Skip to main content

Evimin Hikayeleri II. Bölüm

Evimin Hikayeleri II. Bölüm

Duydum Zannettiklerim

Güzide Halama

Evim ikinci hikayesine şöyle başladı :
Çok mağrur, fakat çok güzel bir kızdı … İri, koyu mavi, hatta lacivert gözleri vardı… Bembeyaz bir mermer gibi donuk tenini hafif bir gül pembeliği gölgelendirmişti… Kumral saçlarını daima dik tuttuğu başında bir topuzla toplardı… Öyle bir bakışı, öyle bir söz söyleyişi vardı ki önünde her erkeğin gözü muhakkak eğilirdi. Anasının, babasının bir tek evladı olduğu için biraz da şımarıktı. Akrabasından birçok delikanlı ona aşık olmuş, onu sevmiş, hatta onun için ölenler bile olmuşsa da o hiçbiri için taş gibi kalbinde bir merhamet bile hissetmemişti. Buna emindim. Çünkü gece yatağına girerken en mahrem düşüncelerine bile nüfuz ederdim. Her insan gibi onun da bir şeye iptilası vardı; o da bir şeyle fazla meşgul olurdu. Bu iptilası, bu düşkünlüğü ise kitaplarınaydı… Evet, kitaplarını umulmaz bir derinlikle severdi… Çok hulyalıydı, emelleri çok yüksekti ve zannederim bunun için, kimseyi beğenmezdi.

Her gece yatmadan evvel muhakkak dört beş sayfa şiir okurdu. O edebiyatın en çok şiir kısmına mecluptu. Hele bir şairin kitabına o kadar iptila peyda etmişti ki aynı şiirlere her gece bir defa olsun göz gezdirmeden kirpiklerini kapamazdı. Ve eminim en büyük emeli o şairi görmek, onu da dizlerinde yalvartmak ve belkide ilk defa olarak onu sevmekti… .Bu mevzu üzerine birçok hulyalar kurar, onu nasıl yalvartacağını, nasıl ağlatacağını, kendi için, sırf kendi güzel gözleri, saçları, her şeyi için ona nasıl şiirler söyleteceğini uzun uzadıya düşünürdü… Fakat aksi gibi o şairin yazıları o kadar mağrur, kadınlara karşı o kadar insafsızdı ki… Fakat yine zannederim ki genç kız sırf bu sebepten, bu gururdan dolayı onu ötekilerden ayırmış ve ona uğraşılabilecek, sevilebilecek bir şahsiyet izafe etmişti…

Bir gün, bence unutulması kabil olmayan bir gün babası yukarda kitaplarıyla meşgul kızını alnından öperek demişti ki:
– Gel, gel sana birini takdim edeceğim. Hem de yeni akrabalarımızdan oluyor. Üç ay evvel evlenen küçük teyzenin kocasının kardeşi. Avrupa’daymış, bir hafta evvel gelmiş… Kız bin nazdan sonra peki demiş ve babası çıkmıştı… Her kadın gibi, hatta kadından fazla olarak, erkeklere ehemmiyet vermediği halde, aynanın karşısında uzun uzadıya süslenmiş ve aşağıya inmişti… Aşağıda misafir kabul salonunda uzun boylu, iri siyah ateşin gözlü bir gence takdim edildi. Kız hüsnünün yapacağı tesiri anlamak için onu şöyle bir süzdü. Fakat kendisine hiç ehemmiyet vermeden babasıyla konuşan genci görünce içinde ilk defa olarak garip bir elem ve acı duydu… O böyle bir erkeği, kendisine bir kere bile ‘bakmak tenezzülünde bulunmayan bir genci birinci defa görüyordu… Nihayet yarım saat sonra babası dışarı çıkmış ve şimdi iki yeni akraba, iki genç baş başa kalmışlardı… Siyah gözlü delikanlı Bedia’ya – bu kızın ismiydi – gayet laubali ve  gayet tabii :
– Sizin gibi yeni bir akrabaya malikiyetimden oldukça memnunum, dedi.
Bedia bu “oldukça”nın altında ezilmek istemedi, müstehzi :
– Ben de oldukça! diye cevap verdi. Öteki yine aynı tavırla ilave etti :
– Çok güzelmişsiniz diyorlar, hatta çok insafsızmışsınız …
Birkaç tane zavallı beyinsiz genci ölüme bile sürüklemişsiniz, öylemi?… Bu suallerim size gayet garip geliyor, değil mi? Fakat bence gayet tabii …
Bedia bir erkeğin önünde ilk defa kızarak :
– Size cevap vermeyeceğim, dedi ve hızla kapıyı kapayarak odadan dışarı çıktı …

Aradan birkaç hafta geçti. Bir gün Bedia, teyzesiyle berabergelen siyah gözlü delikanlı ile bilmecburiye karşılaştı… Bu defa o gayet nazik, hoşsohbet bir şahsiyet olmuştu. İnce bir surette arz-ı hulus ediyor ve geçen defa ki kabalığının tesirini Bedia’nın kalbinden silmeye çalışıyordu. Bedia da onun kabalığını unutur gibi oluyordu. Bir aralık siyah gözlü delikanlı :
– En çok neyi seversiniz? diye sordu. Öteki gayet tatlı bir sesle :
– Şiiri… dedi.
Bu söz üzerine siyah gözlü delikanlıda bir tereddüt görüldü ve birden:
– Türk şairleri arasında en çok kimi seversiniz? dedi. Bedia gayet tabii, hiç düşünmeden, her gece mukaddes bir kitap gibi sayfalarını hatmettiği şairin ismini söyledi… Bu isim delikanlının gözlerinde bir neşe parıldattı :
– Onu tanırnak ister misiniz ? dedi.
Bedia büyük bir hırsla :
– Evet, dedi, evet tanımak, yakından tanımak, onu …
Sözünü birdenbire kesti … Delikanlı :
– Evet, dedi, onu …
– Hiç … Fakat bu suali neden soruyorsunuz, o bir arkadaşınızmı ?
– Evet, hem de gayet iyi arkadaş, yalnız siz şunu söyleyin, bu anda tanımak ister misiniz ?
– Mümkün olsa evet …
– Öyleyse işte ben… Size kendimi takdim edeyim …
Bedia bu itirafın karşısında evvela büyük bir sevinç, sonra büyük bir elem duydu. Bütün emelleri yıkılmıştı. Çünkü artık o şairi dizlerinde ağlatamayacaktı…

Aradan bir iki ay geçti ve Bedia’nın kalbinde yavaş yavaş aşkın uyandığını hissettim. O siyah gözlü şairi seviyordu. Onu dizlerinde ağlatmak değil, onun dizlerinde ağlamak istiyordu …

Bir gün yine teyzesi ile siyah gözlü delikanlı misafir geldiler, fakat bu sefer fazla olarak yanlarında bir de genç kız vardı. Bedia ona arabadan inerken büyük bir nefretle baktı ve sonra siyah gözlü delikanlı :
– Yeni nişanlım… diye takdim edince kendini büsbütün kaybetti ve odasına kaçtı. Orada ağladı… Ağladı… Zavallı kızın aşkı ümit ettiğimden daha içliymiş! O ani darbe üzerine yataklara düştü. Tam bir sene hasta yattı.. Kalktığı zaman artık ihtiyar bir kız olmuştu… Etrafında kendisini bir peyk gibi takip eden akrabalarından hepsi kaçmıştı. Yalnız bir tanesi, en ziyade parasına meftun olan biri onunla izdivaca talip oldu…

Evlendiler ve bütün yıkılmış emelleri, gayeleri üstüne bir siyah perde çekerek ömrünü iyi bir anne olmaya hasretti ve torunları arasında saçlarını ağarttı.
Nazım Hikmet (1335 Kadıköy,M.N. – Alemdar gazetesi, 4 Şubat 1336/1920)

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 38 Ortalaması: 3.6]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir