Skip to main content

Evimin Hikayeleri III. Bölüm

Evimin Hikayeleri III. Bölüm

Duydum Zannettiklerim

Güzide Halama

Evim üçüncü hikayesine şöyle başladı :

Siz insanlar bazen çok ahmak olursunuz ve ekseriya en zeki zannettikleriniz en budala olanlarınızdır… İşte sana bunu ispat etmek için gülünç, fakat hakikatte çok acı bir sergüzeştimi anlatayım:

Ona çok büyük bir alim, mucit, mütefennin, hatta kürre-i arzın dahilerinden biri diyenler vardı. Her alim gibi giyinir, uzun, kepekli saçları ensesinden yağlı yakalı paltasuna dökülür, dizi çıkmış pantolonları, yamrı yumru koca kunduralarının üstüne yığılırdı… Vaktinden evvel ihtiyarladığı halde ancak kırkında gösteriyordu. Derin bakışlı gözlerinden maada hiçbir azasında cevvaliyet gözükmezdi… Evlenmemişti… Kadınlardan çok müteneffirdi… Kambur şişelerinden, eğri pergellerinden başka hiçbirşeye aşkı, iptilası yoktu… Yegane zevki saatlerce onlarla uğraşmak,onlarla meşgul olmak ve neticeyi elde ettikten sonra koltuğuna rahatça uzanmaktı… Akrabalarıyla nadir görüşürdü. Kendisine en sık, yani diğerlerine nispeten ayda bir veya iki kere-gittiği akrabası, Şişli’de oturan bir halası ile onun on sekiz yaşlarında, zamanın yeni okumuş hatta fazlasıyla ilim sahibi güzel kızıydı… Bu küçük hanım kız bilseniz ne ukala, ne olmaz şeyleri elde ederek kendi tabiriyle bir “orijinalite,” bir başkalık göstermek budalasıydı…

Gayet garip ve acayip giyinir, saçlarını görülmemiş bir tarzda tarar, şiir söyler, roman yazar, beste yapar, velhasıl her şeyden anlardı… Memlekette kadın mebus çıkmadığı içindir ki Türkiye’yi çok geri, hatta vahşi addederdi… Fakat ne yalan söyleyeyim, bütün bu kusurlarına, bütün bu hoppalıklarına rağmen çok güzel, hatta lüzumundan fazla güzeldi… İri, parlak ela gözleri pembe teninin üstünde birer mavi inci çiçeği gibi parlar, donuk beyaz gerdanı göğsüne, omuzlarına doğru nim bir müdevverlikle hiçbir çıkıntı; hiçbir kemik gölgesi olmadan uzardı.

Etrafında topaç gibi fırıl fırıl dönen Şişli delikanlılarına romanlarda okuduğu Amerika mis’leri gibi arkadaş muamelesi yaptığı halde, onlar bunu fazla bir muhabbet, hatta hepsi kendine bir sevda addederek büsbütün ümide düşerlerdi. Fakat ne çare onlardan hiçbirine ehemmiyet vermez ve sevgilisini muhakkak herkesten ayrı, herkesten başka bir şeyle meşgul olur, herkese benzemez tahayyül ederdi.

İşte, dediğim gibi, bu alim küçük hanımla onun, kızıyla müftehir zavallı annesinden maada biçare Seyfi’nin  bu o bü­yük mütefenninin ismiydi – kapısını çalan olmazdı …

Eğer sen, “Bunlar da niçin geliyorlardı?” diye bir sual sorarsan, sana doğrudan doğruya o küçük hanım kızı gösteririm… Evet, ben eminim, annesi sırf onun ibramıyla böyle tarik-i dünya, hatta kendi  fikrince budala, ahmak bir adamın evine gelirdi…

Müzeyyen’in -bu kızın ismiydi- Seyfi’ye karşı büyük bir zaafı vardı… Onun daima parlayan gözlerine bakmaktan, onu böyle herkesten gayri, herkesten başka görmekten bir zevk duyar, dalgınlığını, hatta bazen salaklık derecesine varan unutkanlığını görerek onun dehasına büsbütün iman ederdi …

Onunla bu kadar yakın bulunmaktan bir hisse-i iftihar alır ve her gün için böyle olmasını temenni ederdi.

Sen artık bunlardan Müzeyyen’in o garip sevgilisini bulmuş olduğuna hükmedersin, değil mi?.. Evet, hakkın var… Bir gün Seyfi ile Müzeyyen’in izdivacı bütün Şişli’de çalkalandı. Ben her şeyi tabii gördüm… Yalnız, bu suretle Seyfi’nin ilk budalalığını İcra ettiğine hükmettim… Evet, o hakikaten büyük bir ahmaklık etmişti… Kadınlara karşı nefreti, her şeyi, her şeyi bir genç kızın ilan-ı aşkıyla beraber erimiş ve o da herkes gibi oluvermiş ve başından büyük bir iş işlemişti. Çünkü o, izdivaç adamı değildi.

Hem kendini, hem de zavallı bir kızı bedbaht edecekti… Bu izdivacı, kızının ilk evvelleri düşündüğü gibi ahmak, budala bir adamla izdivacını, annesi bilakis büyük iftiharla da karşılamış ve her bulunduğu yerde böyle bir damada, herkes tarafından alkışlanan bir damada sahibiyetten dolayı göğsünü şişirmişti…

Aradan iki sene geçti… Neticede Seyfi yine kitaplarına, şişelerine avdet etti. Fakat Müzeyyen, o zavallı kadın büsbütün değişmiş, hayatı epeyce anlamış, eski haline dönemiyordu. Evli bir kadın olmuştu. Kocası iyi, alim, mütefennindi, fakat bir koca değildi… Her şeyden teselli aradı. Boş ömrünü doldurmak istedi.

Fakat muvaffak olamadı. Ne kitaplar, ne musiki, hiç, hiçbir şey onu müteselli edemiyordu… Kalbi boştu… Ruhu boştu… Bütün mevcudiyeti boştu… Nihayet bir gece istemeye istemeye, hatta bilmeye bilmeye ilk günahını işledi. Buna kocası, annesi, terbiyesi sebep olmuştu…

Seyfi bunun farkına varmadı… İkinci birinciyi takip etti. Seyfi yine farkına varmadı ve bu suretle Müzeyyen günden güne düştü, düştükçe mustarip oldu, vicdan azapları hissetti. Nihayet bir gün Seyfi işin farkına vardı. Fakat çok geç, çok geçti… İşte bu anda onun için mühim vazife başlamıştı. İlk budalalığını ikinci bir akıllılıkla, bir büyük fedakarlıkla telafi etti, yani onu affetti ve anlıyor musun, affetti. Ondan sonra iki dargın arkadaş gibi bütün ömürlerini geçirdiler ve iki dargın arkadaş gibi birbiri arkasından öldüler …
Nazım Hikmet (1335, Kadıköy, M.N. – Alemdar gazetesi, 8 Şubat 1336/1920)

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 2]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir