Skip to main content

Aşk Hikayeleri “Badem Gözlüm”

Aşk Hikayeleri  “Badem Gözlüm”

Anadolu’dan gelmiş. Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuş, Sultanahmet’te bir ev tutmuş, arkadaşlarla kalıyordum. Birkaç ay sonra anlaşamamış, Kasımpaşa’ya taşınmıştım. Galiba bu hayatımda bilmeyerek yaptığım en iyi işti, zira taşınmasaydım onunla tanışamayacak, o güzel günleri yaşayamayacaktım.
Fakülteye gitmek için her gün Kasımpaşa’dan otobüse biniyor, Beyazıt’ta iniyordum. Otobüste aceleyle inen binen erkeklerin, bayanların, overlokçu kızların, çıraklık yaptığı her halinden belli olan oğlanların dışında, eli ayağı düzgün mavi üniformalı badem gözlü bir de kız vardı. Hemen hemen her gün aynı koltuğa oturuyor, arada sırada göz göze geliyorduk, galiba elimdeki kitaplar dikkatini çekmişti.
İçine acıcık kahve katılmış duru tenli, badem gözlü, yukarı doğru kıvrılan kirpikleriyle, bir bakanın bir daha bakmak isteyeceği cazibeli bir kızdı. Erkekler rahatsız etmesin diye sürekli önüne bakıyor, şımarık İstanbul kızlarına hiç benzemiyordu. Gözümü ondan alamıyor, ama rahatsız etmemek için de o tarafa bakmamaya çalışıyordum.
Bir iki ay bu böyle devam etti. Otobüse binince hemen gözlerim onu arıyor, göz göze geliyor, rahatlıyordum. Öyle alışmıştımki sanki bir gün görmesem deli olurdum. Her sabah erkenden kalkıyor hazırlanıyor, sanki okula gitmek için değil de onu görmek için otobüse biniyordum. O kafasını yerden kaldırmayan kız nasıl ediyorsa ben otobüse binince beni hemen görüyor, göz göze geliyorduk. Birilerine yakalanacakmışız gibi hemen gözlerimizi çekiyor. Bir daha birbirimize bakmamaya çalışıyorduk, ama her ne zaman göz ucuyla bakacak olsam, onun badem gözleriyle karşılaşıyor, onun da bana karşı ilgisiz olmadığını seziyordum.
İkimiz de Beyazıt meydanında iniyor ben üniversiteye, o okuluna gidiyordu. Bir gün onu takip ettim. Çemberlitaş Kız Lisesine gidiyordu. Okulun saat 16.00 da kapandığını öğrendim. Dönüş otobüsünde hiç karşılaşmamıştık. Kaçta eve dönüyordu bilmiyordum. Öğrenmiştim. Durakta bekledim. Beni görmedi, çevreyi aranan gözle incelemiyordu. Yine indiği yerden otobüse bindi. Ben de arkasından aynı otobüse bindim. Beni görmedi. Demekki sabahları beni bekliyordu, o yüzden hemen farkına varıyordu. Şimdi beklemediği için benim otobüse bindiğimin farkına varamamıştı. Bundan da kendime pay çıkarmıştım, cesaretlendim. Artık konuşabirdim. Arka koltuklardan birine oturdum. Sürekli onu izliyordum. Tüm ciddiyetini koruyor, kimseyle ilgilenmiyordu. Kasımpaşa’da ayağa kalktım ama inmedim, öne doğru yürüdüm. O nerede inerse ben de orada inebilmek için yanına doğru yaklaştım. Beni görünce yüzü kızardı, yüreği küt küt atmaya başladı. Bana öyle olmuştu, ona da öyle olduğunu sanıyordum. Ayağa kalktı, ilk gelen durakta indi. Ben de arkasından indim. Ara sokaklardan birine girdi. Yıkık dökük terkedilmiş bir evin önünde durdu. Benim gelmemi bekliyordu. “Beni mi takip ediyorsun?” dedi. “Evet.” dedim. “Neden? dedi. “Nerede oturduğunu merak ettim. Öğrenmek istedim.” dedim. “Dolapdere’de oturuyorum. Arkamda oğlan getirdiğimi görürlerse ayaklarımı kırarlar, beni de bir daha okula göndermezler. Sakın bir daha bunu yapma!” dedi. “Tamam.” dedim, koşar adımlarla ayrıldım.
Dünyalar benim olmuştu. Demekki o da beni seviyor, diye düşünmüştüm. Heyecanlanmıştım, kalbim pır pır yerinden uçacak gibi oluyordu, birden hayatımdaki en önemli kişi oluvermiş çıkmıştı. Aşık mıyım? Yoksa salak mıyım? diye düşündüm bir ara, bir sürü git geller yaşadım. Sonunda, benim onu sevdiğime, onun da beni sevdiğine karar verdim. Bu karar doğrumuydu yoksa hayal miydi? Bilmiyordum. Akşam yeter artık düşünmeyeceğim derken gece rüyamda onu gördüm. Bana doğru koşuyordu.
Sabah erkenden kalktım, traş oldum, duş aldım. Takım elbisemi giydim, yakama fakültenin rozetini taktım. Kitaplarımdan en kalın ikisini koltuğumun altına aldım. Çorbacıda birşeyler atıştırdım, otobüsü beklemeye başladım. Otobüs geldi, bindim. Yine ortalada bir yerde oturuyordu. Beni beklediği belli oluyordu. Göz göze geldik, hafifçe tebessüm etti, yakalanmak korkusuyla gözlerini çekti. Belliki otobüste tanıdıklar vardı. Beyazıt’ta indik ara sokaklardan okula gidiyordu, yanına vardım. Gözlerinin içi gülüyordu. “Merhaba” dedim. “Senin dersin yok mu?” dedi. Vardı ama, “Yok” dedim. “Benim var.” dedi, hızlı hızlı yürümeye başladı. Aşk buydu işte en ufak davranışından, konuşmalarından birşeyler alıp boş yere umutlanır durursunuz, kendi kendinize bozulur kendi kendinize sinirlenir, kendi kendinize küsersiniz, oysa onun haberi bile olmaz… Çok bozulmuştum. Geri döndüm, derslere girip çıkıyordum ama aklımda hep o vardı. Yine de dönüş saatini bilmeme rağmen gitmedim.
Artık her sabah onu görebilmek için otobüse biniyor, onu uzaktan izliyordum, bazen otobüs dolu oluyor, yanına varıp duruyordum. O arkadaşları ile ile meşgul oluyor. Bazen göz göze geliyoruz gülümsüyordu, üzerime alınıyor, bir anda dünyalar benim oluyordu. Birgün otobüse bindiğimde yanında kız arkadaşı vardı, onlara doğru yaklaşırken, kız arkadaşı kalktı, belliki bana yer veriyordu. Vardım yanına oturdum. “Seninle konuşmak istiyorum.” dedim. “Burda olmaz.” dedi. Önüne döndü, bir daha hiç konuşmadık. Beyazıt’ta otobüsten inince, uzaktan takip etmeye başladım. Arkadaşı ile birlikte gidiyorlardı. Bir ara döndü arkaya baktı. Beni görünce kız arkadaşı hızlı adımlarla uzaklaştı, yavaşlamıştı; yanına vardım, yan yana yürüyerek okula gidiyorduk. Ben ona onu otobüste ilk gördüğümde ondan etkilendiğimi, geçen günlerde onu beğenmeye, sonra onu takip etmeye başladığımı, her gün otobüsten indikten sonra onu okula kadar götürdüğümü, koşar adımlarla geri dönüp derslere yetiştiğimi anlattım. O da annesinin ve babasının çalıştığını, boş gezen bir ağabeyisi olduğunu, onun buna olmadık eziyet ettiğini, okuyup öğretmen olmak, Anadolu’da yoksul çocuklara hizmet etmek istediğini anlattı, hiç şımarık İstanbul kızlarına benzemiyordu, hayran kalmıştım.
Artık otobüsten inince okula kadar birlikte yürüyor, havadan sudan konuşuyorduk, birbirimize iyice alışmıştık. Günden güne birbirimizi tanıdıkça, birbirimiz için yaratılmış olduğunu görüyor, birbirimize daha çok bağlanıyorduk... Bi dolu boş hayal kuruyordum, gereksiz.. Her durumda/her ayrıntıda onu anımsattıracak birşey görmeye başlamıştım, ama kendimde hislerimi paylaşacak cesareti bir türlü bulamıyordum. İçimdekiler o kadar yoğunlaşmıştı ki arabesk müzikler dinliyor, bazen perdeleri kapatıyor çaresizlikten ağlarken buluyordum kendimi.
Bunları bir gün ona anlattım “Bakarız çaresine…” dedi. Şaşırmışta kalmıştım. Aşk, o zamana kadar hiç bilmediğim bir duyguydu, zaten ne biliyordum ki…
Bir gün sonra bizim okula gelmişti. Gelişi hiç beklenmedik güzel bir süprizdi. O dönem gençlerin popüler olan mekanlarından Gülhane parkına gittik. Dondurma yedik. Kalabalıktı, karşılıklı oturuyorduk, aramızda var yok arası bir mesafeyle. Bir ara konuşurken birdenbire gözgöze geldik. Arka fonda müzik, diğer kişilerin konuşmaları boş uğultulardı havada asılı kalan ve sanki zaman durmuş, gözlerimiz kilitlenmişti birbirine. Sık ve gür kirpiklerinin vurguladığı koyu kahverengi badem gözleri, içimi eriten, kalbimi delice çarptıran, beni bir girdap gibi içine çeken o bakışlarıyla. O gün hayatımın unutulmaz günlerinden biriydi, ona aşık olduğumu ve aşkın ne demek olduğunu öğrenmiştim. Aramızda üstü kapalı, gizli kapaklı, somut sözlere dökülmeyen ama yok sayılmayacak bir şeyler vardı ve bu aşktı. En azından benim için öyleydi. Günlerce bu böyle sürdü.
Sonra kalktık yürüyerek Sarayburnu’na gittik. Ayaklarımızı denize saldık. Güneşin henüz bunaltmayan sıcaklığı, tatlı tatlı esen hafif rüzgar, Marmara’nın o en güzel lacivertiyle kaplı deniz. Oradaydık ve başımızda esen kavak yelleriyle hayat çok güzeldi!. Hiç unutmuyorum o günü, birbirimize sarılmıştık,…
Çocuklar gibi şendik, ayağımızı denize sallamış, birşeyler atıştırıyorduk, ama tuhaf bir şeyler vardı sezinlediğim sanki uzak durmaya çalışıyordu benden. Hem yakın hem uzaktı. Aramıza görünmez tuğlalardan duvar örüyordu. Bu duvarı hak edecek ne yapmıştım? ve bu duvarı nasıl aşacağmı bilemiyordum, şaşkındım, kırgındım…
Okulları kapanmasına sayılı günler kalmıştı, sayılı günler çabucak tükenecekti. Ayrılık günü geldiğinde yine birlikte olacaktık. Ayrılırken Kayseri’ye beni o yolcu edecekti. Bunları konuşmuştuk, belli belirsiz hissedilen gergin hava belkide bundan kaynaklanıyordu. O gerginliği dağıtacak sözcükleri bulamamıştık, söyleyememiştik ikimizde. Vedalaşırken sımsıkı sarılacaktık birbirimize. O kısacık zamanda ona sarılmışken kokusunu çekecektim içime son kez. O anda sezinliyorduk aramızdaki her şeyin sadece bu kadarla kısıtlı kalacağını, son olduğunu ve hiçbir zaman onun bana o duymak istediğim sözcükleri söylemeyeceğini, bu aşkın karşılıksız kalacağını/ olduğunu…
Yaz gelmişti, artık yavaş yavaş okullar kapanacaktı. Beyazıt’da inmeye hazırlanıyordum, “inme!” dedi. Sultanahmet’te indik, el ele tutuştuk meydana doğru yürüdük. Bir kaç yabancı turistten başka kimse yoktu. Alman Çesmesi’nin arkasına çantasını koydu oturdu. Ben de yanına,kitaplarımın üstüne oturdum. Yaz mevsimiydi daha sıcaklar başlamamıştı. Ben sıkılırken ortamdan, o aldırış etmiyordu, çevrede kimse yokmuş gibi davranıyordu. Bütün gün sohbet etmiştik, muhabbet uzun saatler boyunca sürmüştü. Bir şeyler vardı sanki ama bilemiyordum… “ne zaman döneceksin?” diye sordu, tam gözlerimin içine bakarak. “yarın” dedim. Bazı düşüncelere geçti aklından o kısacık zamanda hissetmiştim. “imtihanım olmasa ben yolcu ederdim” dedi. Ona gülümsedim, hatırlıyorum öğlen vaktiydi otobüsüm. “teşekkür ederim, saatler uygun olmaz sanırım” dedim. Ertesi gün otobüse binip gazetemi elime aldığımda, aklımdan bir hafta öncesi ve yaşadığımız o gün geçti. Ne tuhaftı, bir şeyler vardı havada sanki, “keşke…” diye geçirdim içimden. Sonrasında hemen, yok, olmaz o daha küçük -kız kardeşimle akrandı çünkü- içimden savuşturmaya çalışmıştım o düşünceleri. Yıllarca aklımdan ömür boyu çıkmayacak bir platonik aşkın kahramanı olacağını bilmiyordum henüz.
Kayseri’ye döndüm. Bir dersten takıntılı olduğumu söylediğimde babam; bana verilen vazifeyi yerine getirmediğimi, beni ne şartlar altında okuttuğunu, kardeşlerimin hakkını yediğimi söyledi. Kendi kendime karar almıştım. Artık büyümüştüm çalışacak babama yük olmayacaktım. Hem çalışıp hem okuyacaktım. İstanbulda iş bulamazdım, daha önce çok aramıştım. Kasabamın bir köyünde öğretmen vekilliğine başladım. Bu arada fark dersleri verdim, öğretmen oldum. Tayinimi İstanbul’a istedim. Kadro yoktu Karamürsel’e atandım. Sevinmiştim gidip bulacak müjdeyi verecektim.
Öğretmenliğe başlamadan önce İstanbul’a gittim. Okuldan mezun olmuştu. Dolapdere’ye gittim günlerce deli gibi dolaştım aradım, bulamadım. Berduş kardeşini aramaya başladım. Ne adını biliyordum, ne de kendini tanıyordum. Galiba oydu. Taşındıklarını mahallenin bir beladan kurtulduğundan bahsediyorlardı, ama kimse hangi cehennemin dibine gittiğini bilmiyordu. Çaresizdim aşkımı kalbime gömdüm.

İsmail Samur

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir