Skip to main content

Derman

Derman

Kapat gözlerini, görme!

Sorun görüntüde değil. Karanlık gözlerimi kapatmasam da sarmış beni. Yine de yumuyorum gözlerimi, daha sıkı, şakaklarıma ağrı saplanıncaya kadar. Derman değil, yine de görüyorum. Sesler tarif ediyor yaşananları, kafamın içinde beliriyor imgeler, en kaliteli televizyondan izlesem bu kadar net göremem.

Homurtular, küfürler, isyan eden çığlıklar, ciğerini patlatırcasına bağıran bebek… Babam, annem, kardeşim… Ailem.

On dört yaşımdayım, ne yapabilirim ki? Haftada bir kaç kere, bazen gün aşırı kafamda yaşananları resmetmekten başka ne yapabilirim? Gözlerimi yumuyorum her seferinde, şakalarıma ağrı saplanana kadar. Derman değil, olmayacak da, biliyorum. Ne yapabilirim ki? On dört yaşımdayım.

Kaç sabah yalvardım anneme, gecelerden kalma göz yaşlarını dökerken o. Alma eve dedim, nerede söndürdüyse mumu, orada çıkarsın marazını. Biz gidelim ya da bundan beteri olsa olsa cehennemin dibidir. Geceden göz yaşı kalsa da, kelime kalmamış. Susar, ne beni ne kendisini teselli edebilecek hayaller bile kurmaz.

Hatırlıyorum, gitmiştik birkaç kez. Annem ve ben. Daha kardeşim doğmadan önce. Hep kısa kalmıştı gidişler, çok uzaklaşamadan dönmüştük, baba evime, eziyethaneme. Babamın tövbeleri, yetmedikleri yerde üstü kapalı tehditleri, haberlerde çıkan cinayetlerin annemin bilinç altına mesajları.

Gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti daha işlenmesin sayın seyirciler.

Neleri var, diyenler. En azından babamın dayağı yokmuş. İçip içip evde maraz çıkarması katlanılabilir bir şey sanki. Saat geçse ve hala dışarıdaysa eğer, olacakları bilmenin gerginliği nedir bilmiyorlar. Sanki işkence sadece vücutla alakalı bir kavram. Tedirginlikle geçen dakika sayımına bir de acaba bu sefer gelmeyecek mi, başına bir şey mi geldi yoksa, endişesi. Yatağın içinde, karanlıkta, sessizce, zaman kavramını yitirerek beklemekten büyük işkence mi var? Beklenen de kurtuluş değil, sadece maraz.

Son gidişimiz, diğerlerine nazaran daha uzundu. On yaşında var yoktum. Annem bir temizlik işi bulmuş, kimseye yük olmama felsefesini hayata geçirmişti. Bir süre dedemin evinde, sonra kendi evimizde kalmıştık. Babam, tövbeler ve tehditler kafi gelmediğinde, uzaklaştırma almasına vesile olacak bir ziyaret gerçekleştirmişti evimize. Hiç bitmemesini dilediğim bir, sayılı günlük bir cezaydı. Gün doldu, babam geldi, sensiz olamam cümleleriyle. “Ayırma beni oğlumdan Aysel! Yaşayamam” Mutfakta içilen kahveler, tüm evi dolduran yeminlerle gelen barışılma riski. Kapı dibinde konuşmalarını dinlediğimi hatırlıyorum, bir de bu dönüşün bir daha gidişi olmayacağını hissettiğimi.

Barele isabet ettirilemeyen anahtarın çıkardığı o tanıdık metal sesle gelen anlık bir rahatlama olur. En azından bir yerlerde kafasında kırmadılar, kazaya belaya uğramadan eve gelebildi, diye düşünülür. Birazdan ölmediğine pişman edecektir. Bir kaç denemede anahtarı deliğe sokar, kapıyı açar. Sonra sert bir kapı çarpma sesi, uyuyor olsa bile insanı uyandırır. Gürültü çıkarmak içinmiş gibi atılan adımların seslerine duvara toslayan beden sesi eklenir. Önce benim odamın kapısını açar, baskın verir gibi. Yetmez, ışığı da açar. Karanlığa alışmış gözlerim yanar. “Uyumadın mı bok soyu” der. Sallana sallana üzerime gelir, kafasını kafama yaklaştırıp yüzüme tükürme sesi çıkarır. Bunu yaptığında yüzüm nemlenir. Annem hemen gelir yanımıza, beni ondan korumaya. “Rahat bırak çocuğu” diye diye çekiştirir babamı. Abartılı el kol hareketleri yapar babam, “sen doldurdun bunu bana” anneme çıkışır. “Al başına çal oğlunu, bana kendi oğlum yeter”

Birkaç yıl önce, o mutfağın kapısında sadece durup dinlemedim. Babam, “erkek çocuğu babasız büyümesin, bak benim babam erkenden öldü, çok çektim baba hasretini, sen bilemezsin” edebiyatına başladığında, nereden geldiğini anlayamadığım bir cesaretle daldım mutfağa. “İstemem ben baba, anne dönmeyelim bu adamın yanına” diye yaygara kopardım. Annem kolları arasına sardı beni, “baban oğlum o senin konuşma böyle” diye iknaya etmeye çalıştı. Bir an şüphe ettim kendimden, sonra babamın gözlerindeki kini gördüm, her sarhoşluğunda tekrar tekrar göreceğim o kini ilk defa o mutfakta gördüm.

Barıştılar. Bir süre gerçekten içmedi babam, düzenli de bir iş tutturdu, biraz rahat yüzü gördük. Sonra kardeşimin müjdesini aldık. Doğdu, oğlandı, babam havalara uçtu. O kadar ki, içmeden kutlamak olmazdı. Üç yıl önceydi, sadece bir gece içindi, kaliteli bir içkiydi. Tüm şişeyi içti ve sonunda “artık oğlum var” dedi. Beni mutfaktaki o anda sildiğini o zaman anladım.

Babam çıkardığı gürültüden uyanmış olan oğluna doğru gider. Annem de odamın ışığını kapatır, sonra babamın peşinden. Nemli suratımı bile silmeden sımsıkı yumarım gözlerimi. Asıl kapanmasını istediğim kulaklarımken.

Babamım şalap şulap öpme seslerine kardeşimin artan yaygarası eklenir. Babam çocuğu kucaklayıp almak ister, annem engel olmaya çalışır. Yakın temas halinde, annem içki kokusuna karımış ucuz parfümün kokusunu alır. “Yine mi” temalı senfonisine başlar. Kızgınlığın, üzüntünün, bıkmışlığın, isyanın, perişanlığın, aldatılmışlığın her melodilerinde çıkar sesi. Bu sırada bırakmıştır babamı, odanın bir köşesinde hem dövünür, hem de ağlar. Çok ağlar.

Babam umursamaz, ayı yavrusunu severken öldürür misali, oğlunun canını yakar. Bir yerde fark edip çocuğu yatağına geri koyar. Anneme döner. Dövmez, sarılır ama bu sarılma en şiddetli yumruktan daha acıdır. Kendince cilveleşme yöntemi bu babamın. Kolları ile saracak kadınını ve teslim alacak. Annem teslim olmaz. Bu sefer başlar babam, pavyon kadınını anlatmaya, “sen de kadın mısın zaten, kurtulucam senden” tiradına.

Hemen hemen her gece, kaçınılmaz döngü bu.

Bu gece değil.

Şakaklarım ağrıyana kadar yumarım gözlerimi, yine de derman olmaz. Sesler gelir kulaklarıma, imgeler belirir kafamda, görüntü akarken, ben anneme yarın sabah söyleyeceklerimi düşünürüm. Annemin tepkisini hatırlar, olmadı çeker giderim derim. Her seferinde inanarak kendime “gideceğim” derim. O zaman kapar uyku beni, alır götürür.

Sabah olur, babam gizli bir mahcubiyetle oturur kahvaltı sofrasına. Bazen daha erken kalkar, markete gideyim diye ister, bazen o tren kaçar, yol parası der, bazen işsizdir, kahve de iki çay içeyim der, bir şeyler yapar ama ne yapar eder, alır annemden para. Bana okul harçlığı, kardeşime mama parası olarak ayrılan para bu. Annemin hanesine yazılmış bir yenilgi daha, bize de aç kalınacak bir gündür.

Bu gece değil.

Kalktım yataktan. On dört yaşımdayım daha… Kurtuluş arıyorum. Kendimi, annemi, kardeşimi kurtarmalıyım. Ailemi, fazlalığından kurtarmalıyım. Çıkıyorum odandan sessizce, dış kapıya yöneliyorum. Gideceğim, on dört yaşımda evden kaçacağım. Üç gün dayanamam sokakta, biliyorum. En iyi ihtimal, polis bulur beni, geri getirir eve, bir süre, sayısı belli olmayan sayılı gün kadar huzur gelir eve. Sonra daha beter olur. Belki ölürüm, annemin canına tak der, kardeşimin babasız da olsa, zor da olsa büyüyeceğini anlar. Onu kurtarabilmek için kurtulur babamdan.

Dış kapıyı açıyorum ama korkuyorum. Adım atacak cesareti bulamıyorum kendimde. Oysa o gün, o mutfağa dalabilmiştim. Bir adıma bakar, bir anlık cesarete bakar her şey. Yenilgi haneme bir sayı daha yazıyorum. Kapıyı kapatıp sessizce odama gidiyorum, yatağa yatıyorum. “Belki anneme bu gece yaşadıklarımı anlatır, babamdan ayrılmazsan kendimi öldürürüm derim yarın” diye düşünürken, uyku beni alıryor.

Bu sabah aynı değil. Ölüm fikri kafamın içini kemiriyor, kemirdikçe evriliyor. Okuldan eve dönerken, çantam normalde olduğundan daha ağır. Yol kenarında buldum, eve kadar taşıdım.

Babam gece evdeydi, ertesi gece de, sonraki gece de. Eve erken geldi, kardeşimle oyun oynadı, bana ilgisiz ama sıradan bir baba gibi davrandı, erkenden uyudu. Tam bir ay, olaysız geçti. Her gece uykuya dalmadan önce, yatağımın altındaki dermanımı düşünerek uyudum. Her gece planımı gözden geçirdim. Her gece, bu gece de o gece değil, belki hiç gelmez diye kendimi avuttum. İçmediği her gece biraz daha az düşünür oldum. Neredeyse unuttum.
Ve sonunda babam saatlice eve gelmedi. Vakti geldiğinde odama çekildim. Yatağa girmeden, kapı eşiğinde bekledim. Zaman neredeyse durdu. Yavaş yavaş aktı ve sonunda annem ışıkları kapatıp, uykusuz gecesine devam etmek için yatağına gitti. Bekledim. Yeterince beklediğimi düşününce, yatağımın altına uzandım. En dip köşede olanı aldım. Daha da yavaş, daha da sessizce odamın kapısını açtım. Sonra dış kapıyı açtım. Adım atacak cesareti bulmakta zorlanmadım. Merdivenlerden aşağı inmedim, birkaç basamak yukarı çıkıp duvar dibine sotelendim.

Endişeyle değil, heyecanla bekledim babamı. Ne kadar geçti farkında değildim, neredeyse uyku beni ele geçirecekti sadece onun farkındaydım. Hatta biraz daldım, teslimiyete çeyrek kala, katımızdaki lamba yandı. Neredeyse bir korku çığlığının eşlik edeceği irkilmeyle kendime geldim. Dermanımı sıkı sıkı tutup kalktım. Sırtımı içine girmek ister gibi duvara yasladım. Nefes dahi almadan, tanıdık, gürültülü adımları dinledim. Yaklaşmalarını bekledim. Lamba zaman aşımına uğrayıp söndü. Bir homurtu duydum. Yakındı. Sonra o metal ses geldi. Dikkat kesildim, karanlığın içindeki insan şeklindeki karaltıya odaklandım. Karanlıkta bir iki kere şansını denedi. Tam ben de kendi şansımı deneyecekken, bana doğru döndü. Şoklanmış gibi kala kaldım. Elini göremediğim bir yere uzattı. Vavienden tık sesi ve lambadan ışık geldi. Göz göze geldik, şoklanma sırası ondaydı.

Sadece on dört yaşımdaydım. O ise hem şaşkın hem de sarhoştu. Dermanı mı, yani yol kenarında bulduğum en sert ve büyük taşı kafasına geçirdim. Tok bir çarpma sesi çıktı. Babam ah bile diyemedi, biraz inlediyse de ben duymadım. Düşmedi, bayılmadı ama ne olduğunu anlayamayacak kadar sersemledi. İki eliyle acıyan kafasını tutmaya çalıştı. Bir an duraksadım. İkinci darbeden önce, hasmımın çaresizliği merhamet duydum. Vurduğum yer kanamaya başlamıştı. Görmek istemedim. Gözlerimi kapadım. Şakakla… Dermansız gecelerin içime ektiği kin filiz verdi, ikinci darbeyi gözlerim kapalıyken indirdim kafasına. Ayaklarımın dibine serildi bedeni. Gözlerimi açıp eserime baktım. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne korku, ne acı, ne merhamet, ne korku ne de pişmanlık…

Eğilip hala ellerinde tuttuğu anahtarı aldım. Evin kapısını sessizce açtım. Bedeni merdivenlerden aşağı yuvarlayıp eve girdim. Kapıyı yavaşça kapattım ve hemen odama girdim. Taşı aldığım yere, yatağımın altındaki en dip köşeye koydum. Annemin odasına gittim, uyandırıp “apartmandan sesler geldi, babam merdivenlerden düştü” diyecektim. Annemi gözleri açık buldum. Sözleri söyledim, kalkıp bakmaya gitti. Gözlerinden ne olduğunu bilip bilmediğini okuyamadım.

Bu konuda asla konuşmadık.

Ahmet Cenker Yaman

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 2]

One thought to “Derman”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir