Ahmet Cenker YamanDehşet ÖyküleriKorku Hikayeleri

Sıradan

Sıradan

Herhangi biri olduğuma inanıyordum. Babam gibi, dedem gibi, hatta büyük büyük dedem gibi.

Beni parmak ile göstermenize neden olacak tek bir özelliğim bile yok. Olmasını da istemem. Sıradan okullarda, sıradan öğrenciler gibi okudum. Ne çok başarılı oldum, ne de çok başarısız. Çizgimi hiç bozmadım. Üniversite bittikten sonra, iş ararken polislik sınavlarına girdim, ortalama bir derece ile kabul edildim ve sonra gene ortalama bir başarı ile polis oldum. Sıradan bir ilçenin, sıradan bir karakoluna, sıradan bir memur olarak atandım.

Gündüzleri sıradan evrak işleri yaparım, bazı geceler devriyeye çıkarım. Bir kaç alkolik, iki üç serseri ya da bazen bir iki esrarkeş enseleriz. Hiçbir zaman kişisel bakmam olaya. Bu insanlara ne empati beslerim, ne de kin. Onlar benim için sadece ay sonunda cüzdanıma yansıyacak ekstra puanlardır. Sıradan gecelerimin, ufak sürprizleri. Ertesi günün evrakları.

İş bulduktan sonra evlendim. Evliliğim bile kişisel bir durum olmadı benim için. Evlenmem gerektiği için evlendim. Neden evlenmem gerektiğini sorgulamak benim işim değil. Düzen böyle, herkes evlenir ve yuva kurar.

İki kızım var. Biri beş diğeri üç yaşında. Oğlum olması için çalışmalarımız devam ediyor. Çalışmalar, kişisel değiller… Belki bir sonraki çocuğum erkek olur.

Olmayacak. Çalışmalar yarım kalmak zorunda kalacak, çünkü kişisel bir şey bulacağım. Kişisel kıyametim kapıyı çalmadan, kırıp bildiğim hayatı yok edecek.

Bir öğleden sonra, belediye zabıtaları bizden destek istediler. Semtimizin sıradanlığını bozan bir çöp evi boşaltmak isterken, ev sahibinin direnişi ile karşılaşmışlar. Aslında bu tür olaylara karışmayı hiç istemem. Evraklar ne kadar sıkıcı olsalar da, evini çöp yığınları ile dolduran istifçiler kadar sorun çıkarmazlar. Ancak çoğu memur yıllık tatilde olduğundan, istifçinin evini boşaltmaları için zabıtalara yardıma gitmek zorunda kaldım.

Eve istiflenmiş çöplerin kokusunu genellikle sokağın başından bile alabilirsiniz. Psikiyatrlar, istifçiliğin nedenini takıntı olarak açıklarlar. Bu insanlar, tam anlamı ile deli değillerdir. Sadece, “birgün işe yarar” düşüncesiyle hiçbir şeyi atmayan insanlardır. Bir süre sonra takıntıları ilerler ve yolda gördükleri çöplerin bile işe yarayabileceğini düşünürler. Psikiyatrlar bu insanlara deli demez, ben ise zırdeli derim. Onlar için, rengi sararmış eski bir evrak, yarısı yanmış bir pet şişe gibi materyaller bile kullanışlı olabilirler.

Onlar için herhangi bir eşya bile, kişiseldir.

Gördüğümün, duyduğumun aksine, bu evden ağır bir koku yükselmiyordu. Dairenin kapısına geldiğimde, iki zabıtanın kendi aralarında pis pis güldüklerini gördüm. Kendilerine çeki düzen vermeleri için bir süre onlara dik dik baktım. Onlar da kendilerine çeki düzen verdiler. Kişisel bir durum değil bu, sıradan bir hiyerarşi gösterisi sadece. Durumun ne olduğunu sorduğumda, kendim görmem gerektiğini söylediler.

İçeri girdim. Çoğu çöp evde, her yer dağınık olur. Çöpler sadece onları istifleyenin anlayabileceği, tek bir kişinin bilebileceği düzende yerleşmiş olurlar. Geri kalanlar için sadece kaos olarak görülecek bir düzen. Bu evde ise, en bakar kör belli bir düzen olduğunu fark ederdi. Sayısız nesnenin her biri el yapımı raflara özenle dizilmiş vaziyette duruyordu. Bir düzen içinde olduklarını görüyordum, ancak düzeni anladığımı iddia edemem. Eminim, istifçi için şu bıçağın, bu küreğin yanında olmasının bir anlamı vardı.

Her duvara monte edilmiş raflardan, tüm boşluklara yerleştirilmiş katlı sehpalardan dolayı adım atmak bile zordu. Yolları dar ve labirent gibi olan bir mağarada yürümeye benziyordu. Evin içinde yolumu kaybetmeden istifçiyi aramaya çalışıyordum. Sonunda, içerisinde hiçbir eşyanın olmadığı bir oda da, çırılçıplak vaziyette onu buldum.

Bağdaş kurmuş, yere bakarak oturan istifçi kadındı. Zabıtaların neden pis pis güldüklerini o zaman anladım. Odaya girmeden bir süre kapıda kalakaldım. Hayatımda gördüğüm en ilginç manzaraydı. Ne yapacağıma karar vermem zaman aldı.

Sonunda odaya adım attığım anda kadın acı çeker gibi irkildi. Kafasını hızla kaldırıp bana baktı. Keskin ve birazda ürpertici bir hareketti. Yalan yok, bir an korktum. Anlam veremediğim bir korkuydu.

“Beni öldürmeye mi geldin?” diye sordu.

Çöpleri istifliyor diye onu öldüreceğimi mi sanıyor? Delilik liginde zorlanmadan zirveye oynar bu kadın.

“Hayır” dedim, “neden öldüreyim sizi, sadece komşular şikayet etmiş, belediye evdeki çöpleri boşaltacak. Galiba biraz güçlük çıkarmışsınız, o yüzden bizden yardım istediler.”

Polis olduğumu fark etmesi için gömleğimdeki armayı parmağım ile işaret ettim ama bakmadı bile. Gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadı.

“Beni tanımadın” dedi.

“Tanımam mı gerek?”

Cevap vermedi. Aynı soruyu kendime tekrar sordum. Onu tanımam mı gerekiyor?

Tamam, psikiyatrlar istifçiler hakkında ne derse desin, bu kadın kesinlikle zırdeli.

“Hanımefendi zorluk çıkarmayın, evi temizlesinler. İsterseniz sizi de bir hastaneye gösterelim ne dersiniz?”

Duyup duymadığını bile emin değildim. Kadın sanki bizim dünyamızdan değil gibi davranıyordu. Gözleri gözlerimde, öylece duruyordu. Sanki bir şeyler arar ya da okur gibi… Bakışları üzerimde bir ağırlık oluşturdu. Tarif edemeyeceğim bir rahatsızlık veriyordu. Sanki çıplak olan o değil de, benmişim gibi hissetmeye başladım. İstemsizce bir dürtü ile, elim belimdeki silahıma doğru gitti. İşte o zaman bakışlarını üzerimden çekti.

“Bu evde çöp olan hiç bir şey yok. Farkındaysan kimseye rahatsızlık verecek bir kokuda yok. Ne hakla eşyaları atmaya kalkıyorsunuz? Bu evde olan Hiç bir şey gereksiz değil.” deyip ayağa kalktı.

Çıplak olduğunun ya da benim orada olduğumun farkında değil gibiydi.. Yanımdan geçerken onu durdurmak istedim, ama nasıl tutacağımı bilemediğimden yapamadım. Yanımdan, bana değecek kadar yakınımdan geçip labirent gibi dizili sehpa ve raflarına arasına daldı. Bir anlık duraksamadan sonra onu takip etmeye çalıştım. Sanki eşyalar ona yol açıyor da, benim önümü kapıyorlar gibiydi. O ne kadar rahat adımlıyorsa yolu, ben o kadar zorlanıyorum. Göz ucuyla onu takip ettiğimden sürekli bir şeylere çarpayazıyordum. Tam onu kaybettiğimi sandığımda, tekrar önümde belirdi. Elinde bir kartvizit var. Kartvizite bakılırsa, istifçimiz bir avukattı. En azından bir zamanlar öyleymiş.

“Haklarımı biliyorum”, dedi. “Ben bir deli değilim ve bu ev bana ait. İstersen beni hastaneye götür, sonuç değişmeyecek. Sadece eşyaları attığınız için seni ve kapıdaki iki salağı dava ederim. Bir dava ile uğraşmak istemezsin, değil mi?”

Her ne kadar zırdeli de olsa, kadın haklıydı. Dava ile uğraşmak istemezdim. Açıkçası, ne yapmam gerektiği hakkındaki kanuni prosedürü de zerre bilmiyordum. Kadın bir dava açarsa bunu kazanacağından emin görünüyordu. Ne yapmam gerek? Sanırım buradan hemen gitmem benim sade hayatımın bekası için en uygunu olacaktı.

Ve asla geri dönmemek.

Kadına komşularından bir daha şikayet gelirse, bu sefer eşyalar ile birlikte gideceğimiz tehdidinde bulunup oradan ayrıldım. Kişisel bir tehdit değildi bu, sadece yapılması gereken bir güç gösterisiydi. Kuyruğu dik tutma çabasıydı. Kadın sadece gülümseyerek karşılık verdi. Dar yolda bana sürtünerek arkama geçti ve boş odaya doğru adımladı. Bende çıkışa doğru yolumu aradım. Arkamdan “geri geleceksin” diye seslendi. “Bir şikayet alamadan geri geleceksin” .

Kapıda bekleyen iki zabıta ne yapacağımızı sordu. Şikayetin kimden geldiği bilinmiyordu. Bu durumda sadece apartman sakinlerini gezip şikayetlerini savcılığa iletmeleri gerektiğini söyleyebilirdik. Elimizde bir boşaltma emri olmadan yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Zabıtalara kapı kapı gezip durumu komşulara anlatmalarını söyledim. Apartmandan çıkıp karakola dönmek için yola koyuldum.

Bu olay sadece bir anı olacaktı. Tüm sıradan insanların başlarından en az bir kere böyle ilginç bir olay geçer. Her dost sohbetinde anlatılır. Çokça anlatılır. O kadar ki, bir çöp evin boş odasında çırılçıplak bağdaş kurmuş kadın hikayesi bile, sıradan ve sıkıcı bir hale gelir. Bence, olması gerekende budur.

Mesainin geri kalanını her gün geçirdiğim gibi evrak işlerini yaparak geçirdim. Dün gece bir bıçakla yaralama olmuş, savcılığa sevk edilecek bir serseri vardı. Benim için sadece evrak vardı. Adamın biri karısını haşat etmiş, benim için evrak vardı. Liseliler kız kavgasında birbirlerine fena girmişlerdi, dükkan camları falan hep kırılmış, evrak falan yoktu, olur öyle, biri gider olayı tatlıya bağlardı. Asker kaçağı yakalanmış, evrak vardı.

Eve döndüğümde artık ne evrak vardı, ne de çırılçıplak deli bir avukat. Kapıdan içeriye girerken, geride kalan gün benim için dışarıda kalırdı. Nasıl geçti hayatım günün? Nasıl geçsin, aynı aynı aynı… Karım bana hayatım diye seslenirdi. Gerçekten hayatı falan olduğum yoktu tabii, Görücü usulü evlendik biz. Kişisel bir şey yok ortada. Arkadaşlarından duymuştur bu hitabı. Bana hayatım diyerek, aramızda gerçek bir sevgi varmış gibi yapıyordu. Başka türlü katlanamazdı ki insan, sevgisiz bir evliliğe. Şikayetçi değilimdim. Karımı kendimce seviyorumdum, o da beni kendince seviyordu. İki tane kızımız vardı ya işte. Bizi birbirimize sonsuza kadar bağlayacak bir bağ. Fazlasına ihtiyacımız yoktu. Zaten fazlası olamaz da. Aşk meşk gelirdi ve geçerdi. Kadınla erkek arasında ki en önemli bağ, çocuklarıdır.

Günün ilginç olayını karıma anlattım. Kadının ne kadar deli olduğunu, rahatsız edici bakışlarını anlattım. Evin sadece onun anlayabileceği bir düzeni olduğunu söyledim. Çırılçıplak olduğunu… İlgisini çeken sadece çıplaklık oldu. Ne kadının bakışları, ne de işini gayet iyi bilir gibi görünen bir avukat olması karımı onun çıplaklığı kadar ilgilendirmedi.

Kadını beğenmiş miydim? Beğendim mi? Kırklı yaşlarında, çöküşe geçmeye hazır bir kadın vücudu desem, on yıl sonra karım ile büyük bir sorunum olabilirdi. Beğendim desem, şimdiden bir sorunum olurdu. Dikkat etmedim desem, şu andan başlayan ve mezara kadar gidecek bir sorunum olurdu.

Sorunu ertelemeyi seçiyorum, yaşlı ve buruşmuş olduğunu söylüyorum. Yaşlanınca onu da beğenmezmişim. Sanki o gün çok beğeniyordum da. İki tane çocuk doğurmuş sıradan bir kadın karım. Çocuklar doğduktan sonra aldığı kiloları vermek için garip diyetler yapan bir manken değil. Onunla birlikte olmak için, libidoya ihtiyacım yok. Zaten üçüncü bir çocuk istediğimizden doğal olarak bunu yapmak zorundayız.

Benimde otuzlarına gelmiş normal bir erkekten farkım yok. Metabolizma yavaşladığı için, göbeğim vücudun geri kalanından yavaş yavaş bağımsız bir hale geliyor. Tüm gün oturarak çalışmam bu duruma karşı bir önlem değil. Saçlarımdaki yavaş dökülme, önlem almadığım sürece hızlanarak artacak. Neden önlem alayım ki? Benim babam da, dedem de keldi. Sokağa çıkın, biraz dolanın, gördüğünüz insanların pek çoğunun bana benzediğini fark edeceksiniz.

Günler rutinde devam etti. Çırılçıplak avukatın hikayesini birkaç kere anlattıktan sonra ben bile unuttum. Sıradan hayatımı yaşamaya devam ettim. Esrarkeşler, evraklar, bıçaklamalar, evraklar, karı koca kavgası, evraklar, sarhoş olayları, evraklar, hırsızlık, evraklar, oto teypleri, evraklar… Yaz böyle geçti, sonbahar geldi, böyle geçti, kış da çok farklı değildi. Karakolda içilen çaylar, meslek hakkında konuşmalar, dünyanın çivisi hakkında garip fikirler… Israrla belirtmek istiyorum, şikayetçi değildim. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Sonra salak bir seyyar film satıcısının başı zabıtalar ile biraz belaya girdi. Belediye seçimleri sonrası, belediye el değiştirir, yeni başkan kendi tanıdıklarından ve onların tanıdıklarından yeni bir ekip kurar. Seyyar satıcılar için bunun anlamı, zabıtaya verilecek rüşvetin yenilenmesi demektir. Bir satıcı, oyunun kuralını pek iyi anlayamamış, zabıta ile arasında ufak bir sorun çıkmış. Bizim aptal seyyar satıcı, sorunu çözmek için bildiği tek yöntemi, yumruklarını kullanmış.

Evrak. Sadece evrak olmalıydı. Evrakları düzenle, görevli memura mukavemetten ve kayıt dışı ticaretten savcılığa sevk et, geç. Dayak yiyen zabıtalardan biri, yeni zabıta şeflerinden ve avukatın evinde karşılaştığımız zabıtalardan biri olmasaydı, sadece evrak olabilirdi.

Unutulmuş hikayemi anlatmak için bir fırsat olarak gördüm. Birkaç kişilik dinleyici kitleme hikayeyi anlattım. Hikayenin sonunda, aklıma takıldı, zabıtaya şikayetçi olanın kim olduğunu sordum. Çıkmadan önce onlara tüm apartmanı dolaşmalarını söylemiştim, bunu yapıp yapmadıklarını öğrenmek istiyordum. Kişisel bir şey değildi, hiyerarşi meselesiydi. Zabıta kimsenin şikayetçi olmadığını söyledi. Koca apartmanda kimse ne kadının deli olduğundan, ne de evinin çöp ev olduğundan haberdarmış. Hatta, bekar bir kadın olarak, eve arkadaşları falan da gelmediği için kadından çok memnunmuş apartman. O zaman kim şikayet etmiş, diye sordum, cevabı oda bilmiyordu.

İlginçmiş deyip geçmem gerekiydi. Ancak bu sefer o kadar kolay olmadı. Kadını hakkında bildiğim çok az bilgi kırıntısı kafamın içinde dönmeye başladı. Evdeki o garip düzen, bir odada hiç eşya olmaması, bakışları, çıplaklığı… Sahi neye benziyordu gerçekten? Kafamın içinde vücudu hakkında tek bir detay bile kalmamıştı. Saçı neye benziyordu, kaşları? Uzun boylu muydu? Hiçbir şey kalmamış kafamda, sadece bana bakarken hissettiğim o çıplaklık hissi… Ve karışık görüntüler. Bir kişiye ait olamayacak kadar fazla ama yarım yamalak, birleşmeyen detay parçaları.

Eve vardığımda, bu sefer her şey kapının dışında kalmadı. Kızım okulunda olan, ona göre çok ilginç bir şeyi anlatırken aslında ben onu dinlemiyordum. Karım komşunun çocuğunun yaramazlıklarından bahsederken de, televizyonda sevdiğimiz diziye bakanken de, gece yorganı kafama çekip uyuyor taklidi yaparken de aklımda sadece o kadın vardı. Bir anda, hem de onu gördükten yaklaşık bir yıl sonra kafamın içinde krallığını ilan etmiş gibiydi. Kimdi, neydi, orada oturmuş ne yapıyordu, evindeki o istiflenmiş eşyaların, çöplerin anlamı neydi? En önemlisi, bir yıl sonra neden kafama takmıştım?

Sabah işe giderken, yolumun üzerinde olmamasına rağmen onun sokağından geçmeye başladım. Bir iki gün sonra akşam eve dönerken de aynısını yapıyordum. Her sabah, her akşam o binayı göz ucuyla süzdüm. Böyle devam ettim. Her gün iki kere o sokaktan geçmek dışında, hayatımda gözle görülür bir değişiklik yoktu. Ne karım, ne amirlerim benim bu garip davranışlarımın farkındaydılar. Benim ufak takıntım, ufak sırrım olmuştu.

Benim kişisel zevkimdi.

Kimsenin fark etmediği değişimler en tehlikeli olanlardır. Ben artık eski ben değilimdim. Kafamın içinde sanki bir misafir ağırlıyorumdum. İşe geliş gidişlerimde tüm vücudumun kontrolünü ele geçiren bir misafirdi. Bu süreler dışında, benim ben olmama izin veriyordu. Tüm bu saçmalıklara son vermek için bir doktora görünebilirimdim. Yapmam gereken buydu. Her sıradan insan gibi, baş edemediğim bir sorunum olduğun da, işin uzmanından yardım almalıydım. Almadım. Cevabın modern tıbbımız olduğuna inanmadım. Bana bir cevap gerekliydi.

Dairesini bulmak, daha doğrusu hatırlamak işin kolay kısmıydı. Şimdi kapısını çalmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Hakkınızda şikayet var diyebilirdim. Ne de olsa ben bir polistim, şikayetleri göz ardı edemezdim. Kafamın içine yerleşip beni rahatsız etmesini şikayet gerekçesi olarak gösteremezdim gerçi. Apartman kapısından zili çaldım, “kim o” diye sorulmadan otomatiğe bastı. İkinci kattaki dairesinin kapısının tokmağını vurduğumdaysa, kapının açık olduğunu fark ettim. Kafamı içeri uzatıp seslenecekken, evin daha önceden gördüğüm bu sıkışık ve karmakarışık hali dikkatimi yine kendisine çekti. Ben daha seslenemeden, o bana “içeri gelin memur bey” seslendi. “Daha önce karşılaştığımız odaya.”

Bunu nasıl bilebilirdi ki? Gelenin ben olduğumu?

Eşyalar arasında yolumu zor da olsa buldum. Bu sefer üzerinde tek parça bir gecelik vardı. En azından kısmen giyinik olduğu için ona daha dikkatli bakabilecektim. Esmer bir kadındı. Orta boylu, kısa koyu saçlı, kalın kaşlı ve uzun kirpikliydi. Gözleri koyu kahverengi, ağzı geniş, dudakları ince, burnu düzdü. Oldukça sıradan bir görüntüsü var. Benim gibi, babam gibi, dedem gibi, karım gibi.

“Lütfen beni takip edin, başka bir odada konuşsak daha iyi olur.” dedi.

Bir şeyler gevelemeye çalıştım ama, pek de gerek olmadığını fark ettim. Bindim bir alamete gideyim gayri kıyamete.

O önde, ben arkada eşyaların arasında oluşmuş labirentte ilerledik. O her zamanki gibi bu sıkışıklıkta hiçbir şeye çarpmadan ilerlerken, ben sürekli takılıyordum. Allah aşkına, bu ev kaç metrekare? Bana upuzun gelen bir süre sonra, sıradan bir evin sıradan oturma odasına vardık. Tek fark, televizyon olması gereken yerde, kocaman bir ayna olmasıydı. Kendisi divana oturdu ve bana karşında duran koltuğu gösterip oturmamı işaret etti.

“Bana ne sormak istiyorsunuz?”

Ona ne sormak istiyorum? Aslında kafamda oluşan binlerce soru var, ancak tek bir cevap tüm soruların cevabı gibi.

“Kimsin sen?”

“Her zaman sadece sonuca odaklı oldun.” dedi. Bu benim sorumun cevabı değildi.

“Tanışıyor muyuz?”

“Bu hayatta bir yıl kadar önce tanıştık ama seni daha önceden tanıyorum. Daha önceki hayatlarımızdan.”

Sıradan insanların yapacağı şeyi yapmalıydım. Çözümsüz bir sorunla karşı karşıyaydım, yok sayıp hayatıma devam etmeliydim. İlk adımım, oradan gitmek olmalıydı. Yapmadım. Onun yerine deli olduğuna emin olduğum kadının ne demeye çalıştığını merak ettim.

“Kim miyim? Sorduğun bu mu? Adım Aysel, 41 yaşımdayım, bildiğin gibi avukatım. Son dört yıldır dulum. Önceki evliliğimin bitme nedeni kocamın bana sadık kalmamasıydı. Ondan aldığım nafaka sayesinde çalışmaya ihtiyaç duymuyorum, bu yüzden işimi yapmıyorum. Çocuğum yok, olmuyor. Her yolu denememize rağmen hamile kalmayı başaramadım. Hayatımdan o kadar sıkıldım ki, sonunda onu yaşamayı bırakıp, başka hayatları izlemeye karar verdim. Evdeki eşyaların fazlalığının nedeni de bu.

Anlamadın tabii. Şöyle, farkında olmasak da, her eşya üzerinde izler bırakıyoruz. O eşya kullanılırken, neler düşündüysek, neler hissettiysek eşyanın üzerinde bir yazı gibi kalıyor. Çoğu insan bu yazıları okuyabilir, ama çok azı okumayı ister. Hep görmezlikten gelinen, ezik sınıf arkadaşı gibidir bu yetenek. Onunla birlikte görülmek, bizi de onun gibi ezik yapar diye korkarız.

Bizi diğer herkesten ayıracak bir yetenek. Herkesten ayrılmak demek, aslında yalnız olmak demektir.

İnsanlar böyle şeylere inanmazlar, inananlara ya da yeteneğe sahip olduğunu söyleyenlere deli gözüyle bakarlar. Bu yüzden ‘dışlanmak’tır özel yetenekler. İnsanlar beni dışlamadan, ben onları dışladım ve buraya yerleştim. Yeteneğimin üzerine gittim, kendimi zorladım. Bulduğum her nesne ile yeteneğimi biraz daha arttırdım. Okuduğum her nesne, bana farklı bir hayatı öğretti. Her biri benim için diğerinden daha özel hale geldi. Bu yüzden hiç birini atamadım. Onları biriktirmemin nedeni takıntılarım değil. Onları çok sevmem de değil. Sadece, benden başka kimsenin umurlarında olmayacakları için, bu yorgun eşyalara sahip çıktım. Hiçbiri benim değil, aslına bakarsan, onlar artık kimsenin değil.

Neden çıplak olarak boş oda da oturduğum ise en kolay açıklanacak olan. Düşünürken kendi elbiselerimin ya da farklı eşyaların üzerine yazılar bırakmak istemiyorum. Bu yüzden boş bir oda da, çırılçıplak olarak düşünüyorum.

Biliyorum, bu geniş açıklama bile senin sorunun tam cevabı değil. Sen aslında benim kim olduğumu sormuyorsun. Zaten bir yerden sonra, beni dinlemek yerine kendi sorunu daha açık nasıl sorabileceğini düşünmeye başladın. Bu medyumluk saçmalıklarına da pek inanmıyorsun. Senin asıl merak ettiğin, ‘nasıl olup da beni takıntı haline getirdiğin’ yanılıyor muyum?”

Yanılmıyordu ama bunu dile getirmedim. Kadının deli olmama ihtimalini sindirmeye çalışıyordum. Eğer deli değilse, bu anlatsam da kimsenin inanmayacağı hikayelerden biri olacaktı.

Ne diyeceğimi bilemedim. Bir süre konuşmadan karşılıklı oturduk. Sanki beni değerlendirir gibi bakıyordu bana. Sonunda eliyle pat pat diye divana vurarak beni yanına davet etti. Evcil hayvanını çağırır gibi.

Komutu alan beyin, bilinçten bağımsızca komutu yerine getirmek için harekete geçti. Yavaşça kalkıp yanına yürüdüm. Aslında daha çok süzülen bir kuş gibi hissediyordum. Sanki hayatım boyunca yaptığım hiçbir hareket bu kadar doğal değildi. Bahar gelince kar’ı delen bir kardelen gibi, sanki tüm amacım buymuş gibi hareket ediyordum. Az önce beni çağırmak için kullandığı elinin işaret parmağı ile karşımızda duran aynayı işaret etti.

Aynaya bakarken “demek bu yüzden ona işaret parmağı diyorlar” diye geçirdim içimden.

Ayna da ne onun, ne benim aksim vardı. Kafam karışıyordu. Odaklanamıyordum. Aynada, başka birilerinin aksi vardı. Önceleri belli belirsizdi. yavaşça netleştiler. Hem o, hem ben olan başka birileriydi. Ne olduğunu anlayamıyorumdum, ayna hileli olmalı diye düşündüm. Arkasına geçip orada kim var diye bakmak istedim. Bana engel olmadı. Yerimden kalkarken, bir önceki doğal duyguların tam tersini hissettim. Denize değil, dağa doğru giden bir karetta karetta yavrusu gibiydim. Ben kalkar kalkmaz, ayna normale döndü. Mideme kramplar girmeye başlamıştı. Kalktığım yere gerisin geriye yığıldım. Tüm vücudum ter içinde kalıyor.

“Onlar” dedi. “Bizim eski yaşamlarımızdı. Birlikte olmak her zaman bizim kaderimiz oldu. Ne kadar hayat yaşarsak yaşayalım ve ne kadar ayrı düşersek düşelim, sonunda hep birbirimizi bulmak zorundayız. Ben senin kurbanınım, her hayatta öldürdüğün, tek aşkın.”

Söylediklerini ne duyabiliyorum, ne anlayabiliyorum. Kafamın içi beyin ile değil, sanki civa ile dolu. Bu kadar ağır olmasaydı kafam, belki düşünebilirim bir şeyleri.

“Duysan bile, anlamayacaksın. Anlasan bile, inanmak istemeyeceksin.” dedi. “Sen hep böyle oldun, inanmadın. Hiçbir zaman ne bana, ne kendine inanmadın. Sana bunu göstermenin tek bir yolu var.” Dudaklarını bana doğru uzatıyor. Geri çekilemedim. Felçli gibiydim. Sadece dudaklarımız birbirine değdiğinde gözlerimi kapatabildim.

Hava buz gibiydi, üzerimde kalın kürkler vardı. Ağır bir tipi altında yol almaya çalışıyorduk. Yanımdakinin yüzünü göremiyorumdum, ama o olduğunu biliyorumdum. Bir mağaraya ulaşmaya çalışıyorduk. Yolda tökezledi. Yaralı mı? Evet yaralı, karnını tutarak yürüyordu. Git gide yavaşladı. O hız ile başarmamız imkansızdı. Yardım etmeye çalıştım, olmadı. Saldı kendisini. Yere düştü. Ben de mi yaralıydım? Saldırıya uğramışız. Taşıyamıyordum onu, bu soğukta ölüme bırakmaktan başka çarem yoktu. Onu taşımaya çalışsam ben de güçten düşer, yıkılırımdım. Tek mantıklı tercih vardı, temiz ve hızlı bir ölüm.

Gözlerimi açıyorum, “anladın mı?” diye soruyor. Tekrar öpüyor.

Karanlık bir odadaydık bu sefer, bana kaçalım diye yalvarıyordu. “Firavun öldü, ikimizi de ölümden sonra da ona hizmet edelim diye canlı canlı gömecekler” dedi. Benim istediğim de tam olarak buydu zaten, efendime hizmet etmek. “Saçmalama, ölünce ölürsün, firavun da olsan, köle de olsan sadece ölürsün.” Hayır, efendimiz bir tanrıydı, ona hizmet sonsuz yaşamdı. Kaçacaksan, sen git. “Seni bırakamam” O zaman benimle gömülürsün. “Canlı canlı gömülemem, canlı canlı mezara giremem, madem kaçamıyoruz, mezar kapanırken öldür beni. Ellerin ile boğ.” Peki, madem istediğin buydu.

Her dokunuşunda, her öpüşünde farklı hayatların sonuna gidiyorduk. Her hayatta onu öldürüyorumdum. Her hayatta, sadece yapılması gerektiğine inandığım, inandırıldığım davranışı yapıyorumdum. Bazen cellat oluyorumdum, bazen bir avcı, bazen sıradan bir marangoz, bazen bir imparator. Değişmeyen tek şey, onu öldürmemdi. Yüzlerce aşk, onlarca ihanet, onlarca nefreti tekrar yaşadık. Karım ile yaptığım çocuk çalışmalarına hiç benzemediğini beyan etmeme gerek yok. Tüm gün sürüyor, defalarca sevişiyoruz. Tüm hayatlarımızın anılarını tekrar tekrar yaşayarak.

“Şimdi” diyor, “beni öldüreceksin”

Hayır, onu öldürmek gibi bir isteğim yoktu. Karısını aldatan ilk erkek ben değildim. Belli ki bu tür imkansız olanı yaşayan ve bunun farkında olan da bir tek ben değildim. İnsan olmanın en güzel yanı, yeterince bahane ve kendini ikna ile her şeyin sıradan görülebilmesidir. Karımı boşamam gerekmez. Metresi, yasak aşkı olan ilk erkek ben olmam ya!

“Bir şey daha var” dedi. “Sen de benim gibi tüm hayatlarında kısırdın.”

Yalan. Benim çocuklarım var. Bu kadın kesinlikle delirmiş olmalıydı. Bu kadın bir büyücü. Evin bir yerlerinde bir tür uyuşturucu etkili tütsü yanıyor olmalıydı. İstifçi, psikiyatrlar istifçi olanlar takıntılı insanlardır derdi. Beni takıntı yapmış olmalıydı. Bir yerlerde görmüştü. Kafayı bana takmıştı. Bu kadın zırdeliydi. Karım asla beni aldatmadı. Çocuklar, onlar benim çocuklarımdı.

“Yalan” diye bağırdığımı hatırlıyorum.

“Her zaman gerçekler karşısında kendini böyle savundun. Her zaman kendi inandıkların, senin için tek doğru oldu.”

Yalan söylüyordu. Bu sapık kadın yalan söylüyordu.

Onlar benim çocuklarımdı.

Korku insanı sadece heyecanlandırmaz. Bazı korkular insanı öfkelendirir.

Tüm hayatımın yalan olduğunu söylüyordu. Fantastik bir filmden, korku filmine geçiş yapmış gibiydim. Gerçek korku filmlerinde cinler, periler, vampiler, zombiler yoktur. Gerçek bir korku filmi, tüm hayatının yalan olduğunu öğrenen bir adamın biyografisidir.

Korkuyorum. Korku insanı sadece heyecanlandırmıyor. Korkumun kaynağını inkar etmek istedim. Yattığım divandan kalkıp odada volta atmaya başladım. Ayağım kıyafetlerimin arasındaki sert bir cisme çarptı. Silahım. Ne olduğunu anlamadan silahımı elime alıp kafasına dayamıştım. Yalan söylediğini itiraf etmesini istedim. O ise gözlerini kapadı ve “söylediklerimin kelimesi kelimesine doğru olduğunu sen de biliyorsun” dedi. Bir gün için çok fazlaydı. Yüksek bir patlama sesi, sonrası mutlak sessizlikti.

Kimse beni görmeden apartmandan fırlayıp eve koştum. Eğer herhangi biri beni gördüyse, cinayet masasının olayı çözmesi saatlerini bile almazdı. Eve vardığımda ruh gibiydim. Karım ne olduğunu sordu, cevap vermedim. Hemen duşa girdim. Neden bu kadar sarsıldım ki? Yüzlerce hayatta yüzlerce defa katil olmuştum. Her hayatta onu öldürmüştüm. Hayır, yalandı bunlar. Ama oldu, oldu işte, haklı çıktı, öldürdüm onu. Hayır. Anlamanın tek bir yolu vardı.

Duştan çıkıp kızların odasına gittim. Güzel, ikisi de uyuyordu. Odadan çıktığımda karımı karşımda buldum. Ne olduğunu soran gözler ile bakıyordu. Onu salona çektim. Elimden geldiğince soğukkanlı davranmaya çalışıyordum. Karıma bugün bir şey öğrendiğimi söyledim. “Ben kısırım”

“Saçmalama, çocuklarımız var bizim” dedi ağzıyla. Gözlerindeyse bunun ne anlama geldiğini bilen, yakalanmış bir kadının bakışları vardı. Tabancam çoktan elimdeki yerini almıştı bile. Kafasından tek bir mermiyle vuruyorum onu da. İşte gene oldu, gene katil oldum. Tabancayı kendi şakağıma dayıyorum. Çocuklar? Sese uyanmışlardı. Her ne kadar tohumlarını benden almış olmasalar da, onları bu hayatta böyle bir travma ile tek başlarına bırakamazdım. Odalarına gittim. Sonra da kendi hayatıma son verdim

Olay kayıtlara cinnet olarak geçmiştir. Hepimiz, bir daha ki hayatımıza kadar bazıları için anı, bazıları için evrak olacağız. Çokları için ise bir hiç olmaya devam edeceğiz.

Ahmet Cenker Yaman

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

9 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu