Dehşet ÖyküleriDünya KlasikleriKorku Hikayeleri

Dehşet Hikayeleri; “EDİNİLMİŞ KİMLİK”

Dehşet Hikayeleri

Dehşet Hikayeleri; “EDİNİLMİŞ KİMLİK”

I – Bir Tür Hoşgeldin Teftişi

Öykü: Bir yaz gecesi adamın biri, engin orman ve tarlalara bakan alçak bir tepenin üstünde duruyordu. Batıda ufka yakın dolunaydan, başka türlü anlamasının bir yolunun bulunmadığı bir şeyi anlıyordu; şafak vakti yakındı. Hafif bir sis yeryüzünü kaplayarak kır manzarasının içindeki alçak coğrafi şekilleri örtüyordu, ama bunların yukarısındaki daha uzun ağaçlar, berrak bir gökyüzünün önündeki keskin hatlı kütleler olarak görünüyorlardı. Pusun içinde iki üç çiftlik evi seçilebiliyordu, ama doğal olarak hiçbirinde ışık yoktu. Aslına bakılırsa, uzaklardaki bir köpeğin, sahnenin yalnızlığını dağıtmaktan çok, vurgulamaya yarayan, mekanik olarak tekrarladığı havlamasından başka bir yaşam belirtisi yoktu.

Adam her bir yana meraklı gözlerle baktı, tıpkı tanıdık bir çevrede tam yerini ya da bu düzenin içindeki rolünü belirleyemeyen biri gibi. Herhalde mezarımızdan kalktığımızda biz de böyle davranacak, mahşer çağrısını bekleyeceğiz.

Yüz metre ileride, ay ışığında bembeyaz görünen düz bir yol vardı. Seyyah tabiriyle rotasını tutturma çabası içinde olan adam, gözlerini, görülebilir uzaklık boyunca yavaşça kaydırdı ve konumlandığı yerin çeyrek kilometre doğusunda, sislerin içinde loş ve gri gözüken bir insan grubunun atlarını kuzeye doğru sürdüklerini gördü. Onların arkasında da, omuzlarına yasladıkları loş bir parıltı saçan tüfekleriyle, kollar halinde ilerleyen adamlar vardı. Yavaş ve sessiz yürüyorlardı. Sonra diğer bir atlı grubu, diğer bir er alayı, sonra bir diğeri ve bir diğeri daha… hepsi de adamın görüş açısının içinde, arkasında ve ilerisinde bitmek tükenmek bilmez bir hareketlilik içerisindeydiler. Bunu, top arabalarının arkasındaki cephane sandıklarının üstünde seyahat eden topçularıyla bir topçu bataryası izledi. Ve bitmek bilmeyen alay hâlâ tek bir insan, toynak ya da tekerlek sesi bile çıkarmadan güneydeki belirsizlikten gelip kuzeydeki belirsizliğe geçmeyi sürdürüyordu.

Tam anlayamıyordu. Sağırlaştığını sandı ve sağırlaştığını sandığını yüksek sesle söyledi. Sesinin, kendisini neredeyse paniğe sürükleyen tanımadık bir tınıda olmasına karşın ne söylediğini işitti; sesi ve tınısı rezonans açısından kulağının beklentilerini karşılayamamıştı. Ama sağır değildi ve şimdilik bu da yeterliydi.

Sonra, birilerinin “akustik gölgeler” adını koyduğu doğal bir fenomenin varlığını hatırladı. Eğer akustik bir gölgede duruyorsanız, oradan gelen hiçbir sesi duymayacağınız bir istikamet olacaktır. Çarpışmayı Chickahominy Vadisi’nin bir buçuk kilometre karşısından izleyenler, iç savaşın en şiddetli çatışmalarından, yüz topun ateşlendiği Gaines’s Mili çarpışmasından gelen seslerin hiçbirini duymamışlardı. İki yüz elli kilometre güneydeki St. Augustine’den duyulup hissedilen Port Royal bombardımanını, durağan bir atmoferde üç kilometre ilerisinden duymak imkânsızdı. Appomattox da teslim olmadan önce, komutan Sheridan ve komutan Pickett’in birlikleri arasındaki gümbürtülü çatışmadan, hattının bir buçuk kilometre gerisinde gerçekleşmesine rağmen haberdar değildi adı geçen ikinci komutan.

Burada bahsettiğimiz kişi bu örnekleri bilmiyordu, ama daha az çarpıcılıkta benzer örnekler onun da gözünden kaçmamıştı. Huzuru çok kaçmıştı, ama bunun sebebi, ay ışığındaki o askeri birliğin ilerleyişinin esrarengiz sessizliği değildi.

“Aman Tanrım!” dedi kendi kendine ve yine düşüncelerini sanki bir başkası söylemiş gibi hissetti, “eğer bu insanlar benim sandığım kişilerse, o zaman savaşı kaybettik ve ordularımız Nashville’e çekiliyor.”

Ve sonra bütün benliğini saran bir düşünce çöktü üzerine; bir evham, güçlü bir tehlike hissi, başka birinde olduğunda korku dediğimiz şey. Hızla bir ağacın gölgesine sığındı. Sessiz bataryalar hâlâ sisin içinde ilerlemeye devam ediyorlardı.

Ensesinde hissettiği ani bir ürperti üzerine dikkatini ürpertinin geldiği doğuya doğru yöneltti ve ufuk boyunca uzanan loş, gri bir ışık gördü; tekrar doğan günün ilk işaretini. Bu, evhamını daha da artırdı.

“Buradan uzaklaşmalıyım,” diye düşündü, “yoksa yakalanacağım.”

Gölgeden çıkıp, grileşen doğu yönüne doğru koşar adımlarla yürümeye başladı. Sedir ağaçlannın nispeten güvenli tenhalığında durup arkasına baktı. Bütün kol, görüş alanından çıkmıştı: düz beyaz yol, ay ışığının ortasında çıplak ve terk edilmiş uzanıyordu!..

Daha önce şaşırdıysa bile, şimdi tamamen afallamıştı. Öylesine yavaş bir ordu böylesine süratle ortadan kaybolsun! Aklı almıyordu. Daha o farkına varamadan dakikalar birbirini kovaladı; zaman kavramını yitirmişti. Korkunç bir ısrarla bu gizemin mantıklı bir açıklamasını arıyordu ya, boşuna arıyordu. En sonunda kafasındaki düşünceleri bir kenara bırakmayı becerdiğinde, güneşin ucu tepelerin üzerinde görünür olmuştu, ama bulabildiği tek ışık kaynağı gün ışığıydı; kavrayışı yine en az eskisi kadar kuşku dolu karanlıklara gömülüydü.

Her bir yanında, ne savaşın ne de savaşın getirdiği yıkımın izlerini taşıyan ekili tarlalar uzanıyordu. Çiftlik evlerinin bacalarından yükselen ince mavi dumanlar, günün huzur dolu angaryalarının hazırlıklarını haber veriyordu. Aya, kadim nutkunu çekmeyi bitiren bekçi köpeği, bir grup katırı sabana koşmaya çalışan zenciye işine dört elle sarılmasında yardımcı oluyordu. Öykümüzün kahramanı, bu pastoral tabloyu sanki hayatında böyle bir manzarayı ilk kez görüyormuş gibi aptal ap­tal izledi; sonra elini kafasına doğru götürüp, saçlarında gezdirdi ve sonra da saçlarından çekip avucunu gözlerinin önüne tuttu -oldukça tuhaf bir hareket. Davranışıyla endişelerini giderdiği her halinden belli, kendinden emin adımlarla yola koyuldu.

II- Hayatınızı Kaybettiğinizde

Bir Doktora Danışın

Nashville yolunun dokuz on kilometre ilerisinde oturan bir hastasını ziyaret eden Dr. Stilling Malson, bütün gece onun yanında kalmıştı. Gün ağardığında, o dönemde bölgedeki doktorların âdeti olduğu üzere at sırtında eve doğru yola çıktı. Stone’s River savaş alanı civarına gelmişti ki yol kenarındaki bir adam doktorun yanına yaklaşıp, ona, sağ elini şapkasının ucuna götürerek asker selamı verdi, ama şapkası asker şapkası değildi; adam üniformasızdı ve hali tavrı askeriyeye uygun değildi. Doktor, yabancının garip davranışının biraz da bu tarihi yere saygıdan kaynaklandığını düşünerek nazikçe başını salladı. Yabancının konuşmak istediği belli olduğundan kibarca atını dizginleyip bekledi.

“Bayım,” dedi yabancı, “sivil olmanıza karşın belki de düşmansınız.”

“Ben doktorum,” oldu verilen cevap.

‘Teşekkürler,” dedi diğeri; “ben, General

Hazen’ın emrinde bir teğmenim.” Bir an için durup hitap ettiği kişiye keskin gözlerle baktı, “Federal ordudanım.”

Doktor, kafasını sallamakla yetindi.

“Lütfen anlatın bana,” diye devam etti öbürü, “burada neler oldu? Ordular nerede? Savaşı hangi taraf kazandı?”

Doktor, soruyu soran kişiyi kısık gözlerle mesleki açıdan şöyle bir süzdükten sonra, kibarlığının son noktasına dayanarak, “Kusura bakmayın,” dedi; “soru soran birisi, soru sorulmaya da razı olmalıdır. Yaralı mısınız?” diye ekledi gülümseyerek.

“Ciddi bir yara değil görünüşe göre.”

Adam, askeri olmayan şapkasını çıkartıp elini başına doğru götürerek, saçları arasında gezdirdi ve elini saçlarından çekip avucunu gözlerinin önüne tuttu.

“Bir mermiyle vurulup bilincimi kaybettim. Kurşun sıyırıp geçmiş olmalı; üstümde kan yok, acı hissetmiyorum. Tedavi için zahmet etmeniz gerekmez, ama lütfen bana birliğimin yolunu gösterebilir misiniz, Federallerin ordusunun herhangi bir bölüğünü, eğer biliyorsanız?”

Doktor yine hemen cevap vermedi; tıp kitaplarında yazan birkaç şey geliyordu aklına; kayıp kimlikler ve yeniden benimsenmelerinde tanıdık yerlerin etkisiyle ilgili. Uzun uzun adamın yüzüne baktıktan sonra gülümsedi ve şöyle dedi;

‘Teğmen, üzerinizde rütbenize ve askeriyeye uygun bir üniforma yok.”

Bu lafın üzerine adam gözlerini indirip sivil kılığına baktı, gözlerini kaldırdı ve tereddüt etmeden konuştu:

“Bu doğru. Ben anlayamıyorum.”

Karşısındakini hâlâ keskin gözlerle, ama artık daha bir anlayışla süzen bilim adamı sözünü sakınmadan sordu:

“Kaç yaşındasın?”

“Yirmi üç; ne ilgisi varsa.”

“Hiç göstermiyorsun; o yaşta olduğunu hayatta tahmin edemezdim.”

Adamın sabrı taşıyordu. “Bunu tartışmamız anlamsız,” dedi; “Ben orduya ne olduğunu bilmek istiyorum. Bu yoldan kuzeye ilerleyen bir birlik göreli iki saat bile olmadı. Onlarla yolda karşılaşmış olmalısın. Bana bir iyilik yap da, ne renk kıyafetler giydiklerini söyle; çünkü ben seçemedim… Sonra seni daha fazla rahatsız etmeyeceğim.”

“Onları gördüğünden emin misin?”

“Emin mi? Tanrım, bayım, onları teker teker sayabilirdim!..”

“Gerçekten mi?” dedi doktor, Binbir Gece Masallarındaki dilbaz berberle bu adam arasındaki gülünç benzerliği fark etmişti, “Bu çok ilginç. Ben birlik falan görmedim.”

Adam, sanki berberle aradaki benzerliği kendisi de fark etmiş gibi soğuk gözlerle baktı. “Belli oluyor ki,” dedi “bana yardımcı olmak istemiyorsunuz. Bayım, cehenneme kadar yolunuz var!”

Arkasını dönüp uzun adımlarla uzaklaştı, sisli tarlalar boyunca, rastgele bir yöne doğru. Bu sırada, yaptığından biraz pişman olan eziyet edicisi, onu bir ağaç sırası ardında kaybolana kadar atının üzerinden izledi.

III- Su Birikintilerine Bakmanın  Sakıncaları

Adam yoldan ayrıldıktan sonra hızını kesti; bariz bir yorgunluk hissiyle dolambaçlı bir şekilde ilerliyordu. Bunu hesaplayamamıştı, ama o taşra doktorunun bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen gevezeliği başlı başına bir açıklama sayılırdı. Bir taşın üstüne oturup ellerinden birini dizinin üstüne koydu ve sonra tekrar yukarı doğru kaldırıp ilgisizce baktı; İnce ve soluktu. Her iki elini birden yüzüne götürdü. Dikiş ve kesik izleriyle doluydu; izleri parmaklarının ucuyla hissedebiliyordu. Ne tuhaf! Tek bir kurşun darbesi ve kısa bir bilinçsizlik hali böylesine bir fiziksel enkaz yaratmamalıydı.

“Uzun süredir hastanede yatıyor olmalıyım,” dedi yüksek sesle. “Ne kadar da aptalım! Savaş aralıktaydı, oysa şimdi mevsimlerden yaz!” Güldü. “O adamın beni tımarhaneden kaçmış bir deli sanmasına şaşmamalı. Oysa yanılıyor; ben sadece firar etmiş bir hastayım.”

Pek uzakta olmayan, taş bir duvarla çevrelenmiş küçük bir alan dikkatini çekti. Aklında belirli bir amaç olmaksızın ayağa kalkıp oraya doğru yürüdü. Alanın tam ortasında yontulmuş taştan yapılma kare biçiminde bir anıt duruyordu. Geçen yıllar bu anıtı kahverengileştirmiş, anıtın kenarları hava koşullarından yıpranmış, yosun ve liken tutmuştu. Ağaç köklerinin ittirerek birbirlerinden ayırdığı koca blokların aralarında otlar vardı. Bu azametli yapının meydan okumasına cevaben Zaman, onu yok edici dokunuşuyla okşamıştı ve yakında “Ninova (Esi Asur başkenti.) ve Tir (Fenike Krallığı’nın merkezi.) şehirlerinin yanına” yollayacaktı. Gözü, anıtın yanındaki yazıtta tanıdık bir isme takıldı. Heyecandan titreyerek, vücudunu duvarın üzerinden sarkıtıp okudu:

HAZEN ALAYI
31 Aralık 1862’de
Stone River’da şehit olan Askerlerin Anısına

Adam, sinirleri boşalmış bir halde, duvardan gerisin geriye yere düştü. Neredeyse bir kol boyu uzağında, toprakta küçük bir çukur bulunuyordu: içi geçenlerde yağan yağmurdan berrak bir suyla dolmuş bir birikintiydi bu. Kendine gelmek niyetiyle birikintinin yanına doğru sürünüp, vücudunun üst kısmını titrek kollarıyla kaldırarak, yüzünü su birikintisine doğru uzattı ve yüzünün, suda, sanki bir aynanın önünde duruyormuş gibi yansımasını gördü. Dehşetli bir feryat kopardı. Kolları boşaldı; su birikintisine yüz üstü düştü ve bir zamanlar başka bir hayat yaşamış olan canını verdi.

AMBROSE BIERCE

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu