ve saç spreylerinden bile gına gelmişti. Tıraş makinesini alıp saçlarını kazımak istiyordu fakat bunu yapmak için bir ay boyunca şapka ile dolaşması gerekiyordu. Bu sıcakta şapka takmak uzun saçıyla dolaşmaktan daha kötüydü.

Birkaç parça atıştırmalıktan oluşan sofraya oturan Gökhan sade yumurtasını yedikten sonra sofrayı toplayıp üzerine bir şeyler giyindi ve evden dışarı çıktı. Saat neredeyse dokuz olmak üzereydi. Saatler düşündüğünden daha hızlı akıyordu. Üstünü giyinmesi biraz uzun sürmüş olabilirdi fakat saatin dokuza gelmesi biraz garipti ama yaz için bunlar normaldi. Saatler inanılmaz hızlı akıyordu.

Gökhan hızlı adımlarla merdivenlerden inerken alt komşusuna selam verip binanın önüne zincirlediği motorunu açıp binadan çıkardı. Enes’in evi oldukça uzakta olduğu için yürüyerek gitmek en az bir saatini alacaktı fakat motorla on dakikadan fazla sürmezdi. Tabi ölümüne sürüyorsa. Yıllardır tek akıllanmadığı nokta buydu. Hep ölümünün bu yüzden olacağını düşünmüştü.

Aşırı yoğun trafiğinin ardından sonunda Enesin evi göründü. Gökhan kapıyı çalmak yerine Enes’i arayıp dışarı çıkmasını söyledi. Enes bir taraftan gömleğini giyinirken bir yandan da ağzındaki lokmayı çiğneyerek kapıdan çıkıp Gökhan’a doğru yöneldi. Enes ‘in boyu Gökhan’dan daha uzundu ve daha zayıftı fakat Gökhan’ı kendine has tarzı her zaman Enes’in hoşuna gitmişti.

Fazla zaman geçmeden ikisi de kendini küçük limanın yanında bulmuştu. Kordonda sağa sola gitmektense limanda oturmak daha mantıklı geliyordu. Tabi her zaman aynı yerde durmuyorlardı. Saat başı gömlek değiştirir gibi ilçe değiştiriyorlardı. Her zaman güneşi farklı yerlerde doğuruyorlardı. Hiçbir şey olmayınca gezmek en güzeliydi.

Gökhan ve Enes limanın ucunda oturup beklemeye başladılar. Enes cebinden çıkardığı elektronik sigarayı Gökhan’a uzattı. Gökhan uzun süre Enes’in yüzüne baktıktan sonra cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Enes gülümseyip elektronik sigarasını içmeye başladı.

“Sende elektronik sigara sevmeyenlerden misin?”

Gökhan sigarasından derin bir nefes alıp yavaşça burnundan verdi. Yüzündeki boş ifade ile sadece denizi izliyordu.

“Bana çok saçma geliyor. Sadece boş dumanı içine çekiyorsun. Birde hiç hissetmiyorsun bile. Sadece para israfından başka bir şey değil.”

Enes alaycı bir gülümseme ile yüzünü Gökhan’a döndü.

“Sanırım senin ki parayla değil. Toprağa ekince sigara fırlıyor.”

Gökhan gülümseyerek kafasını eğdi.

“Keşke öyle olsaydı.”

Uzun süre sessizliğin ardından Enes telefonundan bir şarkı açıp yarın gerçekleşecek olan eğlencenin konusunu açmak istedi. Gökhan’ın isteksiz bakışları kendisini kuşkuya düşürse de bir kere aklına koymuştu. Gökhan da gelecekti.”

“Yarın için hazırlandın mı? Saat yedi de çıkacağız haberin olsun. Hem de beni sen alırsın ve okulun oraya gideriz. Oradan Hüseyin gelir ve hepimizi götürür.”

Gökhan derin bir nefes alıp başını eğdi. Düşündüğü zaman hafif kirli sakalını kaşıyordu. Hala emin olmadığı gün gibi belliydi. Yine de Enes’in bu kadar ısrar etmesine dayanamamıştı. Bir haftadır bu konuyu konuşuyorlardı ve Enes artık yalvarmaya başlamıştı.

“Tamam öyle olsun. Sabah ben gelip seni alırım. Aradığımda çıkmazsan döner eve uyurum haberin olsun.”

Enes’in yüzündeki gülümseme iyice genişlemişti. Utanmasa Gökhan’a sarılacaktı. Fakat bunun yerine sırtına hafif bir tokat atıp kocaman gülümseme ile karşılık verdi.

“Tamam aga sen ara, çıkmazsam dön…”

Gökhan sigarasını söndürüp yanına koydu. Uykusuzluk yüzünden gözlerinin altı morarmaya başlamıştı. Bir ay önce başlayan uykusuzluk problemleri için birkaç tane ilaç almıştı. Fakat asıl sorunun kendinde olduğunu hissettiğinde ilaçları bırakmıştı. Uyumak istemiyordu. Çünkü uyuduğunda gördüğü rüyalar günden güne iyice dengesini bozmaya başlamıştı. Birkaç gün sonra bir tane  psikiyatrist ile randevusu vardı. Ondan önce bir günlüğüne de olsa doyasıya eğlenmek güzel olabilirdi.

Enes elektronik sigarasından bir yudum aldıktan sonra soba borusu gibi ağzından çıkan duman gökyüzüne çıkmaya başladı. İkisi de konuşmadan açtıkları yavaş müziği dinleyerek denizi izlemeye devam ettiler. Akıllarındaki birçok düşünce, gelecek kaygısı, iş kaygısı ve birçok düşünce geçiyordu fakat birkaç saniye sonra kayboluyordu. Enes’in aklı yarın düzenlenecek eğlencedeydi. Neler yapabileceğini düşünürken yüzünde ki gülümseme saklanamayacak kadar büyüyordu. Şimdiden içecek olarak neler almalıydı onu düşünmeye başlamıştı. Tabi ki de hazırlıksız gidemezdi. Nede olsa liseye veda ederken güzel anılar biriktirmeliydi.

“Ne dersin yarın… yani orada fazla eğlenir miyiz?”

Gökhan gülümseyerek Enes’e döndü. Ne demek istediği anlamıştı.

“Şimdi senin neden bu kadar ısrar ettiğini anladım birader. Olum başta söylesene, ona göre konuşurdum.”

Enes’in yüzü hafiften kızarmaya başladı. Kısa saçlarını kaşırken gözleri boncuk boncuk olmaya başlamıştı.

” İşte aga anlarsın ya… güzel bir gün olacak ya! Bana kalırsa lise anılarımızın en unutulmazı bu olabilir. Gencecik adamlarız. Biraz eğlenmemiz lazım.”

Gökhan gülümseyerek ikinci sigarasını yakıp derin bir nefes çekti. Enes umutla Gökhan’a bakıyordu.

“Sen Ayselden hoşlanıyordun değil mi ? Bak onu unutmuşum. Neyse bir şeyler düşünürüz.”

Enes’in yüzünde çiçekler açmaya başlamıştı. Kızarmış yüzü ile kocaman bir “Ahh!” çekerek denize bakmaya başladı.

“Sağol aga… Peki senin sevdiğin yada hoşlandığın biri yok mu ?”

Gökhan kendini bilmiş bir tavırla sigarasından bir duman daha çekip kendisine meraklı gözlerle bakan Enes’e döndü.

“Aşk, sevgi… hepsi de bana çok saçma geliyor. Ama sana özeniyorum. Birisine bağlanmak güzel olmalı, bir o kadar da saçma…”

“Bilmem aga… Belki de öyledir.”

Geç saatlere kadar limanda oturan Enes ve Gökhan yarın erken saatte uyanacakları için güneşin doğmasını beklemeden ayrıldılar. Gökhan Enes’i evine bıraktıktan sonra gecenin karanlığında evine doğru yol almaya başladı. Gecenin en sevdiği büyüsü olan yalnızlık bugünde bütün sokakları kaplamıştı. Saat on iki ve bir arasında insanlar tamamen dağılmaya başlıyordu. Gece iki ve üç arasında ise sahillerde içki içmekten yığılan insanlardan başka kimse kalmıyordu. Gökhan küçüklüğünden beri karanlığı sevse de aydınlıktan da kaçmazdı. Fakat karanlığın ve yalnızlığın içinde kıyıya vuran dalga sesleri içindeki huzuru ve korkuyu belirginleştiriyordu. Yalnızlığı sevmesinin en büyük örneği ise buydu. Çünkü kendisiyle konuşan sadece kendisi vardı ve kendisini en çok dinleyen ve anlayan yine kendisiydi.

Gökhan kısa sürede evine varıp motorunu binanın önüne zincirleyip hızlıca, ses yapmadan apartmanın kapısını açıp binaya girdi. Yavaş yavaş dönemeçli merdivenleri çıkarken kimseyi uyandırmamaya dikkat ediyordu. Gökhan evinin kapısını tıklattığında hemen kapıyı açan annesinin ilk sözü şu oldu;

“Yine içtin mi? Bana doğruyu söyle!! “

Gökhan şaşırmadan hiçbir şey demeyerek ayakkabısını çıkarıp eve girdi. Annesinin kızgın bakışları üzerinden hiç eksilmiyordu. Aynı soruyu tam yenileyecekken Gökhan yavaşça nefesini annesinin yüzüne verdi. Annesi içki kokusu alamayınca yüzü gülmeye başladı.

“Aferin oğluma. Bak enişten iyi durumda mı? Oğlum içki düzeni yıkar, aileyi yıkar. İyi bir şey değil oğlum. Daha güzel şeylere özen…”

Gökhan umursamaz bir tavırla, uykulu gözlerle odasına doğru yürürken yarın ki eğlenceden annesine bahsetmeye karar verdi.

“Yarın arkadaşların evinde kalacağım anne haberin olsun.”

Annesi anında beklemeden, yüksek sesle beklenen cevabı verdi.

” HAYATTA OLMAZ!! HEMDE HANGİ ARKADAŞ O? BAK OĞLUM HERKESE GÜVENME…”

“Enes işte ya anne. Tanıyorsun ya … Hani düzgün olan arkadaşım…”

Gökhan’ın annesi biraz düşündükten sonra Gökhan’ın başını ve yüzünü okşamaya başladı.

“Bak oğlum dikkat edin. Biliyorsun ben seni düşünüyorum. Geç saatlere kadar oturmayın. Kötü şeyler içmeyin…”

” Hı hı tamam anne… hadi iyi geceler anne yarın erken çıkacağım uyumam lazım.”

“Neden oğlum ? Kahvaltı yapalım sonra çık…”

“Olmaz anne işlerim var. Hadi iyi geceler”

Gökhan’ın annesi yavaşça odadan çıkarken odanın ışığını kapatıp çıktı. Gökhan annesi çıkınca yavaşça yatağının yanında ki çekmeceyi açıp iç çamaşırlarının altındaki küçük kutuyu eline aldı. İçinden çıkardığı küçük haplardan bir tanesini ağzına atıp su içmeden yuttu.

“Şimdi rahat uyurum .”

Gökhan saatini kurup başını yastığa dayadı. Yatağı cam kenarında olduğu için uyumadan önce her zamanki gibi yıldızları izleyerek uykuya daldı.

………………………..

Gökhan ağaçların arasından hızlı adımlarla yürürken etrafına korkarak bakıyordu. Koca ağaçların arsından geçen rüzgar kalbini deli gibi çarptırmaya başladı. Bedenine dokunan soğuk rüzgar tenine değdikçe ürperen bedeni buz gibi soğumaya başladı. Kısa çimlere ayağı değdikçe çıkan ses bedenine huzursuzluk veriyordu. Derince yutkunduğu sırada bir çığlık ile irkildi.

” AAAAAAAAAĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞGGGGGG !!!!!! “

Gökhan bir anda arkasına dönüp etrafa bakmaya başladı. Etrafta koca ağaçlardan başka bir şey yoktu. Duyduğu şey bir kız çığlığıydı fakat onu aramak istemiyordu. Hareket etmek bile üzerine üşüşen gözleri daha fazla hissetmesine neden oluyordu. Gökhan adımlarını hızlandırıp etrafına sıkıntıdan terleyen yüzü ile bakmaya başladı. Gözleri kızarmıştı. Zifiri karanlıkta önünü bile görmekten acizdi. Tenine değen her şeye karşı tepki gösterip irkiliyordu. Çarptığı her koca ağacın üzerindeki balçık gibi yapışkan sıvı ağır metal gibi kokuyordu. Ellerine ve bacaklarına değen yumuşak ve kaygan şeyler ip gibi ayağına dolaşıp düşmesine neden oluyordu. Her düştüğünde ise yerden kalmak isterken eline yapışan soğuk ve kaygan şeyler geliyordu. Düşünmesi bile iğrenç olmasına rağmen eline gelen şeylerin kan ve pislik içinde ki ince bağırsaklar olduğu belliydi.

Gökhan kaçmak ister gibi hızlıca yürürken ayağı küçük bir çukura takılıp yere düştü. Bu sefer düşünce dizi ıslak ve yumuşak bir şeyin üzerine düşmemişti. Sanki metrelerce yükseklikten yere çakılmış gibi hissediyordu. Dizi sanki diz kapağından kırılmış gibi ağrımaya başladı. Gökhan dizinin acısı ile kıvranırken acıyla kapattığı gözlerini açıp etrafa bakmaya çalıştı. Etrafına baktığında küçük bir oda da olduğunu anlamıştı. Yavaşça ayağa kalkıp, hafif topallayarak önünde duran siyah kapıya yöneldi. Odanın siyah duvarları ve kirli fayans zemin, yürümesini zorlaştırıyordu. Duvarın kirli siyah rengini bozan, fırça darbesine benzeyen kan izleri hala kurumamıştı. Ayağını sürürken üzerine bastığı ve ayağını çarptığı şeylere bakmamaya çalışarak kapıdan gelen uğultulu sese doğru yürüdü ve kapının tokmağını yavaşça çevirdi. Kapının tokmağını çevirdiği anda çıkan ” ÇITT ! ” sesi kalbinin ürpermesine yetmişti. Çürük ve eskimiş kapı yavaşça açılırken ince bir gıcırdama sesi Gökhan’ın kulaklarını acıtmaya başladı. Kapı açılırken yüzüne vuran ağır koku yüzünü buruşturmaya yetmişti.

Gökhan nedenini bilmeden açtığı kapı kocaman bir koridora çıktı. Koridorun iki duvarına dizilmiş boy aynaları birbirlerine bakıyordu. Bu oda diğer oda gibi karanlık değildi. Tavana doğru asılan şamdanlar, Üzerlerinde duran sarı mumlarla odaya loş bir ışık yayıyordu. Gökhan yavaş adımlarla aynaların yanından geçmeye başladı. Kulağına gelen gıcırdama sesleri hala kulağını acıtıyordu. Aynaların yanından geçerken üstüne binen ağırlık yutkunmasına sebep oluyordu. Yansımasını gördüğü aynaların yanından geçerken yansımalar kaybolmadan Gökhan’ı izlemeye devam ediyorlardı. Arkada kalan yansımalar Gökhan uzaklaştıkça çürüyüp eriyordu.

Gökhan titreyerek yürürken yolun sonundaki aynaya vardığında korkarak elini aynaya uzattı. Titreyen eli aynaya değdiği anda elinde oluşan yanık ile elini geri çekti. Elinin üstünde oluşan üst üste binmiş iki yıldız alev gibi yanmaya başladı. Gökhan acıyla elinin üstüne diğer elini bastırırken bir anlığına kafasını karşısında ki aynaya çevirdi. Aynada belli olan yüzü kocaman sırıtırken giderek kararmaya başlıyordu. Yüzü karardıkça karanlık önce boynuna sonra ise gövdesine inmeye başladı. Karanlık ellerine geldiğinde ise Gökhan yavaşça gözlerini ellerine çevirdi. Ellerinden çıkan solucanlar hareket ettikçe bütün bedeni siyaha boyanıyordu. Gökhan çığlılar atarak hızlıca ellerini sallayıp vücuduna vurmaya başladı. Bedeninden dökülen solucanların ardından derisinin altından yüzlercesi çıkıyordu. Gökhan kendini korkuyla sağa sola vururken en sonunda yere düştü. Boğazı giderek şişmeye başladı. Gökhan kızaran boğazını iki eliyle tuttu. Yüzü mosmor olmuştu. Konuşamıyordu fakat çok iyi hissedebiliyordu. Boğazından uzanan soğuk sıvı ağzından salya olarak akıyordu. Ağzından akan soğuk sıvı kusmasına neden olacaktı. Gökhan ellerini bırakıp kafasını yere çevirdi. Ağzından saydam bir sıvı akarken nefes alamadığı için öğürmeye başladı. Ağzından akan sıvı fazlalaşırken ağzı yanaklarından yarılmaya başladı. Ağzına sığmayan kocaman bir solucan ağzından yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Gökhan solucanı tutarak hızlıca çekmek istedi fakat solucan o kadar kaygandı ki elleri kendiliğinden kayıyordu ve bütün kayganlık boğazından geçerken midesi artık kaldırmıyordu. Uzun solucan kan, saydam ve soğuk bir sıvı ile Gökhan’ın midesinden çıkarken Gökhan yere düşüp nefessizlikle boğulmaya başladı. Gökhan ellerini yere vurup çırpınsa da hiçbir şey yapamıyordu. Yüzü ve bedeni renkten renge girip nefesi biterken kulağına gelen ses beyninin içinde yankılandı.

” SENİ BEKLİYORUM… GEEEELLL EVLAATT!! … EVİME GEEELLL!!!”

“ZIRRR!! ZIRRRRR !! ZIRRRRRR!!”

Gökhan hızlıca yatağına oturup saatin sesini kapattı. Alnından inen boncuk boncuk terler gözlerinin üzerinden yatağa düşüyordu. Yatağında alnından bir farkı yoktu. Yatak üzerine su dökülmüş gibi ıslanmıştı. Yastık terden iz oluşturmuştu. Gökhan yatağı önemsemeden uykulu bir biçim de başını iki elinin arasına alıp kolunu dizine dayadı. Sessiz bir şekilde düşünürken elini telefona atıp saate baktı. Saat sabahın altısıydı. Gökhan telefonu tekrardan komodinin üzerine koyup hemen arkasındaki camı açtı. Sabah olmasına rağmen yüzüne vuran hafif sıcak havayı hissedebiliyordu. Gökhan saçlarını kaşıyıp kafasını tekrardan yastığa koydu.

“İlaçlar işe yaramıyor galiba… Gitmesem mi ya? Hasta olduğumu söylerim. Eminim beni anlarlar. Yada Enes başımın etini yer… Kalk ya bir duş al sonra çık!! Offf SAAT DAHA SABAHIN ALTISI OFF!! “

Gökhan kafasını yastığa bastırdıktan sonra yastığı tutup fırlattı. Ardından hızlıca yataktan kalkarak odasından çıkınca hemen sağında olan banyonun kapısını açıp hafifte uykusuzluğun verdiği baş dönmesiyle afallayarak duvardan tutunup giysilerini çıkardı. Hemen önünde duran koca ayna dikkatini çekse de bakmak istemiyordu. Fakat korkulardan kaçmak tam bir saçmalık olduğunu düşünüp aynanın önünde heykel gibi durup kısa bir süre kendisine baktı. Donuk gözlerini kendisinden ayırıp duşa yöneldiği anda hızlı bir şekilde dönüp bir daha aynaya baktı. Ayna da görüntüsünün kalmadığını görünce saçmalıyormuş gibi kafasını sallayıp duşa girdi. Rüyası yavaş yavaş başından akan su ile beyninden silinirken iyice rahatlayıp üzerinde ki yükü hafifletti. Ardından banyodan çıkıp iyice kendine gelmiş gözlerini aynaya dikti. Üzerinde ki mayışıklık şimdi neredeyse tamamen kaybolmuştu. Dişlerini fırçalayıp iyice silindikten sonra odasına girip dolaptan birkaç giysi seçip giyindi. Ormana gidecekleri için ayriyeten bir çantaya yağmurluk, ekstra çamaşır, giysi ve bir bıçak koydu. Sigara içtiği için çakmağı her zaman yanındaydı. Her şeyi tamamlanınca çantasını sırtına takıp kaskını da alıp odadan çıktı. Annesi uyuduğu için onu rahatsız etmeden kapıdan çıkıp binadan ayrıldı. Binanın yanına zincirlediği motoruna doğru yürürken iyice hızlanıp motoruna yaklaştı. Fazla zamanı kalmamıştı. Gökhan motora yaklaştıkça yüzü buruşmaya başladı.

” Hayy arkadaş kuş buraya nasıl s.çtı. Daha dün yıkadım ben bu motoru !! “

Gökhan sinirle yüzünü sallayıp motora baktı. Deponun üzeri neredeyse kuş b..u ile sıvanmış gibiydi. Sanki özellikle kendi motoru seçilmişti. Gökhan etrafa baktığında garaj yerinin üstü kapalı olduğu için birisinin yaptığını düşünüp sinirle köpürüp küfürler ederek hızlıca eve doğru yürümeye başladı. Bir anda koşup hızlıca evden birkaç peçete alıp dönmek istiyordu. Gökhan eve girdiği anda mutfağa yönelip tezgahın köşesinde ki rulo peçeteden üç, dört tane koparıp hızlıca evden çıkmıştı. Merdivenlerden ikişer ikişer inerken koşamamak için kendini zor tutuyordu.

Gökhan hızlıca motorun olduğu yere doğru koştu. Hızlıca deponun üstünü silip yolda herhangi bir benzinlikte durup motoru tekrardan yıkayacaktı. Gökhan motorun yanına geldiğinde uzunca motora baktı. Motor dün yıkadığı gibi tertemizdi. Gökhan sinirle kafasını çevirdikten sonra öfkeyle gülmeye başladı.

“Ahmet bunu yapan sensen sinirlenmeye başladım!! Sonu kötü olacak!! İşsiz misin oğlum sen? Sabahın altısında beni mi bekliyordun?”

Gökhan etrafa bakınırken kimse ortaya çıkmadı yada kimseden herhangi bir ses gelmedi. Kısa bir süre bekledikten sonra Gökhan sinirle kaskını takıp motora bindi. Garajdan çıkarken hala etrafa bakınıyordu. On dakikalık bir yolun ardından Gökhan Enes’in evine vardı. Enes’i aramak için elini telefona attığında Enes kapıdan fırlayıp hızlı adımlarla Gökhan’a doğru koşturmaya başladı.

“Hadi aga herkes gelmiş. Bizi bekliyorlar!!”

Enes motora bindiği anda Gökhan bir anda gazı kökledi. Enes düşmemek için Gökhan’a sıkıca sarıldı. Neredeyse tepe taklak asfalta uzanıyordu. Sinirle birkaç küfür savururken Gökhan gaza basıp hızlıca araları dönerken Enes sadece “YAVAŞ!!” diyebildi. Lakin sesi Gökhan’ın kulağına ulaşmıyordu. Gökhan kaskının camını da kapatmış bedenine vuran rüzgarın keyfini çıkararak ilerliyordu. Enes hıza alışmıştı fakat bu korkuyu hiçbir zaman yenemiyordu. Arabaların yanından hızlı geçerken vücuduna değen rüzgar tüylerini diken diken yapmaya yetiyordu. Yine de Gökhan gibi motor aşkı vardı ve bu korkuyu bile unutmasına hatta zevk almasını sağlıyordu.

Kısa sürede okulun önüne varan Gökhan ve Enes motoru okulun arka tarafına çekip beklemeye başladılar. Okulun etrafına örülmüş koca duvara dayanan ikili sakince bekleyip okula bakan küçücük ormanı izlerken yan taraftan gelen araba sesine doğru kafalarını çevirdiler. Araba sesi gelmesine rağmen araba hala arayı dönememişti. Enes Hüseyin’in limuzin ile geleceğini söylemişti. Böylelikle herkes bir arada yolculuk yapabilecekti. Çakıl yoldan gelen arabayı ikisi de keserken okulun ara sokağına eski bir Mercedes marka araba girdi. Eski olmasına rağmen, tekrar parlak siyah renkte boyandığı için yeni gibi görünüyordu. Camlara kalın siyah filtre çekildiği için içini görmek imkansızdı. Gökhan bekledikleri arabanın bu olmadığını anlayınca kafasını çevirip yeniden küçük ormanı izlemeye başladı. Hatta cebinde ki paketten bir sigara çıkarıp tam yakacakken siyah araba yavaş yavaş çakıl yolda ilerleyip tam önlerinde durdu.

” Hazır mısınız beyler? Hadi atlayın!!”

Gökhan kafasını çevirip arabanın şoför koltuğunda oturan hafif kısa çocuğa baktı. Saçlarını geriye doğru taramış hatta saç spreyi ile iyice yapıştırmıştı. Gözünde ki yuvarlak güneş gözlüğü ile ikisine bakıyordu. Gökhan yolun karşısına geçip camdan kafasını sokup arabanın içine baktı. Ön koltukta iki kişi oturuyordu. Arka tarafa sığmaya çalışan beş kişiyi görünce kıkırdayarak Hüseyin’e döndü.

“Galiba ben senin kucağına Enes de benim kucağıma oturacak.”

Hüseyin gülerek kafasını salladı. Gökhan kafasını kaldırıp Enes’e baktı. Enes çoktan kapıyı açmış arka tarafa girmeye çalışıyordu. Gökhan tekrardan kafasını camdan sokup Hüseyin’e baktı.

“Ben ve Enes sizi motorla takip edelim. Daha rahat olur.”

Gökhan konuşurken arkadan Enes’in sesi geldi.

“Ben sığdım aga !! OHAA KADİR YANA KAY LAN! İniyim mi arabadan?”

Gökhan tam inmesini söyleyecekken arabanın kapısı açıldı ve arabadan inen orta boylarda ki kumral bir kız koşarak Gökhan’a sarıldı.

“Ne zamandır ortalarda görünmüyorsun. Nerelerdeydin?”

Gökhan tepki vermeyerek bir elini arabaya dayayıp kıza baktı.

“Hmm… Beni biliyorsun. Fazla ortalıklarda görünmem.”

Gökhan Enese elini uzatıp Enes’in elinde ki kaskı aldı.

“İstersen Enes’in yerine sen benimle gel…”

Kız gülümseyerek kaskı aldı. En başından beri asıl isteği buydu.

“Olur! Motor nerede?”

Gökhan birkaç metre uzağında ki siyah chopper tarzı motoru gösterdi. Kız gülümseyerek arabadakilere el sallayıp motora doğru yürümeye başladı. Enes şaşkın bir şekilde bir şey demeden Gökhan’ın gidişini izledi. Kız atlaya zıplaya neşeli bir havada yürürken Gökhan motorun anahtarını kıza uzattı.

“Buyur, sen sür…”

Kızın yüzünde ki gülümseme iyice genişledi. Sanki bu anı hayal ediyordu fakat geleceğini düşünmüyor gibiydi. Hafif şaşırmışlığın verdiği mutluluk ile motora baktı.

“Emin misin? Kullanmayalı bir ay olmuştu.”

Gökhan motorun ayaklığını kaldırarak motoru ayakta tuttu. Kızın motoru tutmasını istiyordu.

“Uzun zamandır sana motor öğretiyordum. Neredeyse benim kadar iyi kullanabiliyorsun. Hemde bilirsin yol uzun biraz uyumam gerek.”

Kız gülümseyerek motoru tutup üzerine bindi. Eline aldığı anahtarla motoru çalıştırıp Kafasını Gökhan’a döndü.

“Bir ara derslere devam edelim. Senin motorunu özlemeye başlamıştım.”

Gökhan gülümseyerek kafasını arabaya çevirdi. Gitmelerini söyledikten sonra kafasını kıza çevirdi.

“Ne zaman istersen…”

Araba ilerlemeye başladığında Gökhan ve kızda motorla arkalarından onları takip etmeye başladılar. Gökhan’ın dediği gibi, kız çoğu erkeğe göre harika motor kullanıyordu. Arabanın arkasına sıkışan kişiler arka camdan bakınca kızın omzuna yaslanıp da yarı uykulu ve rahat bir şekilde gelen Gökhan’ı görünce sinirlenmeye başladılar. Onlar arabanın içinde üst üste otururken ikisinin rahat bir şekilde rüzgarın keyfini çıkararak onları takip etmesi hak değildi. Herkes limuzin beklerken kendilerini karşılayan eski arabaya korkuyla bakmışlardı. Gidecekleri yer en az bir saat mesafe uzaklarındaydı. Oraya varana kadar bu işkenceyi nasıl çekeceklerini düşünüyorlardı. Buna karşılık hemen arka taraflarında kaskının camını açıp da yüzlerine değen rüzgarın mutluluğu ile yolculuğun keyfini çıkaran iki kişi psikolojik olarak zorlarına gidiyordu. Araba da sıkışarak oturan kızların motoru süren kıza iğrenç bakışlar atması bunun en büyük nedeniydi. Hepsi daha önce davranıp motorun üzerinde yolculuk etmek istemişti. Gökhan Enes’e seslenince hepsi durmuştu. Lakin durmayan tek kişi motorun üzerinde rahat bir şekilde yolculuk etme hakkını kazanmıştı. Hayatın kuralı da buydu. Erken kalkan yol alır…

Bir saatlik aralıksız yolculuğun ardından küçük bir orman yoluna girdiler. Gökhan motorun arkasında ormanı izlerken bedenine dolan huzursuzluk hissi rahatsızlık vermeye başladı. Bu ormanda sevmediği daha doğrusu sevmek istemediği bir şeyler vardı. Ağaçların üzerindeki sincapların kaçmadan yada hareket etmeden kendilerine doğru bakması, birçok ağacın orta taraflarının kurumasına rağmen çiçekler açması buna birkaç örnekti. Fakat huzurunu bozan en büyük şey istediğini bulamamasıydı. Bu gördüğü şeyler fazla da abartılacak şeyler değildi. Gökhan ormana gelmeden bir gece önce ormanla ilgili bir rüya görmüştü. Bu ormandan o kadar çok endişeleniyordu ki ormana girdiği anda tamamen kurumuş ağaçlar, yoğun sis vb. şeyler göreceğini düşünüyordu. Lakin gayet sessiz ve sakin bir ormandı. Doğal bir şekilde etrafta kuşlar uçuşup çekirge sesleri geliyordu.

Gökhan derince dalmışken motor bir anda durdu. Dalgınlığını bir kenara atıp hızlıca motordan atladı. Kız motorun ayaklığını açtıktan sonra anahtarı Gökhan’a uzattı.

“Teşekkür ederim Gökhan… Seni özledim…”

Gökhan hafif bir tebessümle anahtarı alıp cebine attı.

“Fazla uzun zaman olmadı Ayça… Bu son anlarımız bile olabilir. Bilmem kaç sene sonra anca görüşebiliriz.”

Ayça somurtarak yere baktı. Kafalarında ki kaskı çoktan çıkarıp motorun üzerine asmışlardı. İkisi de konuşmadan aralıklı olarak bakışıyorlardı, fakat kimse konuşmak istemiyordu. Ayça biraz bekleyişin ardından sessizliği bozan taraf oldu. Sesinin durgunluğundan anlatmak istedikleri anlaşılıyordu.

“O zaman bu günü iyi değerlendirmeliyiz. Bolca eğlenelim.”

Gökhan tekrardan hafif bir tebessümle kafasını sallayıp arkasını döndü. Tam yürüyecekken kolundan tutulmasıyla durdu.

“Gökhan… Hiç şans yok mu?”

Gökhan yüzünde ki acı tebessüm ile tekrardan arkasını dönüp kıza baktı. Gözleri bunu anlatmak istemese de kaybolan tebessümü bunun en büyük kanıtıydı.

“Hatırladın mı Ayça? Hani sen hasta olmuştun… Doğrusu unuttuğunu zannetmiyorum… Zaten benim nasıl biri olduğumu biliyordun. Fakat ilk kez iki gün boyunca düşünüp acaba hastaneye giderken ona ne götürsem dedim. Sevdiğim birçok arkadaşımdan yardım aldım, daha doğrusu yardım almaya çalıştım. Çünkü daha önce çiçek almak ne onu bile bilmiyordum. Birisi dedi ki” güzel bir bukle yaptır, içine de bitter çikolata koyup götür.” Diğeri dedi ki “Oğlum salak mısın? Yok bir de yüzük götür babasından iste.” En çok aklıma yatan fikir buydu. Çok çılgınca değil mi? İlk işim yüzük almak için karşı mahallede ki Burak Ağabeyin kuyumcu dükkanına gidip yüzük seçmek oldu. Hatta bana “Olum hayatınla oynarsın ne yüzüğü?” dedi. Lakin ben dinlemedim. Güzelinden iki gümüş yüzük alıp çıktım. Birde güzel bir çiçek demeti yaptırdım, bir kutu da çikolata aldım. Çok çocukça değil mi? Sanki Üniversite okudun da kız istiyorsun. Seni de yanımda götürecektim. Fakat hastaneye girmemle birlikte o ağabeyin… o ağabeyin bin bir zorluk çıkarıp içeriye bile girmeme izin vermedi. Ardından baban ve annen geldi. Hiçbir şey diyemeden öylece kaldım. Baban açıkça söyledi ;

“Kızımdan uzak dur! Senin gibi bir serseriye kızımı verecek değilim!!”

Bence haklı adam. Bende olsam benim gibi birine kız vermem. Yani Ayça… bizim iş hayal. Geriye baktığımızda bu güzel hatıralardan başka bir şey kalmayacak. “

Ayça dolan gözleriyle Gökhan’ı dinlerken Gökhan iç cebinden sigara paketini çıkarıp bir sigara da Ayça ya uzattı. Hem kendi sigarasını hem de Ayça’nın sigarasını yakıp paketi tekrardan iç cebine koydu.

“Bu kadar karamsar olma. Bir gün her şey güzel olur ve o gün bir deniz kasabasında oturup gülerek birbirimize anılarımızı anlatırız.”

Ayça kırık bir tebessümle sigarasından derin bir nefes aldı.

“Ne zaman böyle konuşmasını öğrendin.”

Gökhan hafif bir kıkırdama ile kolunu ovarak gözlerini yere dikerek gülümsedi. Kalbinde kırılan kemiklerin sayısını bile unutmuştu. Artık acımıyordu. Belki de böyle konuşmayı oradan öğrenmişti.

” Sosyal medyayı bilirsin… Çok güzel sözler var. Neyse ! Buraya eğlenmeye geldik. Bizi beklemesinler. Yanlarına gidelim.”

Gökhan tekrar arkasını dönerken Enesin sesini duymasıyla kafasını Arabaya çevirdi.

“HADİ AGA!! BURADA BAYA TAŞINACAK ŞEY VAR!! YARDIM ET!”

Gökhan tek laf bile etmeden Sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi. Ardından yavaşça arabaya doğru yürümeye başladı. Ayça arkada kızarmış gözleriyle kolunu ovarken sigarasından son bir duman daha çekip yere attı. Ardından ayağıyla ezip Gökhan’ı izlemeye başladı.

“OLUM BUNLAR NE BÖYLE !! ETİ TOPU BİR GÜN KALICAZ. KİM BU KADAR ŞEY GETİRDİ.”

“TABİ GETİRECEĞİM !! YA YENİ ALDIĞIM BOTLAR KİRLENİRSE NE GİYİNECEĞİM. YA GİYSİM KİRLENİRSE… BAKSANA HER YER PİSLİK VE KİR İÇİNDE!! HER YERDE BÖCEK VAR. ÇOK İĞRENÇLER IYY!!”

Subay tıraşlı, beyaz tenli çocuk bagajda ki her şeyi indirdikten sonra karşısında ki kıza sinirli gözlerle bakıp kaşlarını çattı. Kız umursamaz triplerle çocuğun yüzüne bile bakmıyordu. Gökhan arabanın yanına gelince hemen yanında ki siyah şapka takan çocuğun şapkasına hafifçe vurarak dikkatini çekti.

“Kadir! Yaşıyor muydun oğlum sen ?”

Kadir gülümseyerek Gökhan’a sarılıp tokalaştılar. Hüseyin arabanın tekerleklerini ayağıyla kontrol ederken Oğuz öfkeyle arabanın bagajında ki çantaları indiriyordu. Enes birkaç tane çantayı sırtlayıp kocaman tahta eve doğru yürürken isyan etmeye başladı.

“HADİ ARKADAŞLAR HEP BİRLİKTE TAŞIYIP BİTİRELİM. HADİ!!”

Herkes ikişer çanta alıp kocaman dağ evine doğru yürüdüler. Dağ evinin hemen yanında yol olmadığı için on metre kadar yürüyüp dağ evine ulaşabiliyorlardı. Enes önden giderken Hüseyin telefonunu açıp şebekeyi kontrol etti. Gökhan, Kadir ve Oğuz da aynı anda kontrol etmeye başlamışlardı.

” Bende şebeke yok ! “

“Bende de çekmiyo!! “

“Yoo bende gayet net çekiyo!”

Herkes bir anda kafasını Kadir’e çevirdi. Kimse de sinyal yokken sadece Kadir de vardı. Hüseyin Kadir’in telefon markasına baktığında kendi telefonu onunkinden daha iyiydi. Hatta hatları bile aynıydı. Lakin onda şebeke vardı ve kendinde yoktu. Bu biraz ilginçti. Lakin bazen şans da önemliydi.

Herkes defalarca telefonunu kontrol ederken uzaktan Enes’in çığlığı duyuldu. Herkes bir an afallayıp Enes’ e doğru koşturmaya başladı. Fakat bu çığlığın sebebini herkes Kocaman eve vardığında öğrenmişti.

“OLUM BU NEE!! BİLDİĞİN ŞATO LAN BU !! BURADA KİM YAŞIYORDU?”

Hüseyin derin bir nefes alıp tahtadan yapılma eski dağ evine doğru yürümeye başladı. Üç katlı olmasına rağmen kapladığı alan kocamadı. Eskimiş ve çürümeye başlamış tahtalar biraz ürkütücü görünse de harika görünüşünü bozmuyordu. Tek katlı camları bile hala sapasağlam duruyordu. Biraz tozlanmıştı ama bir tanesi bile kırık değildi. Biraz yapım ile harika bir yer olabilirdi. Lakin kış aylarında bu evde yaşamak imkansız olurdu. Çünkü hem şehre uzaktı hemde kışın bu dağlar da metrelerce kar birikiyordu ama yazın bir haftalık kafa dinlemek için harika olabilirdi. Yada yazın kış gibi yolların kapanma durumu olmadığından istediğin zaman gelip bir gece burada geçirebilirdin. Aynı zamanda burası şehir gibi bunaltıcı ve sıcak değildi. Gayet serin ve rahatlatıcı bir havası vardı. Hüseyin de bunu bilerek buraya gelmek istemişti. Daha doğrusu böyle bir yerin varlığını yeni öğrenmişti ve bu şansı kaçırmak istememişti.

“Dedem yaşıyordu. Tabi ben hatırlamıyorum ama bundan yirmi sene önce bu ormanda kaybolmuş. O günden sonra annem ve babam bir daha buraya gelmemişler. Çünkü dedemin cenazesi hala bulunamamış. Bende buraya gelerek hem dedeme ait bir şeyler bulamak istedim hemde hep beraber eğlenmek istedim. İnşallah güzel bir gün geçiririz dostlarım.”

Enes sırtındaki çantaları yere atarak kafasını kaldırıp evin büyüklüğüne bir kere daha uzunca baktı. Çok güzel görünüyordu. Hemen evin ön cephesinde altı tane tahta pencere görünüyordu. Aynı zamanda dağ evinin kapısı yerden bir metre kadar yüksekteydi. Eve girmek için tahta merdivenlerden çıkıp evin kapısına ulaşılıyordu.

Gökhan Enes’in sırtına bir şaplak vurarak yerde ki çantaları işaret etti. Enes bir anlık dalgınlıktan çıkıp yerde ki çantaları tekrardan sırtına yükleyip merdivenlerden çıkmaya başladı. Serkan bagajda kalmış birkaç yiyecek ve içeceği alıp arkalarından gelirken Seda Serkan’ın elinden birkaç poşet alıp taşımasına yardımcı oldu. Erkekler kızlarında çantalarını taşıdığı için sırtlarına baya ağır yük binmişti. Oğuz bir de poşetleri alacağım derken neredeyse belini incitecekti. Lakin Seda gülümseyen bir yüzle hızlıca elindeki poşetlere asılıp hızlıca Oğuz’un elinden çekmişti. Oğuz, dengesi bozulmasına rağmen çaktırmadan gülümseyerek teşekkür etti. Seda da aynı şekilde ” Rica ederim ” dedikten sonra yavaş yavaş yürüyerek dağ evine doğru yürümeye başladılar. Seda yürürken saçının yarısı yüzünü ve gözünü kapattığı için Oğuz’un kaçamak bakışlarını göremiyordu. Yada Oğuz öyle zannediyordu.

“AAAAAĞĞĞĞĞĞGG!! LANET OLSUN!!”

Kadir hızlıca Enes’in yanına koçmaya başladı. Enes tahta merdivenin içine girmiş ayağını çekerken bir anda çekmesiyle merdivenlerden yuvarlanacak gibi oldu. Lakin Kadir Enes’i sırtından tutup düşmesini engelledi. Bir anda herkes panik yağmıştı. Ev yıllardır kullanılmadığı için tahtaları biraz eskimişti. Bu yüzden dikkatli olmalıydılar.

“Dikkat et olum ne yapıyorsun?”

Enes sırtındaki çantaları çıkarıp merdivenin bir köşesine koydu.

“Sağol aga ya valla çok korktum! Şu merdivenler baya gidik. Sizde dikkat edin.”

Enes ve Gökhan da merdivenlerden yavaş yavaş çıkmaya başladılar. Arkalarından gelen Ayça, Cansu ve Sinem kıkırdayarak gülüşüyorlardı. Enesin yüzü hafiften kızarsa da belli etmemeye çalışarak hızlıca ayağa kalkıp üstünü elleriyle silip tekrardan çantaları yerden aldı. Kızlar merdivenlerden çıkarken onların hemen arkasında konuşmadan yürüyen Seda ve Oğuz vardı. Onların hemen arkasında ise yalnız yürüyen Ayça geliyordu.

Hepsi kapının önünde biriktiğinde Hüseyin gülümseyerek cebindeki anahtarı çıkarıp havaya kaldırdı.

“İŞTE DOSTLARIM BÜYÜK AN GELDİ. MACERAMIZA HAZIR MISINIZ?”

Herkes aynı ağızdan ” EVEEETT !! ” diye bağırdı. Hüseyin yavaşça anahtarı kapı deliğine yerleştirip çevirmeye çalıştı lakin anahtar dönmedi. Hüseyin birkaç kez daha denedikten sonra sinirle anahtara bastırarak açmaya denedi. O kadar bastırıyordu ki anahtar kırılmak üzereydi. Lakin Gökhan yavaşça Hüseyin’in elini tutup çekti.

“Anahtar deliği paslanmış olmalı. Fazla zorlarsan kırılır “

Oğuz evin camına baktı. Bir tane camı açıktı ve bu cam ilk kattaydı. Yerden en fazla iki metre yüksekteydi. Bu camdan girilebilirdi. Oğuz tam konuşacakken ilk Kadir söze atladı.

“Kapıyı kıralım.”

Hüseyin sert çıkarak; “Delimisin oğlum sen!! Akşamda kurtlarla birlikte uyuruz.!! ” dedi.

Kızlar korkuyla “BURADA KURT MU VAR? SEN CİDDİ MİSİN?” derken Oğuz dayanamayıp ;

“İlk katın camı açık, eğer biri beni kaldırırsa camdan girip bir de içeriden açmayı deneyebilirim.” dedi.

Enes kapının deliğine bakıp Oğuz’a döndü.

“Ama içeriden açmaya çalışınca bir fark olacak mı? Sonuçta orası da paslıdır.”

Hüseyin; “Olmazsa hepimiz camdan gireriz” diye atıldı. Bu fikir herkese mantıklı gelmişti. Enes ve Oğuz aşağı inip Enes ellerini birleştirerek Oğuz’u kaldırdı. Oğuz biraz debelenerek camdan içeri kendini attı. Biraz canı yanmıştı. Lakin evin içi canının acımasından daha kötüydü.

Oğuz acıyan kafasını ovarak kalkarken birkaç kere gözlerini kapatıp açarak bulanan gözlerini netleştirmek istedi. Pencere düşündüğünden daha yüksekti. Bu kadar yüksek olabileceğini düşünememişti. Fakat bu yüksekliğe rağmen çokta kötü düşmemişti. En azından kafasını fazla sert vurmamıştı. Yoksa burada bayılıp kalmak isteyeceği en son şey olurdu. Kendisini kurtarmaya çalışarak camdan içeri atlamaya çalışan arkadaşları çoğu ihtimalle üzerine düşer, iyice omurgalarını kırarlardı. Oğuz birkaç kere kafasını sallayıp gözlerini iyice netleştirirken pencerenin dışından gelen bağırışlara kulak vermeye başladı.

“OĞUZ İYİ MİSİN? ÖLMEDİN DEĞİL Mİ?”

Oğuz sert çıkışarak pencereye doğru bağırmaya başladı.

“CANIN HELVA MI ÇEKTİ ? GİT KENDİ ÖLÜNDE YE!!”

Pencerenin dışından gelen Enes’in kahkahaları kendi yüzünü de güldürmeye yetmişti.

“HAHAHHA!! TAMAM ARKADAŞLAR OĞUZ İYİ!! AMA ESPRİ YETENEĞİ HALA KÖTÜ!!”

Pencerenin dışından gelen birkaç kahkaha sesi birbirine karışırken Oğuz kendi kendine söylenerek dışarının yoğun güneş ışığına rağmen dağ evinin loş ışıkla beraber karanlığa gömülmüş hafif ürkütücü ortamına olduğu yerden göz geçirmeye başladı.

“Ürkütücü değil mi? Sakin ol Oğuz! Sen güçlü bir erkeksin. Git ve o kapıyı bul ! “

Oğuz kendine güven aşılarken pencereden gelen diğer bağırışlara tekrardan kulak kabarttı.

“HIZLI OL! AKŞAMA KADAR SENİ BEKLEMEYELİM!! “

Oğuz homurdanarak düştüğü koca odanın içinden çıkmak için az uzağında duran çürümeye yüz tutmuş kahverengi renginden ödünç vererek kararmaya başlamış olan kapıya doğru yürümeye başladı. Derin derin nefes alırken en ufakta seste çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu. Zemine birkaç adım attıktan sonra ayağının altına değen ıslaklık ve üzerine bastığı kaygan şey ile Oğuz’un ayağı kayacak gibi oldu fakat biraz sendelendikten sonra birkaç küfür savurarak gözlerini yere dikti. Yerdeki şeyi göremiyordu fakat ayağının altındaki yumuşak şeyi hissedebiliyordu. Biraz ıslak olması ayağının kaymasına neden olmuştu. Oğuz hafif eğilince ayağının altındaki şeyin hareket ettiğini hissetmesiyle geri çekilmesi bir oldu. Zeminden gelen ciyaklama sesleri içinin ürpermesine neden olmuştu. Oğuz cesaretini toplayarak yere iyice eğilip elini hafif ıslak şeye doğru yöneltti. İstemsizce midesi bulansa da merakına da söz geçiremiyordu. Oğuz eline gelen tüylü şeyi iğrenerek pencereden vuran loş ışığa doğru götürdü. Elinde ki şeyin ne olduğunu görünce midesi iyice kalkmaya başladı. Bir anda elindeki şeyi yere fırlattı.

“Iyyğğ ! Bu fareyi ben mi böyle ezdim? Bağırsakları bedeninden çıkmış. İğrenç bir yermiş lan burası!”

Oğuz yerdeki hala hayatta olan fareyi incelemeye başladı. Gri renkte pisliğe bulanmış farenin kalp atışlarını hala görebiliyordu. Göğsü boydan boya yarılmış gibiydi. Fakat ayağını bastığı anda iç organları patlamış olabilir miydi? Koca fare ayağının altında ne işi vardı? Daha doğrusu neden kaçmamıştı? Böyle hayvanların iç güdüsel davranmaz mıydı? Oğuz hafif iğrenerek hafifte acıyarak fareye baktıktan sonra yavaşça ayağa kalktı. Fareden özür diler gibi buruşan yüzüyle kafasını salladıktan sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Fakat arkasından gelen fare ciyaklaması ile birden arkasını döndü. Hızlıca gözlerini yere dikti fakat fare yerinde değildi. Sadece odanın diğer karanlık tarafına doğru ince bir çizgi halinde kan izleri ve iç organ parçaları vardı. Hatta bunlardan bir tanesi de yere düşmüş ufak bir karaciğere benzeyen organdı. Oğuz iyice hızlanan kalbine söz geçiremeden gözlerini karalığa dikti. Karanlığın içindeki yuvarlak iki iri parlak kırmızı gördüğü anda bir anda kurşun kapıya koşturmaya başladı. Önündeki tahta kapıyı kıracak gibi açarken arkasına bile bakmadan küçük koridoru duvarlara çarparak koşturuyordu. Hemen ayağının dibinde hissettiği nemli nefesi düşünmeden koştururken sırtında bir el hissetti. Oğuz eli hissettiği anda sağındaki açık kapıya neredeyse balıklama atlamıştı. Yerde zikzaklar çizer gibi sürterek bir anda ellerinden de destek alarak hemen önünde duran Koca tahta kapıya bir hızla yöneldi. Kapının altındaki küçük aralıktan arkadaşlarının ayaklarının gölgelerini görebiliyordu. Oğuz daha kapıya varmadan elini cebine atıp bir hızla küçük anahtarı çıkardı. Anahtarı kapının deliğine sokmasıyla ensesinde oluşan soğuk buharı hissetmesi bir oldu. Daha çok soğuk ve nemliydi. Oğuz bir an bütün gücüyle anahtarı çevirip kırılacak düzeye getirdi. Lakin paslı anahtar deliği bir an dönmüştü ve Oğuz çığlık atarak kendini kapıdan dışarı attı. Kapının hemen dibinde olan Gökhan iki eliyle Oğuz’u kavrayıp tuttu. Oğuz Gökhan’ı görmesine hala Gökhan’ın kollarından kurtulup kaçmaya uğraşıyordu.

“BIRAK BENİ O ARKAMDA!!”

“OĞUZ!! SAKİN OL!! KİMSE ARKANDA DEĞİL!!”

Oğuz ciğerlerini patlayacak gibi derin derin nefes alıp verirken gözlerini titreyerek arkasına çevirdi. Neredeyse yerinden fırlayacak gözleri ile kapıya baktıktan sonra inanamamış gibi bütün çevreyi gözleriyle taradı. Her şey gayet normaldi ve herkes korkmuş gözlerle Oğuz’a bakıp gözlerini ondan ayırmıyorlardı.

” Şe-şey o- orada şey vardı. Şey vardı. Onu görmediniz mi ? Kimse görmedi mi ? “

Enes bir kahkaha savurarak Oğuz’un sırtına bir şaplak indirdi.

“HAHAHAHHAHH !! ARKADAŞ HAYALET GÖRMÜŞ GENÇLER!! ÜZERİNE GELMEYİN!! DUR BEN BİR İÇERİYİ KONTROL EDEYİM .”

Enes güç gösterisi yapar gibi içeri girip yavaşça kapıyı kapattı. Oğuz korkuyla Enes’in arkasından bağırmasına rağmen Enes çoktan içeri girip kapıyı kapatmıştı.

“ENES YAPMA!! APTAL!!”

Oğuz Enes’in arkasından bağırdığı anda içeriden bir çığlık koptu. Herkes bir an geriye doğru adım atarken Enes’in yardım çığlıkları kulaklarını sağır edecek kadar yükseldi Gökhan bir an içeri doğru atılmak için koşturdu.

” AGGĞĞĞĞ!! YARDIM EDİN… KÖTÜ HAYALET DUDAĞIMDAN ÖPTÜ!!”

Gökhan bir an duraksayıp gülerek sırtını kapının yanındaki tahta duvara yasladı.

“Aşağılık herif bunu yapacağını tahmin etmeliydim.”

Enes kapıdan çıkıp öpücükler atarak Oğuz’a doğru koşturmaya başladı.

“KÖTÜ HAYALETTEN KAÇMA KORKAK! SENİ ÖPECEĞİM!!”

Oğuz Enes’in kendisine doğru gelen yüzünü bir eliyle tutarak iteledi.

“Çok komiksin!! Aptal!”

Hüseyin yerdeki çantalardan ikisini alarak Enes’e kapıyı gösterdi.

“Hayaletlerden hoşlananlar önden buyursun… Enes Bey!”

Enes iki çantayı sırtladıktan sonra burnunu havaya kaldırıp kız taklidi yaparak;

“Benimki platonik tamam mı?” diyerek içeri girdi. Ardından Gökhan da yerdeki iki sırt çantasını alarak kapıya doğru yürürken Oğuz’un omzuna elini koyup;

“Hadi girelim” dedi. Oğuz derin bir nefes alıp yerdeki iki çantayı hızlıca kavrayarak sırtına attı. Hemen arkalarındaki beş kız kahkaha atarak Oğuz’un arkasında yürüyorlardı. Oğuz’un canı bu duruma biraz sıkılsa da belli etmemeye çalışarak kapıdan içeri girdi. Fakat kapıdan girdiği anda bedeninin titremesini durduramamıştı. Bu evdeki kötü şeyi yalnızca kendisi mi hissediyordu? Yoksa diğerleri de rezil olmamak için mi böyle davranıyordu.

Sinem yanındaki Cansu’ya dönerek.

“Fazla karanlık değil mi? Dedi. Görünüşe göre herkes eğlense de rahatsız olmadıkları gerçeğini değiştiremezdi. Sadece belli etmemeye çalışıyorlardı. Çünkü Oğuz’un yaptığı şey kendilerini korkutsa da biraz da olsa dalga geçme durumu olmuştu. Birde Enes’in kaba şakaları iyice Oğuz’u yerin dibine sokmuştu. Bu duruma gelmek istemiyorlardı. Oğuz adımlarını hızlandırarak hemen önünde yürüyen Kadir’in yanına yaklaştı. Kadir gayet sakin bir şekilde Gökhan’ın arkasında yürüyerek ince ve uzun koridoru takip ediyordu.

“Kadir!”

Kadir hızlıca kafasını çevirip arkasına döndü. Oğuz’un hemen arkasında olduğunu yeni fark etmişti. Biraz dalgın bir şekilde yürüdüğünden sadece yolu takip ediyordu.

“Efendim Oğuz.”

Oğuz derin bir yutkunuşla birlikte boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.

“Sende görmedin değil mi?”

Kadir kafasını sallamakla yetindi. Oğuz’a gayet normal bir bakış atmıştı. Onla ne dalga geçiyordu ne de küçümsüyordu. Gayet sakindi. Oğuz anlıyorum der gibi kafasını sallayıp Kadiri takip etmeye devam etti. Hüseyin koridorun sonundaki çürümüş tahta kapıyı açınca geniş bir salona çıktılar. Enes hızlıca koşup sırtındaki çantaları önündeki eskimiş ve tozlanmış tahtadan oyularak sünger ve bez ile kaplanmış L koltuğun üzerine atıp koltuğa çantalar gibi kendini de koltuğun üzerine attı. Uzunca gerindikten sonra kafasını geriye yaslayarak ;

“Ohh! Ev gibisi yok” dedi. Koltuğun üzerinde ki tozu hiçte umursuyor gibi görünmüyordu. Hüseyin ve Gökhan da sırtlarında ki çantaları yere indirip koltuğa kuruldular. Uzun yolculuk herkesi yormuştu.

Korku HikayeleriDehşet Hikayeleri – Yazar: Gökhan KARAKELEŞ

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 5 Ortalaması: 5]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

5 Yorum

  1. Doğum gününüzü geçde olsa kutlamak isteriz. Herşeyin hayat boyu gönlünüzce olmasını temenni eder, sevdiklerinizle sağlıklı, mutlu uzun ömürler dileriz.

    1. Yine çok güzel bir hikaye. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu arada iyi ki doğdun Gökhan kardeşim. Yeni yaşında sana mutluluk ve huzur diliyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı