Skip to main content

Mesaj

Mesaj

Zifiri karanlıktı her yer. Perde hışırdayarak açıldı ama karanlık hiç azalmadı.

Yapayalnızdı ve hiç birşey göremiyordu. Oysa biliyordu; oradaydılar, tam karşısında. En acımasız jüri, en katı yargıçlar, en zalim savcılar yüzlercesi hepsi oradaydılar. Bütün hareketlerini, bütün mimiklerini, sözlerini, sesini en ince ayrıntısına kadar göz kırpmadan izleyecekler, didik didik inceleyip, kafalarına not edecekler ve sonunda kendini savunmasına dahi izin vermeden yargılayıp karar verecektiler. Haşin, acımasız.

Kimisi yorum bile yapmaya tenezzül etmeden “eh  işte, ne olsun bekliyordunuz ki” gibilerden dudak büküp gidecekti. “Durun, gitmeyin, bana bir şans daha verin” diyemezdi ki.

Söyleyecek ne ciddi bir fikri, ne de yeterli bilgisi olmayanlar, sırf bir şeyler demiş olmak için yüzeysel, basit anlamsız yargılarla gelecekti üzerine.

“Sesi titredi, çatladı durdu. Kulaklarım rahatsız oldu vallahi”  ya da “Tempo, en önemlisi tempo burada. Tempoyu tutturamadı. Ya arkasından kovalayan varmış gibi koşuştu, ya da bir yavaşladı ağır çekim gibi. Tempo önemli”. Ve pipodan arka arkaya birkaç küçük nefes.

Bazıları daha da acımasız olacaktılar: “Hiçbir şey  anlamamış kardeşim, hiçbir şey. Ezberletilenleri papağan gibi söyledi, yaptı. İnsan biraz da kendisinden bir şeyler, ne bileyim, kendi yorumuna katar. Ben olsam o üçüncü sahnede …”

Neden üstlenmişti böylesine zor bir rolü? Bir süre daha kenarda köşede, arka planda kalsa olmaz mıydı sanki? Neden ilk teklif edildiğinde çılgın bir sevinçle kabul etmiş, sonra da aylarca bu gün için hazırlanmıştı, kendinden geçmişçesine?

Şimdi korkuyordu. Evet gerçekten ‘ korkuyordu. Dizleri çözülüyor, sırtından inen ince, buz gibi bir ter, tüm vücudunu ürpertiyordu.

“Allahtan ellerim cebimde, kabanım bol ve uzun” diye geçirdi aklından “yoksa herkes ilk bakışta nasıl titrediklerini görecekti.”

Oysa ne kadar çalışmış, didinmiş, tüm aklı, tüm kalbi ile yoğun biçimde kendini vermişti bu işe, gözü başka hiç birşey görmemecesine. Hazırdı, biliyordu.

Konunun uzmanı geçinenler ise, farklı bir açıdan bakacaktı. Onu değil  Murat’ı yargılayacaktılar. Murat’la onu karıştırıp, özdeşleştirip, onun adına, onun şahsında Murat’ 1 didikleyip yerden yere vuracaktılar.

Murat’la özdeşleşmek!

Kendi yaptığı da bu değil miydi? İlk okuduğu anda sevmişti Murat’ı .Hayran olmuştu, gıpta etmişti Ne kadar mert, ne kadar yürekli, ne kadar haklı ve tutarlı.

Aylardır kendi benliğinden çıkıp Murat olmamış mıydı? Kendisinin düşünüp, bilip de söyleyemediklerini dosdoğru söyleyen, kendisinin hayat boyu, cesaret edemeyeceği işleri sıradan şeylermiş gibi rahatça, abartısız, ‘ övünmeden yapan Murat. “O gerçek bir kahraman” diye düşündü.

İnce bir eziklik duydu yüreğinde “Öyle ya, o bir kahraman. Bense onun arkasına saklanan bir korkak, bir hiç. Utanmadan, sıkılmadan.”

Yıkıldı, ufalanıp dağıldı, yerdeki o çok tanıdık tozların arasında kayboldu sanki; Başı önünde kala kaldı

“Ben yalnız korkak değil aynı zamanda aşağılık bir sürüngenim. Aklım sıra Murat’ı kullandım. Yararlandım, sömürdüm. Kendimi Murat diye yutturmaya kalktım. Hiç bir zaman olamayacağım Murat. Kimselerin buna inanmayacağını bile göremedim”

Ürperdi. Ne kadar çaresizdi.

“Artık çok geç. Vazgeçtim diyemem, kaçamam, kurtulamam. Bitti, her şey bitti. Rezil oldum.”

Ellerinin titremesi şimdi bütün vücuduna yayılmıştı. Kaçmak, oradan uzaklaşmak, bir yerlere saklanmak isteği tüm benliğini kaplamıştı.

Sonra, ta karşıda,“en geride, minik bir lamba yandı. İnce bir ışık hüzmesi, salonu hafif aydınlatarak geldi ve ayaklarının dibine düştü.

Şimdi salonu rahatça görebiliyordu. Salonu ve seyircileri. Oradaydılar. Genç kızlar, delikanlılar, birkaç yaşlı hanım, hatta bir-iki çocuk bile vardı. O incecik ışık kalbini ve beynini de salonla birlikte aydınlatmıştı sanki. Gerçek oradaydı, karşısında nefeslerini tutmuş kendisini seyreden o güzel insanların, seyircilerin merak ve sabırsızlıkla parlayan gözlerinde.

Dikleşti, başını kaldırdı.

“Evet” diye düşündü “o bir kahraman. Ben de kendime göre bir kahramanım, bir tiyatro sanatçısı,. en küçücük, iki kelimelik rollerimde bile. Tiyatro bir mesajdır. Bizlerse bu mesajı yerine ulaştıranlarız. Bunun için Murat’ı sevdim ben, kendimi onunla özdeşleştirdiın. Bu benim ilk başrolüm, ilk galam.” Onun, Murat’ın mesajını ben ileteceğim. Ben Murat’ım. Murat benim. Murat, Murat’lar var. Yaşıyorlar. Hayal ürünleri değil onlar. Bu gece bu gerçeği herkes görecek, anlayacak.”

Ellerinin titremesi durmuş, tatlı bir sıcaklık duygusu kalbinden tüm bedenine yayılmaya başlamıştı; sevgi gibi, mutluluk gibi birşey.

Minik ışık ayaklarının dibinden yükseldi, yüzüne geldi durdu. Derin bir nefes aldı.

“Her insan geçmişe ve geleceğe borçlu olarak doğar. İnsanlığa, insanların refahına ve mutluluğuna katkıda bulunmaktır bu borç. Ödenmelidir. Gerekirse can bahasına.”

Bir an durdu. Kendi sesinin salonu dolduran duru tınısını, kendi konuşmasının özgüven dolu netliğini, şaşkın bir gururla dinleyerek devam etti:

“Ben Murat. Murat. Çelik. Bu gece, burada, benim insanlığa olan  borcumu ödeyişimin hikayesini izleyeceksiniz.”

Ayşe Engin – Küçük Dünyalar Küçük Rüyalar

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir