Skip to main content

MEZAR NOTLARI I. BÖLÜM

MEZAR NOTLARI I. BÖLÜM

mezarMezar bir tarihtir. Mezar bir kitaptır. Mezar bir ib¬ret levhasıdır. Yeter ki insan gönlünün gözüyle bakabilsin, ruhuyla İdrak edebilsin kabirleri. Mezar terbiye ocağıdır. Mezar muhasebe mekanıdır. Mezarlar vahiy ölçüsüyle ve ötenin hesabıyla isabetli kararların alınabileceği, ince duyguların Kuran ve sünnet ile değerlendirileceği berrak yerlerdir. Anlamını ve yaşama gayesini yitiren kentlerin ve insanların yanında, en diri, en canlı, en anlamlı şehirlerdir mezarlar.

Mezarlar diridir, mezarlar canlıdır..
Özünden ve özümüzden bakınca mezarlara, susarak anlatımın en kemal noktasını görürüz. Hele siz bir gidin oraya ve tanış olmaya çalışın oradakilerle ve bir bir dinleyin öz geçmişlerini. Ağaçları sizlere nasihat eder, taşlan bile konuşur mezarların. Eğilin, eğilin de ruhunuzun has kulağıyla bir dinleyin gelen sesleri. Her kulak öze ‘yakınlığı nispetince bir şeyler duyacaktır orada.
Bakmasını bilen gözler, işitmesini bilen kulaklar, neler görmez ki, neler işitmez ki mezarlarda..
Şimdi Ada:2 Parsel: 1008 de bulunan 1280 nolu kabrin başındayız. Namık oğlu, Hatice eşi, Hasan Şenol. Doğum: 1938 Ölüm: 1984
Herhalde yakında ziyaretçisi gelmiş, üzerine konan çiçekler henüz kurumamış, Kabrin başucunda iki adet buruşmuş, burun veya gözyaşı silinmiş kağıt mendiller. Kim bilir hangi duyguların anlatımını yansıtıyor?.

Kabrin üzerine şimdilik topraktan başka ağırlık konmamış. Siparişleri verilmiş, yakında mermerlenecekmiş. Mezarın mermerleneceğini, bembeyaz mermerlerle kaplatılacağını ben duymuştum ama acaba kendisi de biliyor muydu?
Mezarın mermerle kaplatılacağını bilse sevinir miydi? Mermersiz mezarlara bakarak, kendisine yapılan mermerli mezarla gururlanır mıydı?
Kendisine haber vereyim düşüncesiyle.,

“Mezarı mermerle kaplatılacakmış!.” diye fısıldadım.
Git işine be adam, bana ne mermerden! haykırışı, sanki iç dünyamda yankılandı.
Doğru söylüyordu, mermerden ona neydi? Mezarı mermer kaplanmış veya kaplanmamış ona ne faydası vardı? Peki bu mezarları mermerlerle kaplatanlar, bunu kimin için yapıyorlardı?
Sorumdaki saflığıma kendim de gülümsedim. Kimin için yaptıkları, kimin için yapacakları belli değil miydi? “El alem ne der?” endişesiyle kendi itibarları, kendi şanları, kendi şerefleri için yaptırmıyorlar mıydı?

Bunlar hem toprağın üstünden ve hem de toprağın altından gafii insanlar değil miydi? Şimdilik sade bir görünümde olan kabire tekrar baktım. İzmir’in Bayındır kazasında 1938 yılında doğan Hasan Şenol, ailesiyle birlikte kendisi sekiz yaşındayken İzmir’e yerleşmiş. Ortaokul mezunu olan meyyit, Diyarbakır’da askerliğini yapıp, 1963 yılında evlenmiş. Bu evlilikten biri kız diğeri erkek iki çocuğu olmuş. Kürtaj silahıyla kaç çocuğunu, hangi suçtan dolayı öldürdüğünü veya öldürttüğünü ise siz sormayın. Çünkü bildiğiniz gibi bunu Rabbimiz soracak..

Bir yolsuzluk iddiasıyla çalıştığı bankadan atılan Hasan Şenol, bulunduğu mahallede bir kahvehane açarak yaşamını sürdürmüş. Değişik kesimlerden insanlarla karşılaşıp, onlarla çeşitli mevzularda konuşan Hasan Şenol, çenesi laf eden, bulunduğu konumda kendisini haklı görüp, haklı çıkaran bir mizaca ve yeteneğe sahip.
Kahvehanede kumar oynatıp, içki içirmesine rağmen Müslümanlığına toz kondurmaz ve kalbinin temizliğini her fırsatta dile getirirdi. Bağkur emekliliğine dört yıl kala karşılaştığı Müslüman tipli insanlara, “Emekli olduktan sonra bu işlere tövbe edip namaza başlayacağım” derdi.
Ancak ne olduysa,
1984’ün nisan ayının ilk haftasının cumartesi akşamı oldu. Eski bir dostuyla, kahvede masanın kenarında içki içmekteyken, hesap yüzünden çıkan bir tartışmada araya girmiş ve dört yerinden bıçaklanmıştı. Hastaneye kanlar içinde götürülürken ölümün soğuk çehresiyle karşılaşıyor, yaşantısının muhasebesini yaparken haklı bir telaşa kapılıyordu.
Şimdi ölmenin sırası mıydı!.
Daha tövbe edecek, içkiyi ve kumarı bırakacaktı. Bu halde, üstelik içkiliyken nasıl kabre girecek, hangi yüzle Allah’ın huzuruna çıkacaktı?
Kızı aklına geldi. “Keşke manken olmasına izin vermeseydim” diye geçirdi içinden. Sahi ya! Manken olmasına, orasını, burasını açmasına, el alemin erkeklerine teşhir etmesine neden izin vermişti ki? Dilinin ucuna gelen “Ulan sen p………. misin?” ifadesini, köpek dişleriyle ısırıp, azı dişleriyle öğütmek istedi,

Oğlu aklına gelince, sanki beşinci, altıncı, yedinci bıçak darbesini yemişti. Sövdü, küfretti.. Kendisinin yetiştirmediği, kendisinin terbiye vermediği oğluna bir daha, bir daha küfretti..
Tekrar kendine döndü. Ölmemeliydi, ne yapıp edip Ölmemeliydi. “Kurtulursam İlk işim namaza başlamak” diye geçirdi içinden. Namaza başlamak için bu dört sene süreyi de nereden çıkarmıştı ki?

İnsan bu!. Dört sene yaşayacağı ne malum?
Ya hemen ölürse!
Ya hemen ölürsem!
Yok yok ölmemeliyim, ağzım da leş gibi rakı kokuyor.
Başını tutan adamın sesini duydu.,
Birader hızlı sür, adam ölecek. Çok kan kaybetti.
“Kim Ölecek? Ben mi? Ben mi öleceğim? Ben ölmemeliyim, ben yaşamalıyım. Çünkü ben tövbe edeceğim, çünkü ben namaz kılacağım, çünkü ben hıkk.. Ben ölmemeliyim, ölmeyeceğim, ölmeyeceğim.. İçkili halde hiç ölünür mü?
Keşke içmeseydim, keşke tövbe etseydim, keşke namaz kılsaydım, keşke…”
Kardeşim’ hızlı gitmene gerek yok, öldü adamcağız!.
Bu öz geçmiş ile Hasan Şenol’un kabrine tekrar bakıyoruz. Ve “Keşke” haykırışlarının aynı dirilik ve aynı canlılıkla tekrarlandığını duyuyoruz.
Keşke.. .
Keşke….
Keşke…….

Muammer ÖZKAN

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 4]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir