Skip to main content

Hemşir

Hemşir

“Ağır siklet boks şampiyonları bile sert bir yumruktan sonra ringin zeminini öpüyorlar” diyor. “Tarih derslerinde, bize ulu komutanlar olarak öğretilen adamların her biri, en az bir kere savaş alanında pantolonlarına kahverengi bir şeyler doldurmuştur. Eteklerinden aşağı salmış da olabilirler, döneme göre değişir.”

Plastik kaşığı ile meyveli yoğurdunu yerken söylüyor bunları. Mümkün olduğunca yavaş yiyor, her lokmanın tadına vara vara. Tüm dikkatini meyveli yoğurda vermiş gibi görünüyor. Konuşurken bana bakmıyor bile. Onu gören biri, benimle değil, meyveli yoğurt ile konuştuğuna yemin edebilir.

Sandalyeye oturmamış, daha çok yayılmış. Bir kaç santim daha ucuna kayarsa sandalyeden aşağıya düşer. Yere basan tek ayağını kaldırırsa da yer çekimine yenik düşer. Denge sağlamak için kullanmadığı bacağı diğer bacağının üzerinde. Boşta kalan ayağını sallıyor. Bu yayılış onda kalp atışı kadar, nefes almak kadar doğal görünüyor. Bense kazık yutmuş gibi dik oturuyorum. Kollarım memelerimin üzerinde birbirine bağlı duruyor. Sakladığım şey memelerim değil.

“Neredeyse her gün birilerinin öldüğünü görüyorsun. Daha kötüsü, her gün yakınları ölmek üzere olan ya da zaten biraz önce ölmüş olan insanları görüyorsun. Sana soru sorduklarında onlara cevap veriyorsun. ‘Doktor bey hastanızla ilgileniyor, birazdan size hastanın durumu hakkında açıklama yapacaktır.’ Belki ağızları bir süre için susturur ama gözlerdeki soruları silmekten çok uzak. Soru soran, cevap bekleyen gözlere bakmak zayıf birinin yapabileceği bir şey değil. Seni o gözlere bakarken gördüm. Pek çok meslektaşımız o gözlere bakamaz bile. Bakanlar da, artık diğerlerini umursamayacak kadar katılaşmış durumdalar. Ölenlerin ardından “ex” oldu diye bahsederler. Ölümü mesleğin bir parçası olarak gören, çoğu güzel kızlar olan meslekdaşlarımız. Ölüm meleğinin uzaktan kuzenleri, ölüm öncesi melekleri.”

Böyle uzun uzun nutuk atan kişi Hemşir. Tabii ki bu onun lakabı ama bu hastanedeki çoğu kişi onun gerçek adını çoktan unuttu. Diğer erkekler bu saçma kelimeden nefret etse de, o… o farklı biri. “Müdüre kadar saçma bir kelime” der. “Beni eğlendiren kısmı, bu kelimenin kadınlardan erkeklere türetilmeye çalışılmış olması. Tüm diğer mesleklerin aksine.” Daha sonra Türkçede kelimelere cinsiyete göre çekimleme yapılmadığını uzun uzun anlatmaya başlar. Kimin ne kadar dinlediğini önemsemeden.

Bir yıl kadar önce, gene böyle bir serin bahar gecesinde tanıştık Hemşir’le. Bu hastanede daha yeniydi. Bir çay molası için kafeteryanın bahçesinde otururken yanıma geldi. “Eğer beyin frekanslarımız renkli olsalardı, dünyanın, belki de evrenin en renkli yeri hastanelerin bahçeleri olurdu. İnsanların duyguları, düşünceleri saniyeler içerisinde en zıt yerlere gidip geliyor. Harika bir palet burası” dedi. Şaşkın şaşkın yüzüne baktım. “Ben Umut ama insanlar genelde Hemşir demeyi tercih ediyorlar.” Ona kendi adımı söyledim, el sıkışmak için elimi uzattım. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Tenimde yumuşak temasını hissettim. Gözlerime baktı “memnun oldum Burçak” dedi. Göğüs kafesimin tam ortasından sıcak bir şeyler geçti. Bıraktığı zaman elim kendi serbest düşüşünü yaptı. “Artık tanıştığımıza göre, az önceki tespitimi övebilirsin.” dedi.

“Ama” diyor, kafasını yoğurttan kaldırıp bana bakarak. “Bu ölüm meleği kuzenleri, hatta Nightingale Bacı’nın kendisi bile babasının bir sedye üzerinde yoğun bakıma girdiğini görse, olduğu yere düşüp bayılabilirdi.” “Hemşire bacı demek ya zaten. Ona göndermeli şaka yaptım. Nezaketen güleydin bari” diyor. Bir tebessüm bahşediyorum. Kafamın içinde tüm fikirler geçit töreni yaparken verebileceğim tek tepki bu galiba.

Beni teselli etmek için konuşmuyor. Öyle olsa diğer tüm arkadaşlarım gibi babamın iyi olacağını, bunu da atlatacağını, güçlü bir adam olduğunu söylerdi. Babamı hiç tanımayanlar bile bu kalıpların çevresinde kurdular cümlelerini. Sonra “ailede kalp hastalığı var mıydı?” diye sordular. Hastanelerde çalışan tüm personelin korkulu rüyası benim için gerçek oldu. Acil kapısına götürülen o sedyede babamın yüzünü gördüm. Sonra diz bağlarımın çözüldüğünü hatırlıyorum. Gözümü açtığımda sedyede yatan bendim. Başımda annem ve teyzem vardı. Babam ise yoğun bakımdaydı. İnsanları can teslim ederken gördüğüm yerde.

Tüm o fikirler arasında, tek bir soru öne çıkıyor. Sormaya korktuğum soru. “Babam ölecek mi?” Bu sadece kendi kendime sorduğum bir soru değil. Bir kaç saat önce hastahanemizin kalp ve damar hastalıkları uzmanı Timur Kaçar’a da sorduğum bir soru. “Hayır canım olmayacak öyle bir şey” dedi. Ellerimi tuttu, yanağıma bir buse kondurdu. Elinden geldiğince sıcak ve merhametli. Ben bir hasta yakını olarak soru sordum, o ise sevgilisine cevap verdi.

“Soruyu sormazsan cevap vermeyeceğim” diyor. Sanki ne düşündüğümü, ne hissettiğimi biliyor. “Sor da ikimiz de bu rahatsız edici gerilimden kurtulalım.” Her ne kadar kalp krizleri konusunda uzman olan kişi erkek arkadaşım da olsa, ölüm vakti konusunda asıl uzmanımız Hemşir’dir. Eğer insanlara havalı takma isimler takılan bir dünyada yaşasaydık onun takma adı “ölüm bilen, vakit bilen” gibi bir şey olurdu. Ona bunu nasıl bildiğini sorarsanız, size renklerden bahseder. Ölecek insanların farklı bir rengi olduğunu, yeterince dikkatli bakan her gözün bunu göreceğini söyler. Haklı olmalı. Çünkü şimdiye kadar hiç yanıldığı olmadı.

Soruyu sormak için uç uca ekleyip ağzımdan çıkardığım her seste gözlerim doluyor. Pişmanlık bırakıyor. Sesim o kadar cılız ki, kendim bile duymakta zorlanıyorum. Kaskatı olmak dedikleri buymuş. “Gevşe biraz” diyor. Cevabı zaten bildiğimi söylüyor. “Ölecek değil mi” diyebiliyorum. “Evet” diyor. Evet mi? “yani” diye ekliyor hemen “hepimiz bir gün öleceğiz ama babasının yarın öleceğini tahmin ettiğim bir arkadaşımın yanında bacak bacak üstüne atıp meyveli yoğur yiyecek kadar da kalpsizleşmedim daha.”

Ah benim tatlı Hemşir’im. O kadar aptal, o kadar komik görünüyor ki, gülesim geliyor. Hem ona hem cevabına gülüyorum. Bir insanın suratına karşı kahkaha atarken, sanki gizlemek ister gibi ağzımızı kapatırız ya, işte ben de birbirine bağlı kollarımı açıp, ellerimi ağzıma götürüyorum. Karşılıklı oturduğumuz süre boyunca ondan gizlediğim şeyi sergiliyorum.

Suratındaki aptal ifade siliniyor. Gülümsemeye çalışıyor ama kendini buna zorladığı belli oluyor. “Hemşir sen dünyanın en doğal adamısın, yapmacık olunca kendini ele veriyorsun” diye geçiriyorum içimden. Neden yapmacıklaştığını bile düşünmeden. “Reddedilemeyecek bir teklif olmuş” diyor. Anlamıyorum. Sonra Hemşir’in gözlerini diktiği yüzüğümü hatırlıyorum. Kocaman bir tek taşı olan yüzüğü. Az önceki kahkahanın izi bari kalsaydı. Hemşir kadar sahte gülümsüyorum artık. “Öyle oldu” diyorum. Parmağımdaki yüzüğe bakıyorum.

Asla açıkça söylemedi ama asla gizlemedi.

Eğer otuzuna yaklaşan bir kadın olmasaydım, o ilk geçliğin cesareti olsaydı… Bir eğlence trenine binmek kadar korkutucu ve zevkli olurdu. Aklı uçuran bir tur. Aynı zamanda hiç bir yere varmayan bir tur. Başladığı yerde biter, aklımda sadece ne kadar eğlendim kalırdı.

Hemşir kocaman gözleri ile size tatlı tatlı bakan bir sokak köpeği yavrusu olur. Tasma takıp yanınız da park park dolaştırabileceğiniz, insanları size imrendirecek bir saf kan değil.

“Tebrik ederim.” diyor. Hiç içten gelen bir tebrik değil bu. “Büyük balığı sonunda kafeslediğin anlamına geliyor bu. Hayatın önemli dönemeçlerinden birinden daha döneceksin.”

Sesi gergin mi?

“Yani, tam olarak böyle ifade etmeyecek olsam da haklısın” diyorum.

“Tam olarak anlamı bu. Sanırım olması gereken de bu. Üniversite okumak, öğrenci değişim programı ile bir süre yurt dışında okumak, bu arada mümkünse ufak bir Doğu Avrupa turu atmak gibi bir şey bu. İlk maaşınla maaşın iki katı bir cep telefonu almak gibi. Lisede melankolik bir platonik aşk yaşamak. Sanırsam iyi adamla evlenmek de bu yazısız kuralların içinde bir yerde. Sonra iki çocuk doğurmak ve belki bir kaç kaçamak mı olacak?”

Beni suçluyor mu?

“Hayır” diyorum. Sakin kalmaya çalışarak. “İnsanlar birbirini sever ve bazıları sonunda evlenir bazıları ayrılır. Sen de biraz büyüyünce anlarsın bunları.”

O son cümle ağzımdan çıkmasa mıydı?

“Belki bir gün büyürüm” diyor.

Rahatsız edici bir sessizlik başlıyor sonra. Babamı düşünüyorum. İçeride, yoğun bakımda canı ile cebelleşen babamı. O zaman Hemşir’in kalbini kırmış olmak çok saçma geliyor. Üç günlük dünya da kimseyi kırmaya gerek yok. Yok da, bazen tutamıyor insan dilini. Hemşir’e bakıyorum, dirseklerini masaya dayamış, kafasını ellerinin arasına almış. Uykulu gözlerle bana bakıyor. Ne düşünüyor? Keşke ben de onun düşündüklerini bilebilseydim. Belki de bilmemek daha iyidir.

Annemi teyzemle birlikte eve yollamak için o uğraştı. Burada yapabilecekleri bir şey olmadığını, evde dinlenmelerini söyledi. “Eşinize ben bakarım, kızınız kadar olmasa da, erkek olsam da ben de iyi bir hemşireyim “dedi. Durmadan ağlayan, babamın yaşındayken ölen dedemden bahseden amcamı da o sakinleştirdi. Onu evine göndermeyi başaramadı gerçi. Amcam hala otoparkta duran arabasının içinde olmalı. Abisinin yanından ayrılamazmış. Timur geldiğinde bizi yalnız bırakıp babama bakmaya gitti. Şimdi uykusu gözlerinden okunurken yanımda olan sadece o. Elini tutmak istiyorum ama yapamıyorum. “İstersen git artık evine” diyorum. “Ben de gider hemşire odasına kıvrılırım biraz.”

“Önce bir şey sormalıyım” diyor. Sesi son derece çekingen. Hayır diye haykırmak istiyorum. Şimdiye kadar yapmadın, şimdi de yapma. Söyleme bir şey. “ama nasıl diyeceğimi bilmiyorum. Söylemeli miyim onu da bilmiyorum.”

“Söyleme istersen, bazı şeyler söylenmemeli”

“Haklısın ama bu onlardan biri değil” diyor. Tamam Hemşir, babam canı ile uğraşırken, evlenme teklif edilmesi yetmedi, bir de aşk itirafı gelsin, sonra da sana en ihtiyaç duyduğum zamanda aramızdaki ilişki tuhaf bir hal alsın. Tebrik ederim, harika za…

“Sezen kim?” diye soruyor. Soru bu muydu? “Ne Sezen’i be”

“Sezen işte Sezen, tanıyor musun Sezen diye birini.” diyor. Aklıma ilk gelen Timur ve Sezen diye bir kahpe hakkında bir şeyler bildiği oluyor. Önce kendi fikrime hayır diyorum, sonra sesli olarak Hemşir’e “hayır” diyorum. İki “hayır”ı da sesli söylemiş olabilirim. “Tanımıyorum öyle birini? Kim o?”

“Ben de bilmiyorum ama babanı gördüğümden beri merak içerisindeyim. Önce Anlamsızca sesler çıkarıyor sandım, sonra sürekli aynı şeyi tekrarladığını fark ettim. Baban orada bilinçsiz yatarken sayıklıyordu. Kulağımı ve dikkatimi ona verdim. Söylediği buydu işte. Sezen.”

İlk aklıma gelen “bunu mu söyleyecektin” oluyor. Babamın hiç tanımadığım bir kadının adını sayılmasının ne anlama gelebileceğini sonradan akıl ediyorum. Metres? Babamın gizli sevgilisi. İş yerinde sabahlamalar, çok çalışıyor pozları. Daha önce nasıl oldu da düşünemedim bunu. Belki kalp krizi de o şıllıkla… Of hayır yaaa, anneme bunu yapamaz. Sessizce ağlayan annemin görüntüsü beliriyor gözümün önünde. Daha bir kaç saat önce, kocasını, sevgili kocasını kaybetmenin korkusu ile sarsılan, içten içe ağlayan kadın. Ağlamasını bana göstermek istemeyen, güçlü durmaya çalışan o kadın. Biliyorum, uyumuyor. Uyuyamaz. Aklında babam var. Aşık olduğu adam. Onu kim bilir nasıl bir kadınla aldatan adam. Ve bu adam benim babam.

Hemşir artık bana bakmıyor. Kafasını eğmiş, dudaklarının içini ısırıyor. Bir şeyler düşündüğünde hep bunu yapar. Sessizleşir, kendisini dışarıya kapatır ve dudaklarını yer. Patavatsız, salak hemşir. Belki de ne kadar aptal olduğunu düşünüyordur? Sezen ananın … Hemşir oldu mu?

Yaptıkları için teşekkür bile etmeden masadan kalkıyorum. Uyumaya gideceğimi hemşire odasında olacağımı söylüyorum. Hastanenin giriş kapısına geldiğimde dönüp Hemşir’e bakıyorum. Bıraktığım gibi oturuyor, beni duyduğundan bile emin değilim.

Hemşire odasına doğru yürürken içimden hemşire sövmeye devam ediyorum. Tüm gün harika bir arkadaş olmuştu ama son anda her şeyi berbat etmeyi başardı. Aşk itirafında bulunsa kafam daha az karışırdı. En azından bildiğim bir şey dile getirilmiş olurdu.

Odaya varıyorum. Oda dediysem, aslında odacık. Hastanedeki hasta odalarının yarısından bile ufak, bir kaç sıra ve sandalyesi, bir ufak ekran televizyonu, elektrikli caydanlığı ve bolca plastik bardağı olan bir odacık. Oda da iki arkadaş çay içip bir şeyler konuşuyorlar. Beni görünce ikisi de susup sessizce geçmiş olsun diliyorlar. Aynı tondan teşekkür ediyorum. Boş sıraya kıvrılıp biraz uyumaya çalışıyorum.

Babam yapmaz öyle şey. Yapmaz. Ne annemi aldatır, ne de ölür. Benim babam prensesini üzmez. Lütfen, lütfen uyan baba, Ya yaptıysa? Ya hem annemi, hem beni aldatıyorsa? Anneme söylemeli miyim? Yok, yok. Of Hemşir, senin çenen benim derdim oldu. Mutlusundur inşallah. Bir de aşk itirafı beklemiştim çocuktan. Acaba ben mi kendi kendime gelin güvey oluyorum? Gerçekten beni seviyor mu ki?

Sevse ne değişecek. Ben Timur’u seviyorum. Evet, erkek arkadaşımı, yakında kocam olacak adamı seviyorum. Babamın kriz geçirmesi, evlenme teklifi almanın mutluluğu… Her şey birbirine karıştı ve baskı altındayım. Bu yüzden olmalı. Kesinlikle bu yüzden. Kaçmak istiyorum, baskı fazla geldi. Eğer kaçılacak biri varsa, o da Hemşir’dir. Onun rahatlığından, umursamazlığından bir parça. Yok, benim alacağım tek parça, düğün pastasının parçası olacak. Kendimi Timur’un güvenine bırakacağım ve her şey düzelecek.

Gözlerimi açtığımda bir bacağın bana yastık olduğunu fark ediyorum. Yattığım sıradan doğrulmaya çalışırken üzerimden bir şey kayıyor. Bir hırka, tanıdık bir hırka. Yastık olan bacaklar anneme ait. Benim kalkmamla irkiliyor. Yüzüme bakıp gülümsüyor. “Günaydın prenses” diyor. Nerede olduğumu neden burada olduğumu hatırlıyorum. Babam diye soruyorum.

“Durumu düzeltiyor, bir terslik olmazsa yarın ameliyata alacağız” diyor. Sakin sesini duyana kadar Timur’un odada olduğunu bile fark edememişim. Ellerimle saçlarımı düzeltiyorum, yüz kaslarımı geriyorum. Ayılmaya çalışıyorum. Annemin “tebrik ederim, kızım. Allah tamamına erdirsin” dediğini duyuyorum. Önce annemin suratına bakıyorum, sonra tebriğin nedeni olan yüzüğü hatırlıyorum. Kafamı eğip yüzüğe bakıyorum. Kızardığımı hissediyorum. Annem “damat” diyor. “Kocam da, kızımda sana emanet. Kafeteryaya gidiyorum ben” deyip odada bizi yalnız bırakıyor.

Annemin kalktığı yere Timur oturuyor. Kafamı omzuna yaslıyorum. Güven veren güçlü omuzlara. Eliyle yanağımı okşuyor, dudakları ile yüzümü öpüyor. “Babama bir şey olmayacak değil mi?” Olmayacak, diyen sevgilim mi, yoksa babamın doktorumu anlamıyorum. Kafamı omzundan kaldırıyorum. Gözlerime bakıyor, “gitmeliyim, hastalar beklemez” diyor. Yüzükle süslü elimi iki elinin arasına alıyor. Sıcak, güvenli ve sakin. “Görüşürüz prenses” diyor.

Timur’un ardından ben de odadan çıkıyorum. Kafeteryaya, annemin yanına gidiyorum. Hava insana umut verecek kadar güzel. Baharda ölüm olmaz, baharda tüm doğa hayat bulur. Annem ve teyzem bir masada çay içiyorlar. Teyzem beni görünce el sallıyor. Suratında kocaman bir gülümseme var. Tebrik ediyor, sarılıyor, öpüyor. Annem de aynılarını yapıyor. Şimdiden düğünü planlamaya başladılar bile. “Baban kendini toparlar toparlamaz yapalım düğünü.” diyor annem. Damadını övüyor. Kocasını kurtaracak damadını. Teyzem de ona katılıyor. İkisi birlikte, evleneceğim adamı bana övüyorlar. Teyzem övgülerin arasına “aferin kızım, tam sana yakışan bir adam buldun” diyor.

Benim güçlü saf kan sevgilim. Herkesi bana imrendirecek adam.

Konu değişiyor, annem babamın yanına, yoğun bakıma girmiş. Babamı çeşitli destek makinelerine bağlı görünce ödü kopmuş. Sonra babamla konuşabilmiş. Bilinci açıkmış. “Bir an ölecek bu adam dedim. Sonra konuşunca iyiymiş gibi geldi. Saçlarını düzelttim, öptüm.” Gözleri doluyor. Babamın yanından çıkınca Timur uzun uzun babamın iyi olduğunu anlatmış ona. “Dediklerinden pek bir şey anlamadım gerçi ama sonuçta babanın durumu iyiye gidiyormuş. Onu anladım bak” diyor. Her zaman yaptığı gibi yarı Latince konuşmuş olmalı. Gidip babamı görüp görmeyeceğimi soruyor. Sıradan hasta yakınlarını sadece günün belli bölümlerinden yoğun bakıma alıyoruz. Bu kural benim gibi hastane personeli için geçerli değil elbette. Gidip göreceğimi söylüyorum.

Bahçe ile yoğun bakım arasındaki yol aslında çok kısa. Bir kat yukarı, sağdaki ilk kapıdan gir ve yoğun bakımın kapısı işte karşında. Yakınlarını bekleyenler için bir salon var burada. Salonu en köşesindeki kürsünün üzerinde bir telefon var. Dahili numarayı girersin ve içeriden bir hemşire ya da hasta bakıcı açar. Hastanızın durumu sorabilirsiniz, ya da içeri girip giremeyeceğinizi. Çoğu zaman kısıtlı ziyaret saati aksar, bir anne oğlunu görmek için ısrar eder. Telefonun diğer ucundaki hemşire bu yakarışa kayıtsız kalamaz, bir anneyi oğlu ile, bir amcayı yeğeni ile, bir kardeşi kardeşi ile ayırmaz. Bir baba ile kızı da ayırmaz. Tabii içeride bir müdahale yoksa, bir hasta ölüm ile son kavgalarından birini yapmıyorsa.

Yoğun bakımın iki kapısı olur. Eğer bir doktor dış kapıdan dışarı çıkıp yanınıza geliyorsa hastanız şimdilik kaçınılmaz olanı erteledi demektir. Doktor size hastanızın durumu hakkında bilgi verir, yapılan müdahaleleri anlatır. Yapılacak bir şey varsa onu açıklar. Sonra yanınızdan ayrılır. Eğer doktor sizi bu iki kapının arasına çağırıyorsa, başınız sağ olsun. Size neler olduğunu elinden geldiğince açıklar. Hiç bir şey anlamazsınız. Konuşmasının sonunda, “maalesef hasta cevap vermedi” der. İşte bu anladığınız bir şeydir.

İki kapı arasında duruyorum. Galoş, önlük, bone ve eldiven giyiyorum. Hepsi tek kullanımlık, tek ziyaretlik. Eğer bir ölüme şahit olursanız kıyafetlerinizde izi kalmaz. Tüm hastalar diğerlerinden perdeler ile ayrılır. Mahremiyet gerektiren durumlarda kapanan perdeler. Ve ölüm son derece mahremdir. İçeri girdiğimi gören stajyerlerden biri beni babama yönlendiriyor. Koridorun sonuna. Orada olan sadece babam değil, Hemşir de orada. Babamın perdesi kapalı. Dizlerimin bağının çözül… Hayır, bu sefer olmaz. Sendeleyerek de olsa koridorun sonuna doğru yürüyorum. Çok geçmeden Hemşir beni fark ediyor. Daha önce hiç olmadığı kadar yorgun görünüyor. Bana yeterince yaklaştığında “öldü mü” diye sorabiliyorum. Sesim çok kısık çıkıyor. “Hayır, tam tersi” diye cevap veriyor. Kollarımı tutup beni dışarı çıkarıyor. Buna ben mi izin veriyorum yoksa beni zorluyor mu farkında değilim.

Beni yoğun bakımın iki kapısının arasına getiriyor. “Bak, bunu yapmalıydım, bu benim sadakatim” diyor. Neden bahsettiğini anlamıyorum. Sesi özür diler gibi çıkıyor. Ne yaptı ki? Ona sormam gerekeni kendi kendime sorduğumu fark ediyorum. “Baban iyi, hatta çok iyi. Yarın ameliyat olacak ve bunu atlatacak. Güven bana, ben hiç yanılmadım. Biliyorsun bunu” Babamı görmek istediğimi söylüyorum. “Olmaz” diyor. Neden? Neden olmaz? Hemşir, sen yalancı değilsin. Aptal, kaba, patavatsız, düşüncesiz, umursamaz… Çok olumsuz yönün var ama yalan bunlardan biri değil. “Söyle” diyorum. “Neden olmaz?”

“Çünkü” diyor. Açılan kapı ile açıklaması başlamadan sona eriyor. İçeriden gözleri kızarmış ama yüzünde tebessüm izi olan bir kadın çıkıyor. Suratına kırışıklıkların akın etmeye başladığı bir kadın. Hala kollarımı tutan Hemşir’e ve bana bakıyor. Hemşir kollarımı bırakıyor, “artık olur” diyor kısık sesi ile. Kadın Hemşir’e doğru uzanıyor, yanağına bir öpücük koyuyor. “Teşekkür ederim” diyor. “Asıl ben teşekkür ederim” diye karşılık alıyor. Sonra bana dönüp bakıyor, süzüyor. “Ona benziyorsun” diyor. “Suratın, saçların, gözlerin değil ama bir şekilde ona benziyorsun işte.” Sarılıyor, kokumu içine çekiyor. Ben şaşkın şaşkın ona bakarken üzerindeki tek kullanımlık parçaları çıkarıyor. Son bir defa bize bakıp kapıdan çıkıyor.

İlk şaşkınlığı atınca peşinden gitmek istiyorum. Kim bu kadın? “Sezen buydu işte” dediğini duyuyorum Hemşir’in. İç kapı açılıyor. Dışarı çıkmaya niyetli olan bir stajyer bizi görüp duraksıyor. İncecik sesiyle “geçebilir miyim?” diye soruyor. Kızcağız yanımızdan çekine çekine geçiyor.

“Babanın yanına git” diyor Hemşir. “Sezen’i de fazla merak etme, ortada kötü bir şey yok. Çok yorgunum ve artık eve gitmek istiyorum”

Hemşir daha fazla bir şey demeden gidiyor. Bir süre ardından kapanan kapıya bakakalıyorum. Peşinden gidip bir açıklama almalıyım. Ne kadar yorgun görünse de bu kadarını bana borçlu. Bana borçlu, böyle çekip gidemez. Kapı açılmaya başladığında gelenin Hemşir olduğunu düşünüyorum. O kısacık anda gelip bana açıklama yapacağına inanıyorum. Gelen Hemşir değil, az önce dışarı çıkan stajyer oluyor. Yanımdan geçip kartını iç kapıya okutuyor, kapı açılıyor. Arkasından içeri giriyorum. Koridorun sonuna, babama yürüyorum. Uyur gibi görünüyor. Bir süre başında yatağının ayak ucunda öyle dikiliyorum. Rengine bakıyorum. Ölüm rengi diye bir şey gerçekten varsa, onu ben de görebilirdim diye düşünüyorum. Babam gözlerini açıyor, beni görünce “kızım” diyor. Kendime gelip babamın yanına gidiyorum. Ellerini yüzünü okşuyorum. “İyileşeceksin” diyorum. “Tabii” diyor, “daha senin düğünün de ‘kurtulduk’ deyip göbek atacağım”

Babamın yanında ne kadar kaldım bilmiyorum ama uzun sürmüş olmalı ki az önceki stajyer gelip arkamda dikiliyor. Babam onu fark edince dönüp bakıyorum. “Artık git buradan” der gibi bakıyor. “Sabah ameliyattan önce geleceğim baba” diyorum. Yanından ayrılıp aşağıya, annemlerin yanına iniyorum. Bir kaç komşu ve amcam da annemlere katılmış. Günlük dedikodu yapar gibi bir halleri var. Kafa dağıtacak bir şeyler. Herkesin morali yüksek görünüyor. Amcam dışında. Bu sefer ağlayıp sızlanmıyor ama düşünceli görünüyor. Beni görünce sanki beklediği benmişim gibi heyecanlanıyor. Babam hakkında sorular soracak sanıyorum. Beni yanına çağırıyor, kimse duymasın diye en kısık sesiyle “şu dün anneni gitmeye ikna eden arkadaşın, kim o?” diye soruyor.

“Hemşir, yani Umut diyorum. İş arkadaşım. Ne oldu ki?”

“Dün gece sabaha karşı yanıma geldi. Sezen’in kim olduğunu sordu. Uyku sersemi ne arkadaşını tanıdım, ne Sezen’i hatırladım. Hatırlamam için ısrar etti. Baban ile alakalı olduğunu söyledi. O zaman kafamda ampul yandı işte. Sezen’i hatırladım, Ne kadar hatırlıyorsam da arkadaşına anlattım ama sonra kıllandım. Kim bu çocuk Sezen’i nereden biliyor ve neden kim olduğunu soruyor diye. Bugün bakındım, göremedim de, sana bir sorayım dedim”

“Dün nöbetçiydi, izinlidir bugün” diyorum. “Kim ki Sezen” diye bir de ben soruyorum.

“Babanın gençlik aşkı o. Hep evlenecekler sanıyorduk ama sonra baban birden ayrıldı kadından. Neden olduğunu da hiç söylemedi. Başka da bir şey bilmiyorum.”

“Tamam amca, ben neden sorduğunu öğrenir sana da söylerim” diyorum.

***

Hemşir’in “ölecek olanı anlarım” iddiası bir kere daha tutuyor. Timur üç saat içinde babamın iki kalp damarını yeniliyor. Bir hafta hastanede iki hafta evde yatıyor. İşten izin alıp babama bakmak istiyorum ama gerek olmadığını, annemden daha iyi kimsenin ona bakamayacağını söylüyor. İkinci baharlarını yaşayan çiftler gibiler. Annemin ikide bir, “artık öyle deli gibi çalışmak yok, uzatıp ayaklarını dinleneceksin” diye ısrarlarını saymazsak.

Gelen ziyaretçilerin çoğu eskisinden bile iyi göründüğünü söylüyor. Babam da “kaportayı yeniledik tabii” diyor. Dikişler acıtsa bile hiç şikayet etmiyor. “Hayattayım ve bu çok güzel” diyor. Bu iyi halde Sezen’in ne kadar payı olduğunu merak ediyorum. Babama bir kaç kere “kim bu kadın” diye sormak istedim ama hiç fırsatım olmadı. Annem hep yanındaydı. Hem ailedeki asıl konu artık değişmişti.

Babamın hastalığı dışarı, benim evliliğim içeri oluyor.

Annem, babam kendisini iyi hissetmeye başlar başlamaz “düğün ne zaman” diye sormaya başlıyor. Ben de Timur’a soruyorum. Yaz sonu iyi midir? İyiymiş, annem öyle diyor. “Seni istemeye ne zaman gelecekler?” Öyle bir şey mi olacak? Timur’a soruyorum, ayını tepkiyi veriyor. “E adettir tabii” diyor annem. Olur diyoruz. “İstemeyle birlikte söz de keseriz, sonra nişan, yaz sonu düğün” diyor annem. Timur’a iletiyorum, olur diyor. İkisi arasında posta güvercini gibi hissediyorum. Annem heyecanlı olmadığımdan şikayet ediyor. Sen çok heyecanlısın diye karşılık veriyorum. Zaman eriyor.

Hemşir o günden sonra hiç yanıma gelmedi. Üç hafta, dört hafta, bir ay, iki ve bahar bitti. Hemşir hiç gelmedi. Bir kaç kere uzaktan gördüm. O beni gördüyse bile yanıma gelmedi, ben de onun yanına gitmedim.

Yarın Timur ve ailesi gelip beni babamdan isteyecekler. Bir kaç yakın arkadaşım ve aile dostu da olacak. Formalitelerin ilki ama sonuncusu değil.

“bence çok gereksiz” bence diyor. Arkamdan gelen sesi tanıyorum. Döndüğümde o tanıdık suratı görüyorum. “Formalite işler işte, annemin gönlü olsun be Umut” diyorum. Nereden bildiğini kendime bile sormuyorum.

Adını duyunca tebessüme benzer bir tepki suratına kısa bir ziyaret yapıyor. Sonra yapmacıklığını bildiğim yalan gülümsemeyi maske olarak yüzüne takıyor. “Kız isteme faslından bahsetmiyorum. O sevdiğim adetlerden biri. Gerçi hiç yaşamayacağım. Neyse, tebrik ederim yine de” diyor ve dönüp gidiyor. Arkasından “güle güle” diyorum.

Ertesi akşam olduğunda anneme hak veriyorum. Bu evde olanlar arasında en heyecansız olan benim. İnsanların göğsünü yarıp, kalpleriyle oynayan Timur bile benden daha heyecanlı görünüyor. Kahveye tuz koymamla, daha daha nasılsınızlarla, arkadaşlarımın heyecanlarıyla, annemin uyarıcı bakışlarıyla ve sonunda misafirleri kapıdan yolcu etmeyle geçiyor gece. Sakinliğim beni bile rahatsız ediyor. Herkes gittikten sonra annem yatıyor, mutfağı biraz olsun toparlamak bana kalıyor. Bulaşıkları bulaşık makinesine dizerken belki de çok heyecanlı olduğumu, bunun ters tepmesinden bu kadar sakin olduğumu düşünüyorum.

Etrafı yeterince temizledikten sonra salona geçiyorum. Babam sessizce oturuyor. Açık olan televizyonun farkında bile değil. Ben salona girince kafasını kaldırıp bana bakıyor. “Kurtuluyoruz senden galiba” diyor.

“Öyle oluyor” diye karşılık veriyorum. Kollarını açıp sarılmam için beni davet ediyor. Kendimi o kollara bırakıyorum. Nedensiz ya da nedenini bilmediğim bir ağlama hissi içimi kaplıyor. Babamın kollarından ayrıldığımda gözlerinden yaşlar süzüldüğünü görüyorum. Kızını evlendirmenin babalar için zor olduğunu biliyordum da, babamın daha şimdiden ağlamaya başlaması yine de garip geliyor.

“Göz yaşlarını düğüne sakla istersen” diyorum.

“Yeterince var” diyor.

Bir süre sessizce oturuyoruz. Yorgunluğumu hissedince uyumaya gitmek için kalkıyorum. Babama iyi geceler diliyorum. “Hastaneden yatarken, ameliyattan önceki gün annen bana evleneceğini söyledi. O zaman ölmemem gerektiğini düşündüm. Kızımı kime bırakacağımı görmeden ölemezdim. Annen damadın doktorum olduğunu da söyledi. Sabah adamı görmüştüm ama hayal meyal hatırlıyordum. Tanımak için yeterli zaman olmamıştı yani.” diyor babam.

“Tanımak için yeterince zamanın olacak.”

“Olur inşallah tabii. Ama o gün, annenden sonra başka biri geldi. Yanında bir melek getiren biri. Çok yorgun görünen dağınık bir çocuk. Üzerinde önlük olduğu için onu doktor sanmıştım. Meleği yanıma bırakıp perdeyi kapadı. Tam o sırada kimsin diye sorabildim. Kızınızın bir arkadaşı dedi. Onunla evleneceğini sanıyordum.”

“Hemşir o, dediği gibi sadece bir arkadaşım.” diye cevap veriyorum.

O kadından melek diye bahsetmesi canımı yakıyor. Onun için melekler annem ve ben olmalıyız. Yüzüne karşı bunları söylemek istiyorum ama tutuyorum kendimi. Sadece “kim o kadın baba” diye sorabiliyorum.

“Çok haksızlık ettiğim biri” diyor. “Annenden önce yaşanmış bir şey. Çok seviyordum. Evlenmeyi kafama koymuştum. Teklif de ettim. Kabul etti ve sonra ağladı. Bilmem gereken bir şey olduğunu söyledi. ‘Babam, herkesin babası gibi normal bir baba değil’ dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Aklıma ilk gelen hortumla kızını döven bir baba oldu. O anda adamın kafasını kesmek geldi içimden. Sonra durumun öyle olmadığını anlattı.

Babası gerçekten sıradan bir baba değildi. Hatta sıradan bir erkek bile değildi. O şeydi, anlarsın işte. Anlayınca beynimden vurulmuşa döndüm. İlk aklıma gelen şey kendi babama ne derim oldu. Ailem kesinlikle karşı çıkardı. ‘Böyle bir adamın kızı ile evlenemezsin’ der, ısrar edersem belki de reddederlerdi beni. Sadece ailem değil, arkadaşlarım, tüm çevrem karşı çıkardı. Yüzüme karşı belki bir şey diyemezlerdi ama arkamdan demedikleri kalmazdı. Söyleyeceklerini düşünmek bile yeterince sinirimi bozdu. Gerçek olmasını onuruma yediremezdim. Hepsinden önemlisi, ya bir oğlum olursa. O adama dede diyecekti. Çocuğum ona benzerse? O zaman ne yapardım. Kanım donuyordu.

Bir kaç gün bunları düşündüm. Sonra tekrar Sezen ile buluştuk. Ona babası hiç yokmuş gibi davranacağımızı, aileme arkadaşlarıma öldüğünü söyleyeceğimizi söyledim. Kabul etmedi. ‘Babamı bırakamam, ben onun her şeyiyim, ne olduğu nasıl yaşadığı benim için önemli değil’ dedi. Ona yalvardım yakardım ama fikri değişmedi. ‘Beni seviyorsan her şeyimle sevmelisin’ dedi. Seviyordum ama bunu kabul edemedim.

Bir kaç ay sonra annenle tanıştım. Boyu boyuma, huyu huyuma, ailesi aileme uygundu. Beni küçük düşürecek bir babası ya da başka bir ayıbı yoktu. Sonra evlendik işte. Sen oldun. Sezen’in hatırası yıllar içinde kül oldu gitti. Ölüm beni bir yoklayana kadar. Kriz geldiğinde, düşüp bayılmadan önce aklıma gelen son şey ondan helallik almakdı.”

Sözleri bitti sanıyorum. Göz yaşlarımı hissediyorum. Babamı dinlerken tekrar yanına oturmuşum. Üzgünüm ve şaşkınım.

Hani öğretmenlerinizin de insan olduğunu anladığınız bir an olur. Onlar sizin için sadece size ders anlatan kişilerden, robotlardan bir anda duygusu olan kişilere dönüşürler. İşte o farkına varmanın yarattığı hissi yaşıyorum. Babalar süper kahraman değiller, anneler de değiller. Onların size anne baba olmak dışında da hayatları var. Bir zamanlar genç oldukları, aptal oldukları, başkalarına aşık oldukları bir hayatları.

“Hasta yatağımda helallik istedim ondan. Ellerimi tuttu, ‘helal olsun’ dedi. Affını istedim, ‘zaten hep senindi’ dedi. Kalması gerektiği kadar kaldı. Gitme vakti gelince teşekkür ettim. ‘Beni buraya getiren delikanlıya teşekkür et, ben istediğim şeyi yaptım, teşekkürü hak eden o’ dedi. O delikanlının damadım olacağını sanıyordum. Sen gelince sana bir şey demedim ama senin adına çok mutlu olmuştum. Ölsem de gözüm arkada gitmezdi.”

Gözlerimden akan yaşları eli ile siliyor. Sonra kendi gözlerini siliyor. “Annenle çok mutlu oldum. O benim hayat arkadaşım oldu. Bırak düşmeyi, tökezlediğim de bile sıkı sıkı tuttu beni. Yine de, içimde pişmanlık yok diyemem. Her şeyi boş verip Sezenle olabilirdim. Onurum, gururum, korkum… Kısaca ben engel oldum.”

“Çok geç değil” diyorum. Ne diyorum ben? Anneme ihanet ediyorum. Babama annemi terk edebileceğini söylüyorum. Adam yarın evden gitse ne yaparım ben. Bir yerlerde doğru olanı yaptığımı bilmeme rağmen söylediğimden pişman oluyorum. Pervasızlık ettim.

Babam cevap vermeden önce duraksıyor. Ağzımdan çıkana şaşırmış gibi değil, daha çok dalgın gibi. “Büyük bir hatayı daha büyük bir hata ile telafi edemezsin. Annene bunu yapamam. Kızar, bağırır, nefret eder ama sonra affeder. Biliyorum ki beni sonunda o da affeder ama kendini yer bitirir. Sezen de annene üzülerek kendini bitirir. Bir hamle ile üç belki de daha fazla hayatı yok ederim. Yok, benim hatamın telafisi yok ve bununla yaşamayı öğrendim kızım.” Babam yanaklarımı okşuyor. “Senin için hala geç değil” diyor. “O delikanlıya teşekkürlerimi ilet”

Babam kalkıp gidince bir süre salonda oturup kalıyorum. Benim için geç değil mi?

Koltuğa kıvrılıyorum. Hemşir bu kadını nasıl buldu? Amcamdan sadece eski sevgilisi olduğunu öğrendi. Birinin eski sevgili olduğunu öğrenip altı saat sonra onu hastaneye getiremezsin. Sen nesin Hemşir? Kimsin? İnsanların öleceğini nasıl bilebiliyorsun. İn misin cin misin be adam? Sahi olabilir mi? Babama, bana, o kadına büyü yapmış olabilir mi? Belki de melektir? Olamaz, bir melek için fazla paspal bir görüntüsü var. Of çok saçma diye düşünürken uyumuşum.

Sabah telefonun çalar saati ile uyanıyorum. Saçma sapan fikirler kuşağı uyku arasından sonra kaldığı yerden devam ediyor. İşe giderken yol boyunca onu düşünüyorum. Kim bu adam? Hakkında ne kadar az şey bildiğimi ancak şimdi fark ediyorum. Jüpiter’in dev bir gaz gezegeni olmasından, insan dna’sının kitap gibi okunabilir olmasından, bebeklerin şirinliğinden, kedilerin aslında nankör olmamasından… Akla gelecek gelmeyecek her konudan bahsetti de, bir kendisinden hiç bahsetmedi.

Hastaneye vardığımda ilk tanıdığıma Hemşir’in nerede olduğunu soruyorum. Bana onu polislerin götürdüğünü söylüyor. Ne oldu? Ne yaptı? Nereye götürdüler diye soruyorum. Bir hastaya müdahale edilmesini engellediğini söylüyor. Kan kanseri bir kıza. Kızı, kızın annesini ve kendisini odaya kilitlemiş. Eline ne geçtiyse kapıya barikat kurmak için kullanmış. Kız öldükten sonra kapıyı açmış. Polisler de Hemşir’i yaka paça götürmüşler.

Hemşir. Seni salak çocuk.

Hastane polisinden hangi karakola götürüldüğünü öğrenip taksiye atlıyorum. Ben karakola vardığımda bir kadın Hemşir’e sarılmış, hem ağlıyor, hem de teşekkür ediyor. Defalarca yanaklarını öpüyor ve oğlum diyor. Annesi mi? Kadın bir taksiye biniyor ve gidiyor. O zaman Hemşir’in yanına gidiyorum. “Ne yaptın sen?” diye bağırıyorum. Suratıma boş boş bakıyor. Beni tanıyamamış gibi. Sonra ağzını açıyor “git buradan” diyor.

Bir an için içim kıyılıyor. Geri zekalı şey. Çocuk. Dengesiz. Arkamı dönüp gitmeye koyuluyorum. Babam ne gördü bunda, neden onun damadı olduğunu düşündü? Bu dengesiz çocuğu sevdiğimi mi sandı? Kim bu, ne bu? Son soru karakolun çıkışında onu beklememi sağlıyor. Hemşir beni görmeden ilerliyor. Sanki hiç bir şeyi göremiyor. Yalpalıyor, karakolu geçiyor, çocuk parkına giriyor. Arkasından gidiyorum. Karşısına çıkan ilk banka oturmuş. Dizlerini yukarı çekmiş ve kollarını dizlerine bağlamış. Kafasını da oraya gömmüş.

Yanına oturuyorum. Konuşmadan orada oturuyorum. Acı çektiğini anlamamak olasılıksız. Bir şey söylemek istiyorum. Nasıl ki kendimi berbat hissederken onun yanımda olması bana iyi geliyorsa, ben de ona kendisini iyi hissettirmek istiyorum. Yanımda olduğunda ne kadar mutlu hissettiğimi fark ediyorum. Konuşmasa bile, sadece varlığını hissetmek bana iyi geliyor. Sessizliği bozmuyorum. Bozan o oluyor. Kafasını kaldırıp bana bakıyor.

“Adı Miray’dı” diyor. “Ne yaptığımı duyup da gelmişsindir. Daha on sekiz yaşındaydı. Kan kanseri. Biliyorum, ölüm doğum tarihimizi soran bir şey değil ama hastaneye geldiğinden beri içimi yakıyordu. O rengi onda görmüştüm. Bugün odasına girdiğimde annesi yanındaydı. İnsanların öleceğini hissediyordum ama zamanı ilk defa hissettim. Ufacık kalmış bedeni sarsıldı, annesi ile göz göze geldim. Kadın sonra kızına sarıldı. ‘Bırakma beni’ diye ağlıyordu. Birazdan kızın kalbi duracaktı. Biz o kalbi tekrar çalıştırmak için uğraşırken bu küçücük beden daha da hırpalanacaktı. Annesini odadan çıkarmak kimsenin aklına gelmezse, kadının gözleri önünde olacaktı bu.

İki tercih şansım vardı. Ya kadını dışarı çıkaracaktım ya da başkalarının içeri girmesini engelleyecektim. İkinciyi seçtim. Ne bulursam kapının önüne yığdım. Kadın kızına sarıldı, ağladı, veda etti. Ona gereken zamanı kazandırdım. İşiniz bu değil ama. Umut olmasa bile onu hayatta tutmak değil mi işiniz?

Doğru bildiğim şeyi yaptım ben. Onlarsa dinlemediler bile. Sorgusuz sualsiz, yaka paça buraya getirdiler. Göze aldığım bir sonuçtu. Eğer o anne şikayetçi olsaydı ölüme sebebiyet vermekten yargılanırdım. Belki de bilmem kaçıncı derecede cinayetten. Dediğim gibi, risk aldım. Doğru olanın bu olduğuna inandım ve yaptım. Sonuç farklı olsaydı da pişman olmazdım.”

“Az önceki kadın o muydu?”

“Evet. Beni polisin götürdüğünü duyunca hemen gelmiş. Şikayetçi olmadığını, bir suç varsa kendisinin suçlu olduğunuz söyledi. Beni çıkarmak için karakolu ayağa kaldırdı. Hakkımda işlem yapılmasını engelledi. Bana da defalarca teşekkür etti.”

Sessiz kalıyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece ona sarılmak istiyorum. “Doğru olanı yapmış olmam kovulmama engel değil ama. Hapisten yırtmış olsam da bundan yırtamam.” diyor.

Haklı olduğunu söylüyorum. Söylemek istediğim bu değil. Nemli gözlerine bakarken şirin sokak köpeklerini ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Çocukken bir tanesini eve götürmüştüm. Annem ben uyuyana kadar köpeğe tahammül etmiş, sonra da sokağa salmıştı. Ben sokaktan bir kaç köpek yavrusu daha getirince sonunda bana fazla büyümeyen, cins bir köpek almıştı.

Aslında bunu ilk günden beri biliyordum. Sadece kendime söyleyemiyordum. İtiraf edemiyordum. O bana bir şey katacak bir adam olamadığı için. Babamın dün akşamki göz yaşları aklıma geliyor. Yıllar sonra, kendi çocuğuma benzer bir hikaye anlatmak istemiyorum. Parmağımdaki yüzüğe dokunuyorum. Onu seviyorum ama tanımıyorum.

“Kimsin sen?” diye soruyorum sonunda. “Ya da önce, Sezen’i nasıl bulduğunu anlat”

“Sen de onun kim olduğunu bilemeyince amcana sormaya karar verdim. Kadın kim olursa olsun, orada sayıklayan adam senin baban da olsa, benim babam da olsa o kadını görmeyi hak ediyor diye düşündüm. Amcanın otoparkta arabanın içinde uyuması büyük şanstı. Gidip sordum, başlarda anlamadı bile ama sonra hatırladı. Kadının soyadını ve baban ile nereden tanıştıklarını bile hatırladı.

Sonra eve gittim. Bilgisayar da ufak bir araştırma. Babanla yaşıt olan, o yıllarda aynı yerde oturan sadece bir Sezen vardı. Kadının vergi kayıtlarında hala işleyen bir pastahane vardı.

Pastaneye gidip onu buldum. Durumu anlattım. Soluklanması için biraz zaman verdim ve hastaneye götürdüm. Zor bir şey değildi yani.”

“Vergi kayıtlarına nasıl ulaştın? Diğerleri kolay. Arama motoruna ad soyad yaz, çıkan sosyal medya hesaplarından eleme ile bul. Bilgisayardan pek anlamasam da, vergi kayıtlarına ulaşmanın kolay olmadığını tahmin ediyorum.”

“İşte o da ilk sorunun cevabı oluyor. Burçak, ben hemşire değilim”

“Biliyorum, sen Hemşir’sin” diyorum gülerek. O da gülüyor ama sonra ciddileşiyor. “Yani demek istediğim ben hiç sağlıkla ilgili bir tahsil yapmadım. Resmi olarak yapmadım yani. Kendi kendime baya şey öğrendim. İşe girerken verdiğim tüm evraklar sahteydi. Doğru olan tek şey adımdı.” Söylediklerine inanmıyorum. İnanamıyorum.

“En doğrusu baştan başlamak. Benim adımı annem koymadı. Babam da değildi. Soğukta donmak üzereyken beni bulan polisler koydu ismimi. Bir süre ailemi aramışlar, sonra da beni yetiştirme yurduna bırakmışlar. Neyse işte, bir yurtta büyüdüm. Bir sürü çocuk arasında. Galiba farkımı ortaya koyduğum ilk şey oyunlardı. Diğer çocuklar kazanmak için oynuyorlardı. Ben de tabii. Sonra, kazananın her gün değiştiğini fark ettim. Önce kaybettiğimde üzülmemeye başladım. Nasıl olsa yarın kazanabilirdim. Sonra kazanınca sevinemedim, nasıl olsa yarın kaybedecektim. Kimse sonsuza kadar kazanamıyor ya da kaybedemiyordu.

Kazanmak ve kaybetmek olmayınca, oyunlar daha zevkli olmaya başladı. En azından benim için. Sonunda ne olacağını değil, oyunu düşünmeye başladım. Sonra da oyunu değiştirmeye başladım. Bahçede aşağı yukarı koşmak anlamsız geldi. Oyunlara müdahale etmeye başladım. Daha zevkli olması için kuralları değiştirmeye. Sonunda en baştan oyunlar yarattım.

Yaş ilerledi, oyunlar değişti. Okuldan kaçıp, bilgisayar oyunları oynamak için internet kafelere gitmeye başladık. Oyunlara müdahale etme arzum yine çalıştı. Sadece nasıl yapacağımı bilmiyordum. Öğrenmekte pek zorlanmadım. Arkadaşlarım boş derslerde futbol oynarken, ben kendimi bilgisayar odasına kilitliyordum. Kod dilini öğrendim, sonra internette ne kadar özgür olduğumu fark ettim. Göremediklerimi görmek istedim. Görmenin yolunu, ters yolları öğrendim. Senin anlayacağın dille, bilgisayar korsanıydım artık.

Bankaların, devletin, televizyon kanallarının internet sitelerine dışarıdan müdahaleler yaptım ama hiç bir zaman bir şeyler çalmadım. Bu yüzden hiç arkamı toplama gereği duymadım. Okulun kapısına polisler dayandığından aradıklarının ben olduğunu bile anlamamıştım. Sorguda her şeyi dümdüz anlattım. Doğruyu söylediğime ikna oldular, ‘yapma böyle şeyler’ deyip serbest bıraktılar.

Daha karakoldan çıkmadan iş teklifi aldım. İçerisi neye benziyor diye baktığım banka beni internet güvenlik danışmanı olarak işe aldı. Bir kaç ay sonra tüm sitesini bana yaptırdı. Kazandığım para benimle birlikte tanıdığım herkesin dilini uçuklattı. Asıl şaşırtıcılık da bundan sonra başladı. Bunca zamandır benim uydurduğum oyunları oynayan, benimle gülüp benimle eğlenen tüm arkadaşlarımın bana bakışı değişti. Daha çok saygı duyuyorlardı ve bunun nedeni başardığım şeyler değildi. Benim için o siteyi saldırılardan korumak, onlara oyun yazmaktan daha kolaydı. Kimse bunu umursamayınca, ben de umursamadım.

Saygıyı para ile satın aldım. Diğer pek çok şey gibi. Daha on yedi yaşındayken spor arabam vardı. Kendime sahte ehliyet de yapmıştım. Eğer anlayan polis olursa, satın aldım. İçki satın aldım, sonra uyuşturucu ve tabii ki fahişeler. Para için benimle yattığını inkar edemeyecek kadınlar. Sürekli ev partileri verdim. Yetiştirme yurdunun kimsesiz, hayalperest çocuğu en istenilen adam olmuştu. Film gibiydim. Nasıl bir dramın içinde olduğumu hiç düşünmedim.”

Bir süre sonra, ben dahil herkes nereden geldiğimi unutmuş gibiydi. Ta ki annem beni bulana kadar. Bir sabah kapımdaydı. Onu görür görmez kim olduğunu anladım. Yüzüme baktı. Bana sarılmak istedi. Onu ittim. Hasta olduğunu söyledi. Ölüyordu. Bana ne? Ölsün.

Karşımda görene kadar ondan ne kadar nefret ettiğimi hiç düşünmemiştim.

Çocukken adını bile bilmeden sayıkladığım bu kadındı. Artık değerli olan oğluna gelmişti. Cami avlusuna, ölüme terk ettiği oğluna. Cebimde ne kadar para varsa suratına attım. Kapıyı yüzüne çarptım. Evin içinde sinirli voltalardan sonra tekrar kapıya gittin. Gitmişti. Paralar ona çarptıktan sonra düştükleri yerdelerdi. Peşinden fırladım. Bir kaç sokak ötede buldum onu. Gizlice takip ettim. Evini öğrendim. Ev dediğim, barakadan bozma gecekondu. Gerçekten çok fakirlerdi. Midem kaldırmadı oraya bakmayı. Ben bu sefalette mi doğdum diye düşündüm.

Kendi evime döndüm. Saray demek daha doğru olur. İçtim. Günlerce, haftalarca. Etrafıma yaklaşan herkesi kovaladım. Terk edilen değersiz çocuk değere binmişti değil mi? Ne kadar içsem de, ne kadar s….. de aklımdan çıkaramadım. İnsanlar arkamdan konuşmuşlarsa da kimse yüzüme karşı bir şey demeye, ‘ne oldu’ diye sormaya cesaret edemedi. Sonunda evimden çıkıp ona gitmeye ‘neden’ diye hesap sormaya karar verdim. Tek gözü kör, yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Ananem ya da babaannem diye kendi kendime merak ettim. Kim olduğumu anlamadı ben de söylemedim. Annemin hastane de olduğunu öğrendim.

Hastaneye gittiğimde ölmüştü. Cenazeyi sahiplenen olmadığı için kimsesizler mezarlığına gömülmüştü. Aklıma ilk gelen şey, bunun adalet olduğu oldu. Onu sorduğumu duyan bir doktor yanıma geldi. Ölürken sayıkladığı tek şeyin oğlu olduğunu söyledi. Af dilendiğini. Bana bir isim söyledi, Umut değildi. Annemin bana verdiği adımı orada öğrendim.

Ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç düşünmemiştim.

Ölüm geldiğinde, zenginlik nasıl fayda etmiyorsa, fakirlik de zarar etmiyor. Ölmek üzere olan birine kötülük yapamazsın. Birazdan her şey bitecek zaten. Öldükten sonra arkandan edilen hayır dualarının bir faydası yoktur. Annemi affetmiştim. Öldüğünü duyduğum anda affetmiştim ama bunun kimseye bir faydası yoktu. O zaman faydalı bir şey yapmaya karar verdim. Ölmek üzere olanlara son bir iyilik yapma fırsatı.

Ve sana yalan söyledim. Babanda o rengi görmüştüm. O yüzden Sezen’i bulmak zorundaydım. Baban ölmeden son dileğini yerine getirmek için. Bu benim anneme sadakat borcumdu. Aynı nedenden bugün kapıyı kilitledim. Ölen birine son bir iyilik yapmak için. Galiba borcumu ödemiş oldum.”

Zor, bu anlattıklarını anlayabilmek bile çok zor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Onu dinlerken yüzükle oynuyordum. Yüzük artık parmağımda değil. Bunu fark eden o oluyor. Serbest kalmış parmağıma bakıyor. Yüzüğün ardında bıraktığı ize. “Şimdi kim olduğumu biliyor musun?” diye soruyor.

“Bilmiyorum. Anlattıklarından bir sürü sen vardı, şimdiye kadar tanıdığımı sandığım o çocuk bunlardan hiç biri değildi.”

“Ben senin tanıdığın o salak çocuğum”

“Biliyorum. Aslında bilmiyorum. Bildiğim tek şey, seni bu sabahkinden fazla sevmediğim. Daha az da sevmiyorum. Söylemeye bile korkuyorum ama ben seni seviyorum.”

Şimdiye kadar pervasız olduğunu sanıyordum. Tekinsiz olduğunu yeni fark ettim. Aşık olacağım adamın hep sakin bir liman olacağını sanıyordum. Onun gibi olmayacaktı. Onun olmadığı o durgunluktu istediğim. Fırtınanın kendisi değil. Artık bir yüzük takılı olmayan elimi tutuyor. Tüm korkular dağılıyor. Elimi tutuyor ve ben artık korkmuyorum. Aklıma bir şey geliyor. Hemşir’in, Umut’un yada adı her neyse, her kimse.. Kısaca sevdiğim çocuğun daha önce söylediği bir şey.

“Fırtınaların en sakin yeri merkezidir.

Ahmet Cenker Yaman

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 3.3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir