Bilim Kurgu HikayeleriDehşet ÖyküleriFantastik HikayelerKorku Hikayeleri

Gizemli Hikayeler; “MOXON’UN EFENDİSİ”

Gizemli Hikayeler

Gizemli Hikayeler; “MOXON’UN EFENDİSİ”

“Ciddi misin? Bir makinenin düşünebileceğine gerçekten inanıyor musun?”

O an buna verebilecek bir cevabım yoktu:

Moxon, dikkatini, daha parlak bir ışıkla yanana dek ocak demiriyle ustaca sağa sola oynattığı ızgaradaki kömürlere verme konusunda belli ki çok kararlıydı. En sıradan soruların en eften püftenini cevaplamakta bile gittikçe güçlenen bir erteleme huyu gözlemlemekteydim onda haftalardır. Ancak havası, kasıtlı yapmıyormuş da aklı başka yerdeymiş gibiydi: insan, “kafasında bir şeyler var” diyebilirdi ona bakıp.

Ve hemen ardından da şöyle dedi:

“‘Makine’ nedir? Bu kelime çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. İşte, popüler bir sözlükten bir tarif: ‘Gücün verilip harekete geçirildiği ya da istenilen bir etkinin elde edildiği bir cihaz.’ Peki, o zaman insan da bir makine değil mi? İnsanın düşündüğünü sen de kabul edersin; daha doğrusu düşündüğünü sandığını.”

“Eğer sorumu cevaplamak istemiyorsan,” dedim ters ters, “neden söylemiyorsun? Söylediğin şeyler sadece konuyu geçiştirmekten ibaret. Sen de biliyorsun ki ‘makine’ dediğim de kastettiğim bir insan değil, bir insanın yapıp kontrol ettiği bir şey.”

“O şey insanı kontrol etmediğinde,” dedi aniden ayağa kalkıp, fırtınalı gecenin karanlığında hiçbir şeyin görünmediği pencereden dışarı bakarak. Birkaç saniye sonra dönüp yüzünde bir gülümsemeyle dedi ki: “Özür dilerim; amacım konuyu saptırmak değildi. Sözlüğü hazırlayan adamın bilinçaltı ifadesini imalı ve tartışmayı zenginleştirici nitelikte  bulmuştum. Bu soruna, kolayca doğrudan bir cevap verebilirim: Bir makinenin, yaptığı iş hakkında düşünebileceğine inanıyorum.”

Bu yeterince doğrudandı, kesinlikle. Moxon’un makine atölyesinde yaptığı inceleme ve çalışmaların, onun sağlığına iyi gelmediğine dair üzücü şüphelerimi doğrular türde şeylerdi. Bir kere uykusuzluk çektiğine emindim ve bu hiç de hafif bir hastalık değildir. Zihni etkilenmiş miydi? Soruma verdiği cevap bana, etkilendiğinin kanıtıymış gibi geldi; belki bugün olsa farklı düşünürdüm. O zamanlar daha gençtim ve gençliğin mahrum bırakılmadığı hediyelerden biri de cehalettir. Çekişmelerin en büyük teşvik unsurunun kışkırtmasıyla dedim ki:

“Ve lütfen söyle, ne ile düşünür beyninin yerine?”

Âdeti olan kısa duraksama yerine gelen cevap, en sevdiği soruyu, soruyla karşılama biçimindeydi.

“Peki, bir bitki ne düşünür olmayan beyniyle?”

“Bitkiler de filozof soyundandır! Vardıkları felsefî sonuçlardan birkaçını bilmek isterdim, mantıksal öncülleri atlayabilirsin.”

“Belki de,” diye cevapladı; saçma sapan ironimden etkilenmediği belliydi. “Vardıkları felsefi sonuçları davranışlarından çıkartabilirsin. Duyarlı mimozalar, böcekle beslenen ya da uzaktaki eşlerini döllemek için eğilip onların üstüne polen serpen çiçekler gibi bilindik örneklerle canını sıkmayacağım. Ama şuna bir bak! Bahçemde boş bir yere asma fidanı diktim. Birazcık büyüyünce, bir metre uzağında toprağa bir kazık diktim. Asma hemen ona doğru uzandı, ben de birkaç gün içinde tekrar ulaşacağını bildiğimden kazığı çıkarıp birkaç metre daha uzağına götürdüm. Asma hemen keskin bir açı yapıp yönünü değiştirerek yine kazığa doğru yöneldi. Bu manevra defalarca  tekrarlandı, ama en sonunda asma, sanki ümidini yitirmişçesine çabalamayı bıraktı ve yönünü değiştirme girişimlerimi umursamadan, çok daha uzaktaki küçük bir ağacın yanına kadar gidip ona tırmandı.

“Okaliptüs kökleri, su arayarak inanılmaz oranlarda uzarlar. Tanınmış bir bahçıvanın anlattığına göre bir okaliptüs kökü, eski bir kanalizasyon borusuna girmiş ve boruyu, bir kısmı oradan geçen bir taş duvara yol açsın diye kaldırıldığı yere kadar takip etmiş. Kök, borudan ayrılmış, bir taşın düşerek oluşturduğu bir açıklık bulana kadar, duvarı takip etmiş. Dışarı çıkıp duvarın öbür yüzünü boruya kadar takip etmiş, bu yeni kısma girmiş ve yoluna devam etmiş.”

“Yani?”

“Bunun anlamını anlamamak nasıl mümkün olabilir? Bu, bitkilerin bilinci olduğunu gösteriyor ve düşündüklerini kanıtlıyor.”

“Öyle olsa bile, ne olmuş yani? Bitkilerden değil makinelerden bahsediyorduk. Kısmen tahtalardan, ya artık yaşam enerjisi kalmamış tahtadan, ya da tamamen metalden yapılıyorlar. Düşünme becerisi madenler âleminin de bir özelliği midir?”

“Örneğin bir kristalizasyon fenomenini başka nasıl açıklayabilirsin ki?”

“Açıklama çabası içinde değilim.”

“Çünkü inkâr etmek istediğin şeyi, yani kristalleri oluşturan elementler arasındaki bilinçli işbirliğini kabul etmeden açıklayamazsın da ondan. Askerler, çizgiler ya da içi boş kareler oluşturduğunda buna akıl dersin. Havadaki yaban kazları ‘V’ şeklini aldığında içgüdü dersin. Ama bir mineralin, çözünme içinde serbestçe dolaşan homojen atomları, kendilerini metamatiksel olarak mükemmel şekillerde sıraladıklarında ya da donmuş su partikülleri simetrik ve nadide kar taneleri şeklini alınca ağzını bıçak açmaz. Engin mantık dişiliğim örtbas etmek için şatafatlı bir tabir bile uydurmazsın”

Moxon sıra dışı bir coşku ve içtenlikle konuşuyordu. Durduğunda, benim “makine atölyesi” diye bildiğim, kendisi hariç kimsenin girmesine izin vermediği yan odadan, sanki birinin açık avucuyla masayı yumruklamasına benzeyen tek bir gümleme işittim. Moxon da aynı anda duydu bunu ve çok endişelendiği belli bir halde ayağa kalkıp, alel­ acele sesin geldiği odaya geçti. Orda başka birinin daha olması bana garip geldi ve arkadaşım için duyduğum endişe, bir de kuşkusuz mazur gösteremeyeceğim bir parça merak, beni kulak kabartmaya itti; ancak gururla  söyleyebilirim ki onları anahtar deliğinden dinlemedim. Sanki bir boğuşma ya da itiş kakış varmış gibi karmakarışık sesler geliyordu, yer sallanıyordu. Derin nefes alış verişleri ve birinin. “Lanet olsun sana!” diyen boğuk fısıltısını gayet net duydum. Sonra her yer sessizliğe gömüldü ve hemen ardından da Moxon yeniden ortaya çıkıp üzgün bir gülümsemeyle:

“Böyle aniden kalktığım için beni affet. İçerdeki makinelerden biri kontrolünü kaybetmiş, kendi kendine zarar veriyordu,” dedi.

Gözlerimi, içleri kanla dolu dört paralel tırmık izinin çaprazladığı sol yanağına dikerek dedim ki:

“Belki tırnaklaeını törpülemenin faydası olur, ne dersin?”

Bu şakayı yapmak için uğraştığıma değmedi: tepki vermeden kalktığı koltuğa oturup, yarım kalan monologunu sanki hiçbir şey olmamış gibi sürdürdü:

“Eminim, her maddenin sezgi sahibi, her atomun yaşayan, hisseden, bilinçli bir varlık olduğunu söyleyenlerin öğretilerine katılmıyorsun. -Senin gibi kültürlü birine bunlann isimlerini vermem gerekmez.- Ben ise onlara katılıyorum. Ölü, cansız madde diye bir şey yoktur; bütün maddeler canlıdır. İçlerindeki hareket halinde ve potansiyel güçlerle doğal eğilimlerine uyarlar. Hepsi de çevrelerindeki aynı güçlere duyarlıdırlar ve onları kendi iradesine göre yeniden şekillendirebilen insanoğlu gibi üstün organizmaların içindeki daha büyük ve ince güçlerin sirayetine maruz kalabilirler. İnsan zekâsından ve amacından, sonuçta ortaya çıkan makinenin karmaşıklığı ve işleviyle orantılı olarak, az ya da çok bir şeyler içselleştirirler.

“Herbert Spencer’ın ‘Yaşam’ tanımını hatırlıyor musun? Otuz yıl önce okumuştum. Belki sonradan değiştirmiştir, bilmiyorum, ama bütün bu yıllar boyunca, değiştirilmesi, eklenmesi ya da atılmasıyla o tanımı zenginleştirebilecek tek bir kelime bile bulamadım. Bana sadece en iyi tanım gibi değil, aynı zamanda mümkün olan tek tanımmış gibi geliyor.

“‘Yaşam’ diyor, ‘dış ortak yaşamlarla ve düzenlerle benzerlik içindeki hem eşzamanlı hem de birbirini takip eden heterojen değişimlerin belli bir toplamıdır.’”

“Bu, fenomeni tanımlıyor,” dedim, “ama nedeniyle ilgili bir ipucu vermiyor.”

“Bu,” diye cevapladı, “tanımların yapabileceği tek şey. Mill’in belirttiği gibi, öncülleri hariç hiçbir şey bilmiyoruz sebeplerle ilgili, sonuçların da bir tek ardıl olduklarını biliyoruz. Bazı fenomenlerde, bir şey, farklı türdeki bir diğer şey olmadan gerçekleşmez: Zaman çerçevesinde başta gelene sebep, sonra gelene sonuç deriz. Köpeklerin tavşanları kovaladığını birçok defa gören ve tavşanlarla köpekleri başka bir pozisyonda hiç görmeyen biri, tavşanı köpeğin sebebi sanır.

“Ama korkarım,” diye ekledi zoraki bir kahkahayla, “benim tavşanım beni, meşru avımın izinden uzaklara götürüyor; kovalamacadan, sırf kovalamaca olduğu için zevk alma düşkünlüğüne kapılıyorum. Herbert Spencer’ın ‘yaşam’ tanımında görmeni istediğim şey, bir makinenin edimlerini de kapsadığıdır. Makinelere tanımda uymayan hiçbir şey yok. Gözlemcilerin en ustası ve düşünürlerin en derinine göre, eğer bir insan edimlerini gerçekleştirdiği sürece yaşamaktaysa, öyleyse makine de işler haldeyken böyledir. Bir mucit ve makine imalatçısı olarak bunun doğruluğundan eminim.”

Moxon, uzun bir süre boş gözlerini ateşe dikip suskun kaldı. Saat ilerlemişti ve gitme zamanımın geldiğini düşünüyordum, ama nedense onu, o tecrit edilmiş evde yalnız bırakma fikri hoşuma gitmiyordu. Doğasıyla ilgili varsayımlarım, dostane olmadığından ve hatta büyük ihtimalle kötülük dolu olduğundan öteye gidemeyen birinin varlığıyla baş başa… Ona doğru eğilip gözlerine dürüstçe bakarken bir yandan da elimle atölyenin kapısına doğru bir hareket yaparak sordum:

“Moxon, kim var orda?”

Beni şaşırtarak hafifçe güldü ve tereddüt etmeden yanıtladı:

“Hiç kimse; aklını kurcalayan olay, senin kavrayışını artırmak gibi imkânsız bir görevi üstlenirken, bir makineyi, önünde yapacak hiçbir iş olmadığı halde çalışır durumda bırakmaktaki dikkatsizliğimden kaynaklandı. Bilincin, Ritmin yaratısı olduğunu biliyor muydun?”

“İkisi de umurumda değil!” diye cevaplayarak ayağa kalkıp paltomu elime aldım. “Sana kazara çalışır durumda bıraktığın makinenin bir dahaki sefere durdurulması gerektiğini düşündüğünde, makinenin eldiven giyiyor olması dileklerimi de ekleyerek iyi geceler diliyorum.”

Attığım taşın etkisini görmek için beklemeden evi terk ettim.

Yağmur yağıyordu ve karanlık koyulaşmıştı. Önümde, çamurlu, taşla döşenmemiş sokakların ötesinde duran, iğreti tahta kaldıranlar boyunca el yordamıyla yol bularak ulaşmaya çalıştığım şehrin soluk ışıklarını, tepenin ardındaki gökyüzünde yansıdığını görebiliyordum, ama arkamda Moxon’un evinin pencerelerinden biri dışında görünen başka hiçbir şey yoktu. Bana gizemli ve vahim anlamlar taşıyormuş gibi gelen bir ışıkla aydınlanıyordu. Bu, arkadaşımın “makine atölyesinin” perdesi olmadığından kaynaklanıyordu biliyordum. Beni, mekanik bilinç ve Ritmin yüceliği üstüne eğitme göreviyle uğraştığından kesintiye uğrayan çalışmalarına kaldığı yerden devam ettiğine hiç şüphem yoktu. İnançları bana o zamanlar tuhaf ve bir parça komik gelse de, yaşamı ve karakteriyle, hatta belki de kaderiyle, trajik bir bağı olduğu hissini üzerimden atmayı tam anlamıyla beceremedim; bundan böyle inançlarının karışık bir zihnin kaprisleri olduğu düşüncesini benimsememe rağmen. Görüşleriyle ilgili ne düşünülürse düşünülsün, onları ortaya koyuşu fazlasıyla mantıklıydı. Son lafları tekrar tekrar kafamda yankılanıyordu: “Bilinç, Ritmin yaratısıdır.” Yalın ve özlü bir iddia olsa da artık bana son derece çekici geliyordu. Aklımda her yankılanışında anlamı genişliyor ve içerdiği fikir derinleşiyordu. Vay canına, diye düşünüyordum, bu lafta, üzerine felsefe akımı kurulabilecek bir şey var. Eğer bilinçler ritmin ürünüyse bütün şeyler bilinç SAHİBİDİR çünkü hepsi hareket halindedir ve her hareket ritmiktir. Moxon’un, düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu, bu mühim genellemesinin kapsamının farkında olup olmadığını merak ettim, yoksa felsefî inancına, azap verici ve belirsiz bir yol olan gözlemle mi varmıştı?

Bu inanç benim için henüz yeniydi ve Moxon’un bütün açıklamaları beni bir mürit yapmaya yetmemişti, ama şimdi sanki Tarsuslu Saul’u aydınlatan ışığa benzer bir ışık üzerime vurmuş gibi geliyordu ve orada, fırtınanın, karanlığın ve ıssızlığın ortasında Lewes’in, “Felsefî düşüncenin sınırsız çeşitliliği ve coşkusu” dediği şeyi yaşıyordum. Yeni bir bilişin, yeni bir usun gururunun coşkusu içindeydim. Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi; sanki yükseliyor ve görünmez kanatlarımla havalanıyordum.

Artık hocam ve rehberim kabul ettiğim kişi tarafından daha fazla aydınlatılma arzuma boyun eğerek kendiliğinden geri dönmüştüm ve ne yaptığımın farkına bile varmadan kendimi tekrar Moxon’un kapısında buldum. Yağmurdan sırılsıklam olmuştum, ama bundan rahatsız değildim. İçinde bulunduğum coşkuyla kapı zilini bulamayıp kapı kulpunu çeviriverdim. Dönerek açıldı, ben de içeri girip merdivenlerden, biraz önce terk ettiğim odaya çıktım. Her yer karanlık ve sessizdi. Moxon tam tahmin ettiğim gibi yan odadaydı, “makine atölyesinde.” Ara kapıyı bulana kadar duvar boyunca el yordamıyla ilerleyip kapıyı birkaç kez gürültüyle tıklattım, ama bir cevap alamadım. Bunu da, dışarıdaki curcunaya verdim çünkü rüzgâr fırtına gibi esiyor, yağmur ince duvarlara çarpıyordu. Derme çatma odanın üstünü örten ince tahtalardan yapılan çatı, tamtam sesleriyle aralıksız gümbürdüyordu.

Makine atölyesine hiç davet edilmemiştim, hatta girmeme izin bile verilmemişti; tıpkı diğer herkes gibi. Tek istisna, adının Haley ve alışkanlığının suskunluk olduğu dışında hakkında kimsenin bir şey bilmediği becerikli bir metal işçisiydi. Ama o ruhsal coşkunluğumun içinde, sağduyuyla nezaket unutulup gitmişlerdi ve kapıyı açtım. Gördüklerim, kafamdaki bütün felsefi spekülasyonları anında silip götürdü.

Moxon, odanın tek ışık kaynağı olan bir mumun durduğu küçük bir masanın uzak ucunda, yüzü bana dönük oturuyordu. Karşısında, sırtı bana dönük bir başkası vardı. Aralarındaki masanın üstünde de, iki adamın oynadıkları satranç tahtası duruyordu. Satrançtan pek anlamam, ama tahtanın üstünde sadece birkaç taş kaldığından, oyunun bitmek üzere olduğu belliydi. Moxon’un ilgisi yoğundu, ama bana kalırsa oyundan çok, rakibine. O kadar büyük bir kararlılıkla bakıyordu ki rakibine, görüş açısının tam ortasında durmama rağmen geldiğimin farkına bile varmamıştı. Beti benzi atmıştı, gözleri elmas gibi parlıyordu. Rakibini sadece arkadan görebiliyordum, ama bu yeterliydi, yüzünü görmek ilgimi çekmiyordu.

Boyunun bir buçuk metreden uzun olmadığı ortadaydı, vücut ölçüleriyse bir gorilinkini andırıyordu; muazzam genişlikte omuzlar, kısa bir boyun ve kızıl bir fesin altında duran, birbirine karışmış gür, siyah saçlı geniş, yayvan bir kafa. Fesle aynı renkte, kuşağı beline sıkıca bağlanmış bir tunik, üzerinde oturduğu kutunun yanlarından uzanıyordu. Bacaklarıyla ayakları görünmüyordu. Sol kolu, kucağı üstünde dinlendiği için, taşları, orantısız, uzun gibi görünen sağ eliyle oynatıyordu.

Geriye çekilmiştim ve şimdi, kapının biraz yanında gölgelerin arasında duruyordum. Eğer Moxon, rakibinin suratından biraz daha öteye baksaydı, kapının açık olduğundan başka hiçbir şey göremezdi şimdi. İçimdeki bir şey, ne aralarına girmeme ne de oradan ayrılmama izin veriyordu; sanki gerçekleşmek üzere olan bir trajedinin huzurundaymışım da, kalırsam arkadaşıma yardım edebilirmişim gibi nereden geldiğini bilmediğim bir duygu. Davranışımın uygunsuzluğuna bilincimin isyan etmesine rağmen kaldım.

Oyun hızlı ilerliyordu. Moxon, hamlelerini yapmadan önce satranç tahtasına bakmıyordu bile ve herhalde yanılıyor olan gözlerime, Moxon, sanki eline en yakın taşları oynatıyormuş gibi geldi. Bunu yaparken hareketleri hızlı, gergin ve incelikten yoksundu. Rakibinin tepkisiyse başlangıçta aynı ölçüde hızlı olmasına rağmen, sabrımı zorlu bir sınavdan geçiren yavaş, tekdüze, mekanik ve teatral bir kol tepkisiyle geliyordu. Bütün bunlarda anormal bir şeyler vardı ve kendimi ürperirken yakaladım. Bunu, ıslak ve üşümüş olmama verdim.

Yabancı, iki üç kez taşını oynattıktan sonra başını eğdi ve her defasında Moxon’un şahını kaydırdığını gördüm. O an aklıma adamın özürlü olduğu geldi. Ve sonra da bir makine, otomat bir satranç oyuncusu olduğu! Bunun üzerine, Moxon’un bir defasında bana böyle bir mekanizma icat ettiğini söylediğini hatırladım, gerçi ben makinenin tamamlanıp bittiği anlamını çıkartmamıştım. Moxon’un makinelerin bilinç ve zekâ sahibi olmaları hakkındaki bütün söyledikleri sadece bu makinenin er geç gerçekleşecek tanıtımı için bir ön hazırlık, mekanik işlevinin, işin sırrının nerede olduğunu bilmeyen benim üzerimdeki etkisini güçlendirmek için bir numara mıydı sadece?

Bütün entelektüel keşiflerim için “felsefî düşüncenin sonsuz çeşitliliği ve coşkusu” için ne de güzel bir son ama. Tiksinti içinde gitmek üzereydim ki merakımı uyandıran bir şey oldu. O şeyin huylanmış gibi omuzlarını silktiğini gözlemledim ve bunu o kadar doğal, o kadar insana özgü bir tavırla yaptı ki olaya kazandırdığı yeni bakış açısıyla beni irkiltti. Hepsi bu da değildi, birkaç saniye sonra, sıktığı yumruğuyla masaya sertçe vurdu. Bu harekete Moxon, benden daha fazla şaşırmış gibiydi; sanki paniklemiş gibi sandalyesini geriye çekti.

Hemen sonra, sırası gelen Moxon, sağ elini satranç tahtasının yukarısına doğru kaldırıp taşlarından birine atmaca gibi atıldı ve “şah mat!” diye bağırmasıyla ayağa fırlayıp sandalyesinin arkasına geçmesi bir oldu. Otomat hiç hareket etmeden oturmaktaydı.

Rüzgâr artık dinmişti, ama gittikçe sıklaşan, sesleri adım adım yükselen gök gürültüleri duyuyordum. Aralardaki sessizlikte, sesi yıldırım gibi adım adım yükselip daha açık duyulur olan alçak bir homurdanma ya da vızıltının bilincine varıyordum şimdi. Otomatın bedeninden geliyormuş gibiydi, içinde harekete geçen bir şeylerin habercisi olduğu su götürmezdi. Bana, kontrolü sağlayan bir parçanın baskıcı ve düzenleyici eylemlerinden kurtulan bozuk bir makine izlenimi verdi.  Mandallı bir tekerleğin, dişlerinin arasından tutma mandalı çıkartılırsa beklenebilecek türde bir etkiden bahsediyorum. Ama doğasıyla ilgili başka varsayımlar üretmeye vakit bulamadan, dikkatim otomatın garip hareketlerine çekildi. Sanki hafif, ama sürekli bir spazm, onun kontrolünü ele geçirmişti. Vücuduyla kafası, felç inen ya da sıtma nöbetine tutulan birininki gibi titriyordu ve bu hareket, bütün bedeni şiddetli titremelerle sallanana kadar anbean arttı. Aniden ayağa fırlayıp neredeyse gözle takip edilemeyecek kadar hızlı bir hareketle, her iki elini de upuzun uzatıp, karşısında duran masayla sandalye­nin arkasına atıldı; duruşu ve hamlesi bir dalgıcı andırıyordu. Moxon, yaratığın ulaşamayacağı bir yere çekilmeye çalıştı, ama çok geç kalmıştı; o şeyin ellerinin boğazına yaklaştığını, Moxon’un da onun bileklerini kavradığını gördüm. Sonra masa devrildi, mum yere düşüp söndü ve her yer zifiri karanlığa gömüldü. Ama boğuşmanın gürültüsü korkunç derecede açık ve netti ve en korkuncu da nefes alma çabası içinde boğulan bir adamın çıkardığı yüksek, boğuk hırıltıydı. Bu cehennemden çıkma velvelesinin rehberliğiyle arkadaşıma yardım etmek için ileri atıldım. Ama daha karanlıkta tek bir adım bile atmamıştım ki bütün oda, yerde boğuşanların canlı bir resmini beynime ve yüreğime kazıyan kör edici beyaz bir ışıkla parlayıverdi. Moxon, boğazı hâlâ o demir ellerin kıskacı altında, başı geriye bastırılmış, gözleri fırlamış, ağzı ardına kadar açık, dili dışarı fırlamış bir durumdaydı. Moxon’un yüzüyle katilinin boyalı yüzündeki ifadesi ise dehşet verici bir zıtlıktı! Sanki bir satranç probleminin çözümünü bulmuş gibi huzurlu, derin düşünceler içindeymiş gibi bir ifade vardı yüzünde! Gözlemlediğim buydu ve sonra her şey karanlığa ve sessizliğe gömüldü.

Üç gün sonra kendime geldiğimde bir hastanedeydim. O trajik gecenin anısı hasta yatağımda beynimde ağır ağır dönerken, yanımda Moxon’un sadık çalışanı Haley’in bulunduğunu fark ettim. Bakışlarım üzerine gülümseyerek yanıma yaklaştı.

“Anlat bana,” diyebildim belli belirsiz, “neler oldu?”

“Elbette,” dedi, “yanan bir evden baygın bir halde kurtarıldınız, Moxon’un evinden. Neden orada olduğunuzu kimse bilmiyor. Bazı açıklamalar yapmak zorunda kalabilirsiniz. Yangının nasıl başladığı da biraz gizemli. Benim fikrim, eve yıldırım düştüğü yönünde.”

“Ya Moxon?”

“Dün gömüldü, artık ondan geriye ne kaldıysa.”

Belli ki bu sıkı ağızlı kişi, gerektiğinde meramını anlatabiliyordu. Hasta birine dehşete düşürücü gelişmeleri açıklarken yeterince rahattı. Zihinsel acıların en keskinlerinden birini yaşadığım birkaç saniyeden sonra başka bir soru daha sormaya teşebbüs ettim:

“Beni kim kurtardı?”

“Madem merak ediyorsun; ben kurtardım.”

“Sağ olun Bay Haley, Tanrı sizi korusun. Ustalığınızın o hoş ürününü, mucidini öldüren otomat satranç oyuncusunu da kurtardınız mı?”

Adam uzun bir süre uzaklara bakıp sessizce durdu. Sonra da dönüp temkinli bir şekilde sordu:

“Bundan emin misiniz?”

“Eminim,” diye cevapladım, “gözlerimle gördüm.”

Bu yıllar önceydi; bugün olsa o kadar kendimden emin cevaplayamazdım.

AMBROSE BIERCE

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu