Skip to main content

Depozitolu Şişeler

Depozitolu Şişeler

Aslında yanlarına gidip şişelerini isteyebilir. Herhangi bir lokanta ya da bardaki boşları toplayan garson ne kadar rahatsız edici olursa, ancak o kadar rahatsız edici olacaktır. Şişeleri almak için izin isteyecek, izin sözle ya da jestle verilecek ve şişeleri toplarken kimse onun ne yaptığına bakmayacak bile.

Şişe toplayarak karnını doyurmaya başladığından beri, ne sözle, ne bir bakışla, ne de bir kıkırtıyla en ufak bir aşağılamaya maruz kalmadı. Yine de çekinir insanlardan, eğer fırsatı varsa, içenlerin dağılmasını bekler. Artlarında bıraktıkları şişeleri toplar.

Bu gece fena hasılat yapmadı. Yazdan kalma sonbahar günlerinden biriydi ve semtin her yaştan erkeği bira içecek bir yerler bulmuştu kendisine. Meydana yakın otoparkın etrafından on beş şişe çıkmıştı. Tekelin karşısındaki çıkmaz sokaklarda park halindeki arabalardan üç seferde, on sekiz şişe toplamıştı. Karakolun arkası kesattı bu gece. Her gece olduğu gibi en çok içilen yer yine orasıydı ama sadece iki kişi depozitolu şişeyle içiyordu birasını. Geri kalanlar votka, cin gibi daha yüksek promillere terfi etmişti. Bir kısmı da daha ciks ama depozitosu olmayan bira şişelerinden içiyorlardı biralarını. Oradan beş şişe alabildi. Ara sokaklardaki çöplerin yanına bırakılmış siyah poşetlerdense yirmi şişelik bir vurgun vurabildi. Tüm gecenin hasılatı, tanesi yirmi beş kuruştan toplam on dört buçuk lira ediyordu. Yarın karnı doyacaktı. Bir ekmek, bir dilim peynir, iki yumurta, öğlen için makarna, akşam da komşu semtin pazarından yoksullar için ne kalmışsa.

Son olduğunu düşündüğü şişeleri tekele teslim ederken onu fazla mesaiye bırakacak gençler ile karşılaştı. Üç genç kişi başı dört depozitolu biradan on iki bira aldılar. Gençlere göz aşinalığı vardı. El ayak iyice çekildiğinde semtteki parkın kuytusunda demlenen gençlerdi bunlar. Bir iki kere üç liralık bir kazanç bıraktıkları olmuştu.

Yaşlı adam onları rahatsız etmeyecek bir aralık bırakarak parka kadar takip etti. Göze batmayacağı ama gençleri de göz ucundan kaçırmayacağı bir banka yerleşti. Onların içtikçe yükselen seslerini duyup, gittikçe artan hareketlerine baktı. Dinlemedi ya da izlemedi.

Kendi derdine, gerçeğine düşmüştü.

Birkaç yıldır mirasçıları bir türlü müteahittle anlaşamadığı için yıkılıp yerine bir apartman dikilemeyen bir gecekonduda kalıyordu. Her an üzerine yıkılabilecek bir virane de olsa, üzerinde en azından bir dam vardı. Damın üzerine yıkılmasından değil de, o damı dahi kaybetmekten korkardı. Korkuların en kötüsü başa gelendir. Mirasçılarla anlaşabilecek bir müteahhit sonunda bir yerlerden peydah olmuştu. İki haftaya inşaat başlayacaktı. “Kış yaklaşıyor zaten” dedi müteahhit yaşlı adama. “Son bahar bitmeden kaba inşaatı bitirmek gerek, kış inşaat için iyi mevsim değil” Sokakta kalmak için hiç iyi bir mevsim değil, diyemedi yaşlı adam. Ben ne yaparım, diye sormadı ya herhangi bir şekilde isyan etmedi.

Bir hafta boyunca yok pahasına kalabileceği bir yer arandı durdu. Yok. Koca şehirde hiç yer yoktu. Kümesten bozma evler dahi mültecilere ya da doğuştan mültecilere ateş pahasına kiraya verilmişti. Bu gerçeği duyuyor, biliyordu ama tam içinde değildi. Şimdi gerçek, çok daha gerçekti.

Gençleri dinletmeyen, izletmeyen, her şeyi saran bu gerçekti. Onu aşabilense ıslak bir temas oldu. Bir köpek gelip yaşlı adamın ellerini yalamaya başlamıştı. Yaşlı adam ilk anda bir irkilme yaşasa da, köpeğin başını okşayarak karşılık verdi. Ensesini, kulaklarının arkalarını kaşıdı. Hayvan mest oldu. Ön ayaklarını yaşlı adamın dizlerinin üstüne attı, kafasını bacaklarına yasladı. Gördüğü sevgiye, vücut ısısını paylaşarak karşılık verdi.

Adamsa hala soğuk geçecek kışı düşünüyordu. Kızına gidemezdi. Gitmezdi. Bu viraneye taşınmak zorunda kalmadan önce gitmişti kızına. Ne de olsa emekli maaşının neredeyse tamamına banka tarafından el konulmasına neden olan krediyi damadı için çekmişti. Damat kredinin geri ödemesini üç ay dahi yapmamıştı. Üç aydan sonra istese de yapamazdı çünkü işletmeye çalıştığı tekeli batırmıştı. Sattığından fazlasını içtiği için aslında şaşırılacak bir olay değildi. Gidip bir yerlerde bir işler bulup çalışmaya başladı. Öyle ya da böyle rızıkını çıkarmaya çalıştı. Olan yaşlı adamın maaşına oldu. Evinin kirasını dahi ödeyemez oldu. Çıkıp kızına gitti ama… Damat ikinci gece hır gür çıkarmaya başladı. Yaşlı adamın yüzüne karşı bir şey demiyordu ama hıncını adamın kızından çıkarıyordu. Her gece farklı bir nedenden hakaret, bazen babasının karşısında dayak. Adam sesini çıkarmadı. Dişini sıktı, dudağını ısırdı, ama diledi. İki hafta dayanabildi o evde olmaya. Sonunda aldı kızını karşısına, kalk gidelim dedi. Kızı sus pus oldu, yaşlı adam anladı. Öyle ya da böyle, bir başını sokacak bir yer buldu.

Bu sefer bir yer bulamayacağını biliyordu. Ya düşkünler evine gidecekti ya da sokaklarda yatacaktı. Soğuklar olmasa, sokaklar gözüne o kadar da kötü görünmüyordu. Köpek kucağında kıpırdandı. Kafasını kaldırdı. Adam köpeğin kendisini ne kadar ısıttığını kafası kalkınca fark etti. Hayvanın başını okşadı ve beni soğuktan koruyabilir misin diye fısıldadı.

Köpek sanki irkilmişti. Adam bir an köpeğin ne dediğini anladığını sandı. Bunun ne kadar saçma olduğunu anlaması bir an aldı. Sonra köpeğin irkilmesine neden olan şeyi duydu. Bir iki şişenin birbirine çarpma sesi. Başka bir toplayıcı.

Yaşlı adam burada her toplayıcının kendisi gibi insanların içkisinin bitmesini beklemeyeceğini biliyordu. Hatta başka kimse beklemezdi. Her işte erken kalkan yol alıyor. Kalkıp gençlerin oturduğu kuytuya doğru yöneldi.

İçlerinden biri ayaktaydı ve hararetle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama hem harareti, hem de onun kaynağı olan alkol seviyesi ne anlattığını anlaşılmaz kılıyor gibiydi. “Çok saçma ağğbiii” diye abartılı bir isyan koyverdi.

Yaşlı adam tam o sırada vardı yanlarına. Gençlerin en ayık görüneni onu bir kafa selamı ile karşıladı. Yaşlı adam boş şişelere talip olduğunu beyan etti. Üçüncü genç bankın altına sotelenmiş boşları poşete doldururken, ayık olanı elindeki son birasının kalanını da bir dikişte midesine yuvarladı. Coşkulu olan da aynı şeyi denedi ama başaramadı. Kafasına diktiği şişe daha yarısına kadar doluyken denemeyi bıraktı.

Boş şişeler poşeti adamın ellerindeydi. Ortamda sadece iki dolu şişe kalmıştı. Yaşlı adam onları beklememe kararı almıştı ki coşkulu genç arkadaşlarıyla konuştuğu ses tonundan “dayı sen Allah’a inanıyor musun?” diye sordu. Adam sorunun kendisine yöneltildiğini idrak edemedi. Diğer gençlerinde ona cevap bekler gibi adama baktı. Anlamsız bir sessizlik yaşandı. Coşkulu, ilk sorunun cevabı gelmeden “namaz kılıyon mu namaz?” diye yeni bir soru sordu. Adam muhatabın kendisi olduğunu anlamıştı. Kılmıyordu. Bunu yüksek sesle söyleyip söylememekte tereddüt etti.

Bir şey söylemesine gerek kalmadı. “Boş şişe var mı” diyen sesi duydu. Arkasına döndü. Toplayıcılara göre oldukça genç, kısa saçlarına şekil vermiş, tıraşlı ve küpeli adamı gördü. Onu tanıyordu. Yani tanımıyordu da, herkes gibi yaşlı adam da onun varlığını biliyordu. Adam ufak çaplı bir semt efsanesiydi. Şekline şemaline dikkat eden bu adam bazı geceler ortaya çıkar ve depozitolu şişeleri toplardı. Yaptığı işle görünüşü arasındaki inanılmaz tezat onu içenler arasında bir efsane haline getirmişti. Aslında kimse onu tanımıyordu ama herkesin farklı bir hikayesi vardı. Mesela bu eleman aslında zengindi ama kafası git-gel yapıyordu. Bazı geceler böyle şişe toplamaya çıkıyordu. Bazılarına göre kuru gıda halinde toptancıydı, bazılarına göre zenginliğinin kaynağı buna sayısal lotodan büyük ikramiye çıkmasıydı. Kafanın git gelini de bu loto şansına bağlıyorlardı. Bazılarıysa eskiden zengin olduğunu sonradan batıp bu hale geldiğini söylüyordu. Bir başka görüş adamın değil, karısının zengin olduğu, kadının eve dostlarını aldığı gecelerde adamın şişe toplamaya çıktığı. Zenginlik ve delilik temalı bir yığın teori vardı.

Yaşlı adamın bilgisiyse bu teorilerin dışındaydı.

Ayık gibi duran genç küpeli toplayıcıya “Şişeler amcanın, geç kaldın sen” dedi. Küpeli olan bu sefer doğrudan yaşlı adama bakıp “yarısını bana ver” diye buyurdu. Adam kafasını eğip kaç tane olduğunu unuttuğu şişleri gözleriyle saymaya koyulmuştu ki, öteki genç “o ne demek lan, ….” diye celallendi. Ayağa fırlayacakken yanında oturan ayık genç tarafından durduruldu. Ortamdaki gerginliğe anın da ayak uyduran coşkulu genç de atara kalkıp küpeliye “bas git, yok sana şişe falan” diye posta koydu.

Küpeli küplere binse de sesini çıkaramadı. Kini gözlerinden okunurken bir süre yaşlı adama dik dik baktı. Sonra sinirli bir “afiyet olsun” olsun çekip uzaklaştı. Ardında gerginliğini dişlerinin arasından tükürerek atmaya çalışan bir genç, ona sakinlik aşılamaya çalışan bir diğeri ve hala kendi coşkusunu yaşayanını bıraktı. Bir de onu bilen yaşlı adamı.

Teorilerin hangisi doğru bilmiyordu yaşlı adam. Bildiği şey, bu adamın birkaç hafta önce bu parkın kuytusunda bir köpeğe tecavüz ettiğini gördüğüydü. Zavallı hayvan ne yapsa, ne etse kurtulamamıştı adamın elinden. Küpeli köpeğin tek silahı olan dişlerinden yeterince uzak menzilden iş görüyordu. Köpeğin tüm çırpınışları, ağlamaları boşunaydı. Sonunda adam işini bitirdi. O halde bile köpek kaçmadan önce dövebildiği kadar dövdü.

Yaşlı adam kısa ama sonsuz süre devam eden işkenceyi parkın diğer ucundan izlemişti. Sesi çıkmamıştı. “Ne yapıyorsun lan pis herif” deyip adama saldıramamıştı. Sadece seyretmiş, sonra da dilsiz şeytanlığına hayıflanmıştı. Bir süre sonra evinden olunca da kendi derdine düşüp bu olayı unutmuştu. Ta ki küpeliyi bu gece karşısında görene kadar.

Gençlere o olayı anlatıp adam temiz bir dayak atmalarını sağlamak istedi. Asabi olanın gerginliği hala yüzünden okunuyordu. O sinirle gider adamın kemiklerini kırardı. Hatta belki kafasını kırardı. Gözünün önüne yerde kan içinde kalmış suratın imgesi belirdi. Tiksinti ve keyfi aynı anda hissetti. Ve bir huzur.

Coşkulu olan “he dayı, inanıyon mu sen şimdi Allah’a” diye konuyu kaldıkları yere getirdi. Yaşlı adam da kanlı fantezisinden uyandı. İnanıyordu tabii. Söyledi de bunu gence. Kim inanmaz ki? Her şeyi yaradan, mülkün sahibi, adaletin dayanağı… Bir şeyler söylüyordu ki coşkulu olan “inanırsın tabii, yumurta kaputa dayanmı… kaportaya… yok neye dayanıyordu lan?” Soruyu arkadaşlarına sormuştu. Gergin olanın gene tepesi attı “…… seni de yumurtanı da, çek şu biranı da gidelim ……..” diye yeniden parladı. Ayık genç kahkahayı koyuverdi. Yaşlı adamın geveleyecekleri kendinde kaldı.

Gençler iyi geceler dileyip kalktılar. Evlerinin yolunu tuttular. Yaşlı adam bir süre arkalarından izledi. Kendi kendine biraz daha oturup o da kalktı. Yavaş yavaş evinin, viranesinin yolunu tuttu. Arkasından gelen adımları duymadı. Kafasına balyoz gibi inenin ne olduğunu anlamadı. Bir kırılma sesi duydu sadece. Tek bir şişenin kırılması. Sonra onu farklı şişelerin kırılma sesi izledi. Neden anlamadı ama sanki toplam on üç şişe kırılmıştı. Biri depozitosuz, diğerleri depozitolu.

Yere yüz üstü düştü. Canının yandığını hissetti. Önce burnu, sonra yüzünün geri kalanı acıdı. Biraz alışır gibi oldu, böbreklerinin olduğu yerde sivriburun bir acı hissetti bu sefer de. Biri manivelayla yüz üstü çevirdi sanki. Sonra küpeliyi gördü. Yüzüne gelen tükürüğü hissetti, sonra suratını ezmek üzere olan topuğu gördü.

Canının çıkmaya başladığını fark etti. Küpeli onu belinden kavrayıp tekrar yüz üstü çevirdiğinde anlamıştı. Öyle olmasını diliyordu çünkü küpelinin kıçındaki pantolonu sıyırmaya başladığını da fark etmişti. Ölümün diğerinden önce gelmesini diledi.

Bir havlama, sonra bir tane daha, ne oluyor demeden sayısızca… havlama. Ardından bir haykırış. Pis, acıma hissi uyandırmayan, vicdanı kıpırdatmayan.

Yaşlı adamın kulakları, gözleri, hisleri tüm gerçeklere kapandı. Artık evsizliğin de önemi yoktu, geri kalanın da…

Ahmet Cenker Yaman

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir