Skip to main content

Duygusal Bir Hikaye; “İsmail Şişman”

Duygusal Bir Hikaye; “İsmail Şişman”

Duygusal Bir Hikaye; “İsmail Şişman” Başlıklı Hikayemizi  Okumanızı Israrla Tavsiye Ederiz.

Malum sosyal ağ daha yeni yeni popüler olurken hakkında en çok söylenen cümleyi hatırlıyor musunuz?

Yıllar sonra ilk okul arkadaşlarımı buldum.

Hepiniz buldunuz o arkadaşları, gruplar kurdunuz, etkinlikler planladınız. Yıllar sonra buluştunuz, yıllar öncesini konuştunuz. Hatırlanan herkes oradaydı. Her anı anlatıldı. Hemen hemen her anı… Kimse İsmail’i hatırlamadı.

İsmail Şişman.

Soyadına tezat olarak, incecik bir oğlandı. Soyadı uzun olsaydı da tezat bozulmazdı. Okula başladığında “seneye de giyer” denilerek alınan önlük, beşinci sınıfa geçtiğinde ancak üzerine tam oturmuştu.

Sen hatırlıyor musun Burak?

O maçı hatırlıyor musun? Hayır hayır, kağıtlardan yaptığınız toplar ya da gazoz şişesi kapakları ile her ders arası sınıfta oynadığınız maçlardan biri değil. Beden eğitimi dersinde, gerçek bir top ile bahçede oynadığınız maçlardandı. İsmail’in sizinle birlikte oynadığı ilk ve son maçtan bahsediyorum.

Dördüncü sınıfın son günleriydi. Çoğu öğrenci kendilerine okulu tatil ilan etmişlerdi. Adam eksik olduğu için mecburen İsmail’den oynamasını istemiştiniz. Takımları sen kurmuştun. Zayıf diye karşıya vermiştin onu. O ise sana cevap verir gibi ardarda iki gol atmıştı. O sevindikçe nasıl kinlendiğini hatırlıyor musun? 3. golüne giderken, intikam alır gibi yaptığın sert müdahaleyi? Ayakları yerden kesilmiş, dizlerinin üzerine düşmüştü. Attığı çığlığı da mı hatırlamıyorsun?

Ağlamasını hatırlamışsındır belki. “Bebek” diye dalga geçmeye başlamıştın. Birazcık canı acıdı diye ağlıyordu. “Futbol erkek oyunu, ERKEK!” demiştin mahalledeki abilerinin seslerini taklit etmeye çalışarak. Top oynayan diğer çocuklar da senin bu yaşından büyük halinden, sözlerinden etkilemiş, seni onaylamışlardı. Hem suçlu hem güçlü olmanın tadına varmıştın.

İsmail’in ise üstü başı toz içinde kalmıştı. İki dizi birden kanıyordu. Sessizce üzerini temizlerken, annem çok üzülecek diye düşünüyordu. Biraz buna ağlıyordu. Biraz da az önce bahçeye çıkan altın buklenin gollerini değil, düşüşünü görmesine. Eve gittiğinde senin ondan dilemediğin özrü o annesinden diledi. Göz yaşları bir kez daha ıslattı yüzünü. Annesi sıkı sıkı sarıldı İsmail’ine, o da ağladı. Sonra da senin yüzünden yırtılan pantolonu yamadı.

Yeşim?

Beşinci sınıfın ilk günleriydi. Okulun gider boruları patlamıştı. Her taraf bok kokuyordu. Yazdan kalma, sıcak eylül günü kokuyu dayanılmaz kılmıştı. Okul yönetimi, önce tüm öğrencileri bahçede toplamıştı. Sonra da çocuklarını almaları için velileri çağırmıştı. Annen çalıştığı için hemen seni almaya gelmemişti. Senin durumunda birkaç öğrenciyle beraber okul bahçesinde bekliyordunuz. İsmail de o öğrencilerden biriydi.

Ne yapıyordu?

Havayı kokluyordu, değil mi? Binaya biraz daha yaklaşıp, biraz daha kokluyordu. Bok kokusunu içine çekmek ister gibiydi. Nasıl iğrenmiştin ondan hatırladın mı? Ertesi gün konuştuğun tek şey İsmail’in bok kokusunu ne kadar sevdiğiydi. Sınıfı geçtim neredeyse tüm okul duymuştu İsmail’in bok kokusunu ne kadar sevdiğini.

Aslında, o da kokudan iğreniyordu ama buna dayanmaya çalışıyordu. Ne kadar dayanırsa, o kadar iyiydi. Aklında bir fikir vardı. Sen bilmiyordun ama son günlerde annesinin ağzı çok kötü kokuyordu. Kadının her öpücüğünde İsmail’in midesi bulanıyordu. Ne kadar göstermemeye çalışsa da, annesinin ağzından gelen kokudan iğrendiğini gizleyemiyordu. Annesi üzülüyordu, İsmail üzülüyordu. Bok kokan o okula yürürken aklında annesini dilediği gibi öpebilmek vardı. Eğer bu bok kokusuna dayanabilirse, annesinin ağzından gelen o çürük kokusuna hayli hayli dayanırdı.

Ece?

Sınıfın en çalışkan öğrencisiydin sen. Öğretmeniniz her soru sorduğunda parmağını havaya kaldıran ilk sen olurdun. Senin bile bilemediğin o soruyu İsmail nasıl cevaplayabilmişti acaba?

Ne çalışkanlardan biriydi, ne de tembellerden. Derslerde hiç öne çıkmayan ama ödevlerini eksiksiz yapan o çocuğu hatırlıyor musun? Dersin konusu hastalıklardı. Mikropları, bakterileri öğrenmiştiniz. Öğretmeniniz “mikropların neden olmadığı hastalık nedir” diye sormuştu. Hiçbir fikrin yoktu. Olamazdı da zaten.

Parmağını bile kaldırmadan, “kanser” diye mırıldanmıştı. Öğretmeniniz, en ön sıradan gelen mırıltıyı duyup, “kim dedi onu” diye sormuştu. İsmail o zaman kaldırmıştı parmağını havaya. Bu sefer mırıltı ile değil ama yine o kadar kısık bir ses ile “kanser” demişti. Aferini de almıştı. Cevabı bilenin kendine rakip gördüğün arkadaşlarından birisi olamamasına sevinmiştin. İsmail’in cevabı nereden bildiğini düşünmemiştin bile.

Annesinden biliyordu. Midesini yok eden, kadını her gün biraz daha güçten düşüren o hastalığı biliyordu. Nedeninin mikroplar olmadığını biliyordu. Tedavisinin çok zor olduğunu, çaresinin derdin kendisi kadar acı olduğunu, radyoterapiyi, kemoterapiyi ve pahalı ilaçları, dahası kanser yüzünden annesinin halsizleştiğini, ağzının koktuğunu, saçlarının döküldüğünü… Kanserin annesini her gece ağlattığını biliyordu. Babasını banyoda gizli gizli ağlattığını da biliyordu. En güçlü insanları bile çaresiz bıraktığını biliyordu. Bir gün annesini elinden alacağını biliyordu.

Sen bunların hiçbirini bilmiyordun. İsmail ise kanserin ne olduğunu, en iyisiyim diyen onkologdan bile çok, çok daha iyi biliyordu.

Murat?

Eğitsel kollar dağıtıldığı gün okula gelmemiştin de, seni kütüphanecilik koluna yazmışlardı. Sınıfın ufak kitaplığından her öğrenci bir kitap getirmek şartıyla yararlanabiliyordu. Çoğu öğrenci en fazla bir kitap alıp okumuştu. Sadece biri, tüm kitapları teker teker almıştı. Sana iş çıkarıyor diye uyuz oluyordun ona. Kitap vermek istemiyordun. Bu yüzden teneffüs zili çaldığında sınıftan dışarı ilk sen fırlıyordun. Öğretmeni koridorun başında görmeden sınıfa gitmiyordun. Bu yüzden de çok azar yemiştin öğretmenden. O öğrenciyi hatırlıyor musun? Bir şekilde seni yakalayan ve o kitaplıktan kitap almayı başaran İsmail’di.

İsmail beşinci sınıftayken, sınıf kütüphanesinden bir sürü kitap aldı. Çünkü 98’in kışına girerken evlerindeki televizyon bozulmuştu. Babasının tek maaşı hem evi geçindirip, hem karısının ilaçlarını karşılamaya yetmiyordu. Yeni bir televizyonun hayalini kuramazlardı. Var olanı tamir ettirmeye bile paraları yoktu.

Annesi yataktan çıkamaz olmuştu o günlerde. Tek başına tuvalete bile gidemiyordu. Konuşmaya mecali olmadığı oluyordu. Ama dinleyebiliyordu. İsmail okuldan dönünce, annesini o gün olan her şeyi en ince detayı ile anlatsa da, sonunda anlatacakları bitiyordu. Ayrıca bir şeyler anlatmak annesinin soru sormasına, soru sorması konuşmasına, konuşması da canının yanmasına neden oluyordu. Kitaplar o zaman geldi İsmail’in aklına. Eğer ona kitap okursa, hem annesi soru sormak zorunda kalmaz, hem de yatağında yatarken sıkılmazdı. Birkaç yıl önce annesi ona masal anlatırdı, şimdi ise o annesine kitap okuyordu. Kadın uyuya kalınca sessizce kitap okumaya devam ediyordu İsmail. Çoğu kitabı bir kere değil, birkaç kere okumuştu bu yüzden.

Bunları hatırlıyor musunuz? Birçok olay vardı böyle. Hepinizin hayatına ucundan da olsa dokunmuştu İsmail. Ahmet? Günlük harçlığını az bulur şikayet ederdin de, İsmail’in harçlığını duyunca şikayet etmeyi kesmiştin. Gülsüm? Yediğin cipsten bir tane isterken çok utanmıştı İsmail, sen de buna çok şaşırmıştın. Hakkı? İsmail senden sadece bir kafa kısa diye ona cüce derdin. Bunları hatırlamıyor musunuz?

İsmail’i hatırlamıyor musunuz?

Serap?

Sınıfın altın örgülü kızı. En güzel kız, sen de mi hatırlamıyorsun onu? O bal rengi örgülerinden birini yakalayıp çektiği, canını acıttığı günü de mi hatırlamıyorsun? İsmail’i son defa gördüğün gündü.

Aslında İsmail’in o ufacık kalbinin annesinden kalan parçası sana aitti. Annesi öldükten sonra yanına gidip “başın sağ olsun” demiştin. Ne yapacağını bilememişti. Sen neredeyse hiç konuşmazdın ki onunla. Oysa o gizli gizli seni izlerdi. Uyumadan önce seninle arkadaş olduğunu hayal ederdi. O gün sen onla konuşunca, annesinin öldüğünü bile unutmuştu bir an. Bildiği tek cevabı verdi sana. “Dostlar sağ olsun” dedi. Geri döndün gittin. Hem çok kısa sürdü konuşmanız, hem de sonsuza kadar sürdü.

Eve gittiğinde annesinin yokluğunu bir daha hissetti. İki kelimenle daha da aşık olmuştu sana. Mutluydu ama anlatacak bir annesi yoktu artık. Dizi kanayınca onunla ağlayacak, öpebilmek için her şeye dayanabileceği, kitaplar okutarak uyutacağı… Yoktu işte.

Doğum gününde sana aldıkları 48 renkli pastel boyaları hatırlarsın. O şeytan icadı salak boya takımı İsmail’in felaketi oldu işte.

Resim dersinde tüm sınıf etrafına toplanmıştı. Her isteyenle paylaşıyordun boyalarını. Senin boyaların, senin arkadaşların. Yanında olmayan sadece oydu. Olamayan. Yanına gelmeye o kadar korkuyordu ki. Sen ışıktın. Işığa dokunabilir miydi? Dokunuyordu işte diğerleri. Onun elemanı olmadığı insanlar kümesi. İsmail’in cennetinin yasak meyvesini yiyorlardı.

İsmail o boyalar sayesinde anladı senin yanında olamayan tek kişi olduğunu. Sana hiçbir zaman ulaşamayacağını.

Sen de ne kadar mutluydun. Tüm ilgi senin üzerindeydi. O yaşta bile ilgiyi fark ederdin. Yıldız gibi parladığını düşünür bundan büyük keyif duyardın. Arkadaşlarının ilgisiyle kendi semana yükselirken İsmail’in sana doğru geldiğini göremedin. Bal rengindeki saçların tek örgüyle toplanmıştı. İsmail o saçları yakalayıp tüm gücüyle çekmişti.

Öğretmeniniz daha ne olduğunu anlamadan, sınıftan kaçıp gitmişti İsmail. Öğretmeniniz de onun ardından fırlamıştı. Ağlıyordun. Çok mu yanmıştı canın Serap? Az önce boyalarını kullanan arkadaşların hala yanındaydı. Burak sana ağlayan bebek dememişti. En yakın arkadaşın Ece seni tuvalete, yüzünü yıkamaya götürmüştü.

O sırada öğretmeninizde İsmail’i yakalamıştı. Hemen bir tokat yapıştırmıştı yüzüne. Gerek yoktu aslında çünkü İsmail zaten ağlıyordu. Canı zaten yanıyordu. Aşkta erkek oyunu mu be Burak? Aşkta da ağlamak yasak mı? Öğretmeniniz ne olduğunu bile anlamıyordu. Çocuk, yani İsmail konuşmuyor, sadece sessizce ağlıyordu. Sınıfa gelip senden özür dilemesi istenince kaçmaya çalışıyordu. Çırpınıyordu. Çareyi babasını çağırmakta buldular. Müdürün odasında, hiçbir soruya cevap vermeden sessizce ağladı babası gelene kadar.

Bir daha da okula gelmedi.

Sonra ne oldu ben de bilmiyorum. Bildiğim şey altın bukleli Serap’ım, İsmail’in canı o gün senden daha çok yandı. İsmail’in canı pek çok şeye yanmıştı ama hiçbiri buna benzemiyordu. Bilerek ya da bilmeyerek fark etmez, onun canını yakmıştın. Ulaşamayacağı kadar yükseklere çıkmıştın. Belki de sadece o seni yükseklerde görüyordu. Aslında hiç fark etmez. Canı çok yandı işte. Senin de canın yansın istedi. Onun ki gibi yanmayacak olsa da, senin de canın biraz yansın istedi. Çaresizce çekti saçını, bir an sonra pişman olmuştu bile.

Ahmet Cenker Yaman

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 33 Ortalaması: 4.1]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir