Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi Hayaletin Laneti 11. Bölüm

Hayalet'in Davası

Korku Hikayesi Hayaletin Laneti 11. Bölüm “Hayalet’in Davası”

Hikaye oku: Kapı gıcırtıyla açıldı ve odaya mum ışığı doldu. Neyse ki gelen Andrew’du.

“Seni burada bulacağımı tahmin etmiştim,” dedi. Elinde küçük bir paket vardı. Paketi yere, elindeki mumu da benimkinin yanına koyarken başıyla Alice’i işaret etti. Alice hâlâ derin uykudaydı; sırtını bize dönmüş, yüzünü ellerinin üstüne koymuştu.

“Peki ya bu kim?” diye sordu.

“Chipenden’ın yakınlarında yaşıyordu,” dedim. “Adı Alice. Bay Gregory orada değildi. Onu sorgulamak için yukarı çıkarmışlar.”

Andrew üzgün bir şekilde başını iki yana salladı. “Birader Peter da böyle söyledi. Daha şanssız olamazdın. Yarım saat sonra gitsen diğerleriyle birlikte hücrede olacaktı. Toplam on bir kişi kaçmış, ama beşi hemen yakalanmış. Kötü haberler bununla da bitmiyor. Sorgulayıcı’nın adamları Birader Peter’ı benim dükkânımdan çıkar çıkmaz yolda tutukladılar. Üst kat penceresinden gördüm. Bu kasabada sonum geldi demektir. Herhalde sırada ben varım, ama sorgulanmak için burada bekleyecek değilim. Dükkânı kilitledim bile. Alet edevatım yük arabasında ve güneye, eskiden çalıştığım Adlington’a gidiyorum.”

“Üzgünüm Andrew.”

“Üzülme. Kim kendi kardeşine yardım etmezdi ki? Hem bu benim için o kadar da kötü değil. Dükkân kiraydı ve elimde bir mesleğim var. Nerede olsa iş bulabilirim. İşte,” dedi kutuyu açarken, “sana biraz yemek getirdim.”

“Saat kaç?” diye sordum.

“Şafak sökmesine birkaç saat var. Buraya gelerek tehlikeye atıldım. Tüm o kargaşadan sonra kasabanın yarısı ayakta. İnsanların çoğu Balıkçıkapı’daki büyük salona gitmiş. Dün gece olanlardan sonra Sorgulayıcı hâlâ elinde olan tutuklular için hızlı bir yargılama yapacak.”

“Neden günün ağarmasını beklemiyor?” diye sordum.

“O zaman daha da çok insan katılır,” diye yanıtladı Andrew. “Gerçek bir itiraz olmadan halletmek istiyor. Kasaba halkının bir kısmı yaptıklarına karşı. Yakılmaya gelince, bugün hava karardıktan sonra nehrin güneyinde, Wortham’daki işaret kulesinde olacak. Herhangi bir sorun çıkma olasılığına karşı Sorgulayıcı’nın yanında çok sayıda silahlı adam olacaktır, yani aklın varsa gece çökene kadar burada kalıp sonra da yola koyulursun.”

Daha paketi açmadan Alice bize dönüp doğruldu. Belki de sadece yemeğin kokusunu almıştı ya da bunca zamandır uyuyor numarası yaparak bizi dinlemişti. Pakette salam dilimleri, taze ekmek ve iki büyük domates vardı. Alice, Andrew’a teşekkür dahi etmeden hemen yemeye koyuldu. Ben de bir an duraksadıktan sonra ona katıldım. Gerçekten çok acıkmıştım ve artık oruç tutmanın bir anlamı kalmamıştı.

“O halde ben gidiyorum,” dedi Andrew. “Zavallı John! Ama artık yapabileceğimiz hiçbir şey yok.”

“Son bir kez daha onu kurtarmayı denemeye değmez mi?” diye sordum.

“Hayır, elinden geleni yaptın. Duruşmanın yakınına bile gitmek çok tehlikeli. Ve çok yakında John da diğer zavallıların yanında, silahlı nöbetçilerin gözetiminde diri diri yakılmak üzere Wortham’a doğru yola çıkmış olacak.”

“Peki ya şu lanet?” diye sordum. “Onun bir işaret kulesinin tepesinde değil, yeraltında tek başına ölmek üzere lanetlendiğini siz söylemiştiniz.”

“Ah, şu lanet. Tıpkı John gibi ona ben de inanmıyorum. Sadece Sorgulayıcı kasabadayken Zehir’in peşine düşmesini engellemeye çabalıyordum. Hayır , korkarım ağabeyimin kaderi bu, kendini kurtarsan iyi edersin. John bir keresinde bana Caster’ın yakınlarında bir hayaletin çalıştığından bahsetmişti, eyaletin kuzey sınırlarını kolluyor . John’un ismini verirsen seni yanına alabilir. Bir zamanlar John’un çıraklarındandı.”

Andrew başını sallayarak gitmek üzere arkasını döndü. “Mumu size bırakacağım,” dedi. “Yolda şansınız bol olsun. Ve eğer günün birinde iyi bir çilingire ihtiyacın olursa nereye gelmen gerektiğini biliyorsun.”

Konuşmasını bitirir bitirmez gitti. Kilerin merdivenlerini çıkıp kapıyı arkasından kapamasını dinledim. Birkaç saniye sonra Alice parmaklarındaki domates suyunu yalıyordu. Her şeyi yemiştik; tek bir kırıntı bile kalmamıştı.

“Alice,” dedim, “duruşmaya gitmek istiyorum. Hayalet’e yardım etmek için bir şey yapma şansım olabilir. Benimle gelir misin?”

Alice’in gözleri açıldı. “Bir şey yapmak mı? Neler söylediğini duydun. Yapılacak bir şey yok Tom! Silahlı adamlara karşı ne yapabilirsin ki? Hayır, mantıklı ol. Bu riski almaya değer mi? Hem ben neden sana yardım edecekmişim? Yaşlı Gregory benim için aynısını yapmazdı. Beni yakılmaya terk ederdi, gerçek bu!”

Buna ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir bakıma bu doğruydu. Hayalet’e, Alice’e yardım etmemizi teklif ettiğimde reddetmişti. Derin bir nefes alarak ayağa kalktım.

“Ben yine de gidiyorum,” dedim.

“Hayır Tom, beni burada bırakma. Bu hortlakla beni yalnız bırakma…”

“Korkmadığını sanıyordum.”

“Korkmuyorum. Ama en son uykuya daldığımda boğazımı sıkmaya başladığını hissettim. Sen burada olmazsan daha kötüsünü yapabilir.”

“O halde benimle gel. O kadar tehlikeli olmaz, çünkü hava hâlâ karanlık olacak. Ve saklanmak için en iyi yer kalabalığın arasıdır. Hadi, lütfen. Ne diyorsun?”

“Bir planın var mı?” diye sordu. “Bana anlatmadığın bir şey?”

Başımı iki yana salladım.

“Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi.

“Bak Alice, sadece gidip bakmak istiyorum. Eğer yardım edemezsem geri döneriz. Ama en azından denemezsem kendimi asla affetmem.”

Alice isteksizce ayağa kalktı. “Gelip neler olup bittiğini göreceğim,” dedi. “Ama eğer çok tehlikeliyse hemen geri döneceğimize söz vermelisin. Sorgulayıcı’yı senden daha iyi tanıyorum. İnan bana, o etraftayken bir girişimde bulunmak çok riskli.”

“Söz veriyorum,” dedim.

Hayalet’in çantasıyla asasını kilerde bıraktım ve davanın yapılacağı Balıkçıkapı’ya doğru yola çıktık.

***

Andrew kasabanın yarısının uyanık olduğunu söylemişti. Bu çok abartılıydı, ama sabahın bu kadar erken bir saati için, perdelerin arkasında titreyen çok sayıda mum vardı ve birçok insan da karanlık caddelerde bizimle aynı yönde ilerliyordu.

Muhafızların yolu kuşatmış olacağını düşündüğümden binanın yakınına bile yaklaşabileceğimi ummuyordum; oysa Sorgulayıcı’nın adamlarından eser yoktu. Büyük, ahşap kapılar ardına kadar açıktı ve girişte bir kalabalık vardı, sanki içeride yeterince yer yokmuş gibi yola kadar taşmışlardı.

Dikkatlice önden ilerledim, karanlık olmasına memnundum. Kalabalığa ulaştığımda, ilk bakışta düşündüğüm kadar yoğun olmadığını fark ettim. Binanın içinde, havada taze leş kokusu gibi, iç bayıltıcı bir koku vardı. Büyük, tek bir salondu ve taş döşemelerin üzerine gelişigüzel bir şekilde talaş serpilmişti. İnsanların çoğu benden uzun olduğundan kalabalığın arkasındayken iyi göremiyordum, ama az ileride kimsenin ilerlemek istemediği geniş bir boşluk vardı. Alice’i elinden yakalayıp ardımdan çekiştirerek kalabalığın arasına daldım.

Salonun arka taraflarının karanlık olmasına karşılık ön kısmı, ahşap bir platformun köşelerindeki iki büyük meşaleyle aydınlatılmıştı. Sorgulayıcı platformun önünde ayakta duruyor, aşağıya bakarak boğuk sesle bir şeyler söylüyordu.

Çevremdekilere bakınca yüzlerinde farklı ifadeler gördüm: hiddet, üzüntü, acı ve teslimiyet. Kimisi hiç saklamadan düşmanca bakıyordu. Muhtemelen bu kalabalık, Sorgulayıcı’nın yaptıklarına karşı olan kişilerden oluşuyordu. İçlerinden bazıları suçlananların yakını ya da arkadaşı dahi olabilirdi. Bu düşünce, bir an için, bir kurtarma girişimi denenebileceğine dair umut ışığı yaktı.

Ama hemen sonra bütün umutlarım kırıldı. Neden kimsenin öne ilerlemediğini gördüm. Platformun altındaki beş uzun sıranın üzerinde, sırtı bize dönük oturan rahipler vardı; hemen arkalarındaysa nemrut yüzleri bize dönük duran iki sıra silahlı adam. Kimi kollarını kavuşturmuştu; kimiyse kılıçlarını çekmek için sabırsızlanıyormuşçasına kabzalarını tutuyordu. Kimse onlara fazla yaklaşmak istemiyordu.

Tavana bakınca binanın kenarını yüksek bir balkonun çevrelediğini gördüm; yerden bakıldığında hepsi de birbirine benzeyen solgun yüzler dikkatle aşağı bakıyordu. En güvenli yer orasıydı ve oradan her şey çok daha iyi görülebilirdi. Sol tarafta basamaklar vardı ve Alice’i çekerek oraya yöneldim. Çok geçmeden geniş balkonda ilerliyorduk.

Dolu değildi ve kapılarla platformun ortasına yakın bir yerde, korkuluğun hemen arkasında kendimize bir yer bulduk. Havada hâlâ o aynı taze leş kokusu vardı ve şimdi taş döşemedekilerden çok daha güçlüydü. Aniden kokunun ne olduğunu anladım. Bu bina kesinlikle mezbaha olarak kullanılıyor olmalıydı. Bu, kan kokusuydu.

Platformdaki tek kişi Sorgulayıcı değildi.

Hemen arkada, gölgelerin arasında, kalabalık bir nöbetçi grubu davayı bekleyen tutukluları kordon altına almıştı. Sorgulayıcı’nın hemen arkasındaysa ağlayan bir tutukluyu kollarından yakalamış iki nöbetçi daha vardı. Uzun boylu ve uzun, koyu renk saçları olan bir kızdı, bu tutuklu. Üzerinde yırtık pırtık bir elbise vardı, ayakkabısı ise yoktu.

“Bu Maggie!” diye kulağıma tısladı Alice. “İğne batırıp durduklarını anlattığım kız. Zavallı Maggie, bu haksızlık! Kaçtığını düşünmüştüm…”

Burada ses çok daha iyiydi ve Sorgulayıcı’nın söylediği her kelimeyi duyabiliyordum. “Bu kadın kendi dudaklarıyla suçlu olduğunu itiraf etmiştir!” diye bağırdı, yüksek ve kibirli bir ses tonuyla. “Her şeyi itiraf etti ve teninde Şeytan’ın izi bulundu. Kazığa bağlanıp yakılmaya mahkûm ediyorum. Ve Tanrı ruhunu affetsin!”

Maggie daha da yüksek sesle, hıçkırarak ağlamaya başladı, ama onu zapt edenler saçlarından tutup platformun arkasında kalan bir kapıya doğru sürüklediler. Kapıdan henüz geçmişti ki üzerinde siyah bir cübbe olan, elleri arkadan bağlanmış bir başka tutsak, meşalenin aydınlattığı alana çıkarıldı. Bir an için yanıldığımı düşündüm, ama hiç kuşku yoktu.

Bu Birader Peter’di. Onu, kel kafasını ince, beyaz bir yaka gibi çevreleyen saçları ve sırtındaki kamburdan tanımıştım. Ama yüzü öyle hırpalanmıştı ki yol yol kan içinde kaldığından güçlükle tanıyabildim. Burnu kırılmış, yüzüne doğru ezilmişti ve gözlerinden biri şişerek ince, kırmızı bir şerit halini almıştı.

Onu bu durumda görünce kendimi çok kötü hissettim. Hepsi benim yüzümdendi. Birincisi benim kaçmama izin vermişti; sonra Hayalet ve Alice’i kurtarabilmem için hücreyi nasıl bulabileceğimi anlatmıştı. İşkence altında tüm bunları anlatmış olmalıydı. Hepsi benim suçumdu ve suçluluk duygusuyla acı içinde kıvranıyordum.

“Bir zamanlar bu adam bir birader, Kilise’nin sadık bir hizmetlisiydi!” diye bağırdı Sorgulayıcı. “Ama bir de şimdi bakın! Şu haline bakın! Düşmanlarımıza yardım edip karanlığın güçleriyle işbirliği yapan biri. Kendi el yazısıyla yazdığı itirafnamesi elimizde. İşte burada!” diye bağırarak bir kâğıt parçasını herkesin görebilmesi için havaya kaldırdı.

O kâğıdı kimse okuyamadı. Üzerinde herhangi bir şey yazıyor olabilirdi. Bir itirafname olsa bile, Birader Peter’a bir kez bakmak bile bunu döve döve yazdırdıklarını anlamaya yeterdi. Bu adil değildi. Burada adalet yoktu. Bu bir duruşma değildi. Hayalet bir keresinde, insanların Caster’daki kalede yargılandıklarında en azından söz haklarıyla birlikte bir yargıç, bir davacı ve onları savunmak için bir başka kişi daha olduğundan bahsetmişti. Ama burada, Sorgulayıcı hepsini tek başına yapıyordu!

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

1 2Sonraki sayfa
Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı