Skip to main content

Kaynana

Aşk Hikayeleri “Kaynana”

Yüreği doğa sevgisiyle dolu olan orta yaşlı adam her gün meyve bahçeleri arasından Ermeni’lerden kalma yapay havuzun başına gider. Ayağını soğuk suya salar, ağaçların dallarında oynaşan kuş seslerini dinler, ufkun sonsuzluğuna doğru uzanan manzarayı seyrederdi. Gördüklerinden, işittiklerinden, kokladıklarından aldığı ilhamla şiirler yazar, bazen de yüksekçe bir tepenin başına tımanır, şarkılar mırındanırdı. Onun bu halini gören kanı donmuş insanlar içindeki doğa sevgisini anlayamaz, dedikodu ederlerdi. Onun bir peri kızına tutulduğunu, her sabah su başına onu aramaya gittiğini, hatta su başında onu peri kızıyla konuşurken görenlerin bile olduğu söylenirdi.
Yine bir gün o bilinen mutat yürüyüşlerinden birini yaparken bir gül bahçesi gördü, bir birinden güzel gülleri seyretmek istedi. Değişik renk ve ebattaki güllerin arasında kırmızı yanaklı, yeşil gözlü, minyon tipli bir kadın gözüne takıldı. Gözleri o kadını görür görmez kilitlendi. Ne başka tarafa bakabiliyor ne de yoluna devam edebiliyordu.
Adam kadına tutulmuştu. Bir türlü anlayamıyordu o kadının diğerlerinden farkını ya da neden hayran olduğunu. Ama o kadına tutulmuştu bir kere.
Aslında o gülleri pek sevmezdi. Solardı çünkü güller, terk ediverirlerdi insanı biden. Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin. Batırırlardı dikenlerini sevenlerine hiç acımadan.
Bu nedenle kapılıp gitmemeliydi o güllerin içindeki kadına, hemen ayrılmalıydı oradan. Bakışlarını kaçırmıştı kadından ama kalbine hükmedemiyor. İçinde bulunduğu duruma anlam veremiyordu. Onca kadının arasından neden bu kadını seçmişti ? Mutlaka bir sebebi olmalıydı. Aşk bu muydu? Gün boyunca o kadını düşünmekten kendini alamadı. Aslında kadınlara kalbini kapayalı çok olmuştu. Onu tam da mutluluk içinde yüzerken terkedip giden kadından sonra bir daha acı çekmeyecek, kadınları yanlarına yanaştırmayacaktı, ama bu başkaydı.
Hasreti gece uyutmamıştı adamcağızı. Bir daha o gül bahçesindeki kadını görememe korkusu büyüdü içinde. Nedenini bilmiyordu ama onu yine de görmeliydi, hiç olmazsa bir kez daha. Ertesi gün çiğ taneleri yapraklardan düşmemişken o kendini bahçenin kenarında buldu, uzaktan uzağa seyretti gülleri doyasıya. Evet, o kadın yine oradaydı. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu, inşallah kimsesi de yok dedi.
Artık her gün o bahçenin yanından geçiyor, geceleri ise o gül bahçesindeki kadını hayal ediyordu. Elbette bir gün sevdiğini söyleyecekti, o da onu sevecekti biliyordu. Birlikte mutlu olacaklardı.
Adam artık kendini gül bahçesindeki kadına adamıştı, zaman geçtikçe daha fazla bağlanıyor ondan bir an olsun ayrı kalamıyordu. Hasret acısı, adamın küçük yüreğini kavurmaya başlamıştı. Artık uzaktan sevmek adamın yüreğini serinletmeye yetmiyordu. Sarılmalıydı, en  güzel şarkılarını ona söylemeli, en güzel şiirlerini ona yazmalıydı.
İçindeki kuşkularda büyümeye başlamıştı. Acaba sevgisine karşılık bulabilecek miydi ? Ortada bir gerçek vardı: Adam ona aşık olsa da onun aşkından kadının haberi yoktu…
Cesaretini toplayan adam kadını yanına gitti, dikenlere aldırmadan. Artık konuşmalıydı kadınla, içindeki yangın kendisini kül etmeden yüreğinin sesini kadına fısıldamalıydı.
Olanca gücüyle nefes alarak sözlerine başladı, aşkını  itiraf etti en güzel sözlerle. O kadar güzel şeyler söylüyordu ki, kadın kayıtsız kalamadı adamın aşkına. Kocası öldükten sonra kadın baba ocağına dönmüş annesiyle birlikte yaşıyordu. O da uzun bir süreden beri kalbini kimseye açmamış. Tam da her şeyin artık bitti dediği anda adam çıkagelmiş, kadını tutmuş ellerinden karanlıklardan aydınlığı çıkarmıştı. Artık her gün buluşuyorlardı. Adam, zamanının tümünü kadınla geçirmeye başlamıştı.
Sonunda hayalleri gerçek olmuştu ikisinin de.
Ama bu duruma üzülenler de vardı, öfkelenenler de. Kadın zamanını, sonradan sonraya çıkıp gelen o ne idiği belirsiz adamla geçiriyor ve annesine artık eskisi kadar fazla zaman ayıramıyordu. Annesi kızına hasret kalıyor üzülüyor, hatta kızıyordu biricik annesini ihmal ettiği için.
Komşular çoktan dedikoduya başlamıştı. Çünkü kendilerine her gün börekler, çörekler yapan kadın yoktu artık “varsa yoksa yeni yavullusu…” diyorlardı.
Artık herkes kadınla sonradan hayatlarına giren bu adama sırtını dönecekti.
Kadınsa olanlardan habersizdi. Gözü onu buhranlı günlerinden alıp aydıklıklara çıkaran adamdan başkasını görmediğinden dost bildiklerinin kendisinden yüz çevirdiğini fark edemiyordu. O kadar kördü ki ne adamın nereden çıkıp geldiğini, hayatına birden bire girip her şeyi alt üst ettiğini görebiliyor ne de komşularının ne düşündüğü onu ilgilendiriyordu. Her şey yeni düzelmiş, damarlarına yeni yeni su yürümeye başlamış, tam da yeni yaşamaya başladığı bu günlerde, kafasını böyle şeylerle yormak istemiyordu.
Baba yadigarı ev ve bahçesi oldukça büyük, kadın yalnız başına işin üstesinden gelemiyor, adamsa kiralık küçük bir evde oturuyordu. Kadın bir gün konuyu adama açtı “İstersen birlikte oturalım, hem birbirimizi daha sık görme olanağımız olur, hem de sen boşa ev kirası ödemezsin!” dedi. Adam dünden razıydı, zaten ev kiralarını ödemekte zorlanıyordu. Birlikte oturmaya başladılar. Kadın her gün evi, kesip renkarenk vazolara doldurduğu güllerle süslüyor, gül kokularıyla sarhoş oluyorlardı.
Kaynanayı saymazsak her şey iyi gidiyordu. Günler geçtikçe kaynanayla yaşamanın zorlukları ortaya çıkmaya başladı. Kaynanayla yaşamak çok zordu, çok… Kadınla erkek birbirleri aşıklardı, evde geçen tatsız olayları göz ardı ediyorlar, birlikte mutlu bir hayat sürmek için gayret sarfediyorlardı. Kadın çok yoğun çalışıyor, özellikle de gül bahçesinin bakımı çok zamanını alıyordu. Adamsa sık sık kahveye gidiyor, eve hem geç geliyor hem de çok sinirli ve yorgun oluyordu. Aslında adamın kahve alışkanlığı falan yoktu ama kaynanası zor bir kadın olduğu için kahveyi bahane ederek evden kaçıyor, bazen alıp başını gidiyor, bazen de kafasını kuma gömüyor, ben burda yokum imajı vermeye çalışıyordu.
Kadının bu durum hiç hoşuna gitmiyordu. “Birlikte olamayacaksak niçin bir arada oturmayı tercih ettik?” diyordu. Adam da birlikte olmak istiyor ama koca evin işi hiç bitmiyordu. Adam bunu dile getirdiğinde, kadın “sen de işin bir ucundan tutabilirsin!” dedi ve getirdi 256 parçalık çatal bıçak setini önüne koydu. “Şunları al da tek tek amoonyakla sil, sonra hemen kurumaları için saç kurutma makinesiyle kurut, tek tek sil ve kutusundaki yerlerine koy” dedi. Adam çatalı bıçağı tek tek amonyaklarken, o da başladı elektrik süpürgesi ile evi süpürmeye. Koca ev ne süpürmekle bitiyor, ne gürültü diniyordu. Birlikte yaşamaya karar verirken hiç de böyle şeyler hayal etmemişti..
Adam kendini oldukça talihsiz hissediyor. Kadın gündüzleri ev işlerini bitirebilmek için bütün gün çalışıp çabalıyor, yoruluyor, yatıncada başlıyordu horlamaya. Adam kadınların da horlayabileceğini hiç düşünmemişti. Dayanamıyor uyandırıyor. Uyanınca “öp beni prensim öp!” diyor. Öpüyor ama uyur uyumaz yine başlıyordu horlamaya.
Ama bunlar ufak sorunlardı, esas sorun kaynanaydı. Birlikte komşularla kermeselere falan giriyorlar ve aynı evde yaşamanın formüllerini arıyorlardı, ama başka seçim yapma lüksleri olmadığı için ne yapacaklarını bilemiyor, şaşırıp kalıyorlardı. Kaynanayla birlikte oturmak başta kötü bişey gibi gözükmüyordu adama, bu yüzden hemen karar vermişti, ama olaylar hiç de istediği gibi gelişmiyordu.
Kayınvalidenin hayatta kızından başka kimsesi yoktu, yalnız yaşayıp giderken kızı gelmiş her şeye karışmaya başlamış, bu yetmiyormuş gibi, bir de başına bu adamı çıkarmıştı.
Hepsi de ayrı ayrı evlerde, yalnız başına yaşamaya alışmış kişilerdi. Herkesin kendine göre ayrı bir zevki, ayrı biz dinlenme zamanı, ayrı bir çalışma temposu vardı. Hepsinin aynı anda aynı evde yaşaması imkansız gibi gözüküyordu.
Gerçi ev oldukça büyük, herkesin istediği zaman istediği işi yapmasına elverişliydi. Üst kat tamamen kayınvalidenin, alt kat ise çiftimizin. Ana mutfak falan aşağıda, üst katta da kayınvalide için de minik bi tezgah, buzdolabı falan vardı. Banyosu, oturma odası olarak kullandığı bir alanı ve yatak odası var yine yukarda. Kayınvalidenin tüm dünyası televizyon, çiftimiz ise televizyon izlemediği için evin sadece üst katında televizyon var. Kayınvalide akşam yemeğinden sonra kendi katına çekiliyor, çayını demleyip çekirdeğini çitlerken dizilerini izliyor. Akşamları ilişki de biraz düzeliyor… ama asıl sorun bu değil, asıl sorun insan yalnız yaşadıkça sanırım başkalarına tahammül etme yeteneği de azalıyor.
Adam ne ev işi yapıyor, ne işe gidiyor, ne karısıyla muhabbet ediyor, ne televizyon seyrediyor, ne de yemek yiyordu. Bu eve taşındığından beri yaşamdan kopmuş, kaynanayı görünce cinleri başına geliyordu. Kadın adam için cinli dediklerini duymuştu, acaba aslı varmıydı? Bunu merak etmeye, annem bu adama ne yapıyor ki? diye düşünmeye başlamıştı. Şayet kocasıyla ilişkileri çok iyi gidiyordu, böyle olmasa bu birlikteliğe çoktan son verebilirdi.
Bir ara kadın özünde annem pek iyi bir kadın değil galiba diye düşünmeye başlamıştı. Son zamanlarda sık sık mirasdan bahsediyor, adamın kafasını şişirip duruyordu, kadın bunun farkındaydı.
İç güveyi bir erkek için zordur. Düşününce düşman başına bile diyemiyordu insan. Aradan iki yıl geçmişti. Bunca yılın hukukuna sığınarak adam kayınvalidesine dediki “Anne, biliyor musun? kaynana pamuk olup düşse damadın başını ağrıtırmış.” Kaynana göbeğini hoplata hoplata güldü. “İlahi, nerden de duyuyorsun bu lafları, ama doğru, valla kaynanamdan çok çektim, çok hizmet ettim, beni çok ezdi, bence de benim başıma düşse ağrıtırdı.” dedi. Böylesi de vardı. Kendi kaynanasından çektiklerini hatırlıyor, ama kendine toz kondurmuyordu. Evde her şeye karışıyor, sürekli hizmet bekliyor ve aslında seni çoktan kapıya korduya kızımın hatırı için sana katlanıyorum ya da senin için değil kızımın hatırı için sana katlanıyorum triplerine giriyor, çekilmez hale geliyordu. . 
 Kadın yine ilk başlarda olduğu gibi evin içini güllerle dolduruyor. Evin bozulan havasını bir nebze de olsa düzeltmek, eve yeniden bir canlılık getirmek istiyordu. Adamsa gül kokularından etkileniyor nefes almakta zorluk çekiyordu. Bunu kadına anlatmaya çalışıyor ama gülleri çok seven kadın anlamak istemiyordu. Bir gün adam mutat yürüyüşlerinden eve döndüğünde evin her yanınını güllerle donatılmış buldu. Evde ağır bir gül kokusu vardı ve adam nefes almakta zorlanıyordu, alerjisi çıkmıştı. Vazolarda ne kadar gül varsa hepsini toplamış çöp kutusuna doldurmuştu. Kadın annesinin yanından aşağıya indiğinden evin talan edilmiş halini görünce cinler tepesine toplandı, artık kocasının kendini sevmediğini düşünerek bağırdı; “Beni sevmeyen, benim güllerimi koklamak istemeyen adamı ben hiç istemem. Çık git evimden!” dedi. Adam zaten intibak etmekte güçlük çektiği bu evde sığıntı gibi yaşamaktan çoktan bıkmıştı, zaten az olan eşyalarını bir valize doldurarak kasabanın kötü oteline gitti yerleşti. Bekliyordu ki kadın yaptığı hatanın farkına varsın, gelsin ondan yaptıkları için özür dilesin, evlerine dönsün istiyordu.
Kadınsa, adamın yaptığı hatanın hiç de mantıklı bir açıklaması olmadığını görsün gelsin özür dilesin, her şeye yeni başlamak için bir adım atsın istiyordu.
Her ikiside beklediğini bulamadı ve o güzel ilişkileri başladığı gibi sessiz ve sakin bir biçimde bitti. Bu işten karlı çıkan kaynana ve komşular olmuştu. Kadının yine eskisi gibi bol bol zamanı oluyor, börekler çörekler yapıyor, kaynana baş köşeye oturuyor, komşularda toplanıyor, yiyorlar içiyorlar, kahkahaları gök kubbeyi çınlatmaya devam ediyordu.

İsmail Samur

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 1.5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir