Aşk Hikayeleriİsmail Samur

Aşk Hikayesi “Şehir Gülü”

Aşk Hikayesi

Aşk Hikayesi “Şehir Gülü”

              Koca amfide sanki üç kız vardı, biri Nuran, benim önümdeki sırada oturan. Nuran ne zaman girse amfiye, bir has gül kokusu dolardı her yere.

   Bizim bağımızda bir has gülümüz vardı, bahar geldi mi avuç avuç toplar, koynuma doldurur, gül şurubu yapar, sıcak yaz günlerinde kana kana içerdik.

             Bizim bağımızdaki gülden farksızdı Nuran. Bir gül kokusu yayardı çevreye, beni mest eden. O kokuyu doya doya içime çeker ve onun kokusuyla sarhoş olurdum. Artık hocalar ne der, ne söylerdi anlamaz, denilenleri duymazdım. Hem biliyor musunuz? Birazda alıç gibi kokardı Nuran, doya doya koklamak, içime doldurmak istediğim.

              Her dersin sonunda kokusunu duymak için bir soru bahane eder utana sıkıla ama karşı konulamaz bir arzuyla yanına yanaşmaya çalışırdım. O büyük şehirde büyümüş, yer yurt görmüş memur bir ailenin kızıydı; güzel giyiniyor, güzel konuşmasını biliyordu.

             Bense daha düne kadar kasabasından dışarı hiç çıkmamış, kaba saba konuşan, eline kadın eli değmemiş bir yeniyetmeydim henüz. Bıyıklarım bile terlememişti daha. Büyük şehirlerin buzlu kaldırımlarına yabancı; hiç tiyatroya-diskoteğe gitmemiş, hiç bale seyretmemiş, hiç denize girmemiş, bir iradyosu bile olmayan garip bir işçi çocuğuydum. Kimsesiz desen değildim, ama kimsesiz gibiydim. Aklım bir karış havada, gözüm baharda açan çiçeklerde, komşunun erken yeten can eriğinde, dağdaki beyaz karda, deredeki soğuk suda, biraz sağır, az buçuk kör, çokça dilsizdim.

           Eksik olmasın hocalarım bana ne lazımsa verirlerdi. Her zaman soracak bir sorum, ona sokulacak bir bahanem olurdu onlar sayesinde. Sahibinden yiyecek isteyen küçük bir kedi gibi yavaşça sokulur, kırır dökük bir kaç kelime eder, kokusunu içime çeker dönerdim.

            Bir gün çantasından bir kalem düşürdü, koştum kaptım, vermek için yanaştım yanına usulca. Önce fark etmedi beni, sonra çevirdi yüzünü. Bal rengi gözlerinde bir ışık kırıntısı çırpınıverdi, yıldız kayar gibi oldu. Bahar gelmişti, karlar yeni erimeye başlamış, çiğdemler kaplamıştı yüzünün her yanını, vızıldayan arıların bini iniyor biri kalkıyor, hafif bir rüzgar dünyanın en güzel kokularını yayıyordu her yana. Bilmem nasıl anlatayım. Hemen hemen her şeyi anlatabilirim, lakin Nuran’ın o mükemmel kokusunu nasıl anlatayım? Büyük ihtimalle bebek gibi kokuyordu.

            Kalbim hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sanki içimden binlerce kelebek birden uçuştu, ayaklarım yerden kesildi. Salakça bir hal almıştım, “kalemini düşürmüşsün de” dedim. Teşekkür etti.

           Yerime oturdum, sanki çiğ düşmüştü dudaklarıma, beyaz bulutlar başımdan aşağıya bahar yağmuru serpiştirdi. İbibikler göğe doğru kanat çırparak uçuşup gittiler. Sanki koca amfide bir Nuran vardı, bir de ben.

           Ders Medeni Hukuk’tu. Hoca bir şeyler söylüyor, konuşurken zaman ağdalanıyor, giderek daha bir yavaşlıyor, hocanın ağzından çıkan her kelime havada asılı kalıyordu. O konuşurken birkaç mevsim, birkaç iklim değişti usulca. Önce lapa lapa kar yağdı ama üşümedim. Rüzgar çıktı, dalgalar karalara vurdu, deniz sütliman oldu, sonra kumlar savruldu ortalığa, her taraf toz duman içimde kaldı, göz gözü görmez oldu.

             Ders bittiğinde Nuran’ın biraz oyalandığını fark ettim, tabii ben de oyalanmaya başladım. Herkes çıkmıştı ki arkasına döndü, “Nereden bulmuştun o kalemi?” dedi.

             Ne diyeceğimi bilemedim ilk başta. Ne diyeceğimi biliyordum da nasıl diyeceğimi bilmiyordum. Nefesim kesildi. Göğüs kafesimin içinde pıt pıt atan genç kalbimi paslı bir mengene gıcırdayarak sıkmaya başladı. İki büyük zebani iki omzumdan tutup beni göğün bilmem kaçıncı katına çıkardı, sonra bırakıverdiler aşağı. Bizim bağdaki has gülün dibine yüzü koyun düşüverdim. Ağır bir gül kokusu vardı, burun kemiğimi kıran. Düştüm ama hiç kanım akmadı. Kuyruklarını sallayarak yüzlerce tilki kaçıştılar sağa sola.

             Sağımda Hıfzı Veldet Velideoğlu, solumda Hüseyin Nail Kubalı, ikisi de profesördü, kolumdan tutup ayağa kaldırdılar beni.  Olanca cesaretimi toplayıp o boğuk sesimle kırık dökük cevap verdim sorusuna.

               “Aşk..” dedim, “Tuhaf bir şeydir… ve en çok güle benzer.”

               “Saçmalama..” dedi, kapıyı çarpıp çıktı.

                Akşamın kalabalığını yara yara eve doğru ilerliyordum, kulağıma en sevdiğim biri, en sevdiğim şarkıyı mırıldanıyordu. Müziğin ritmiyle yürüyordum, burnuma bir koku geliyordu. Durmadan, derin derin nefes alıyordum. O güzelim gül kokusunu içime çekiyor, istemsizce kollarım havaya kalkıyor, geriniyorum, hızlanıyorum. Biraz da alıç kokusu var şimdi. Bir derin nefes daha alıyorum. Eve ulaştığımda, odalar sıkıyordu beni. Kendimi dışarı attım.

                İstemeden çıkmıştım o gün dışarı, keyifsizdim. Ayaklarım beni daha önceden hiç gitmediğim bir yere götürdü. Onu gördüm birden, o loş ışıklı salonda ne de güzel görünüyordu… İsmini getiremediğim bir romanın içindendik sanki. Ela gözlü, uzun ince narin bir yapı, bele kadar saçlar. Tepeden tırnağa bir masumiyet, bir zerafet. “Ne güzel değil mi?” diye iç geçirdim. Göz göze geldik sonra. Bir gülüş fırlattı elinin tersiyle ve önüne döndü. Yoksa bir hayal mi derken tekrar denk geldi gözlerimiz. Isınmıştı bu sefer bakışları. Biraz Akdeniz, biraz Ege, biraz baştan çıkarıcı… Buz kesmiş ellerimle omuzuna dokunup ”merhaba” dedim yavaşça. Döndü ve nazikçe, “tanışıyor muyuz?” dedi… Gülüştük. Ona içimi açamadığımdan olacak acıyordu yüreğim. “Gel otur!” dedi.

             Minnacık dünya tatlısı bir şey. Gül kokusunun daha tazemsi hali olan bir kokusu vardı. Güzelliği ve kokusuyla gül beni etkiler, ama Nuran’a yaklaşınca ondan aldığım koku beni büyülemişti; o andaki mutluluğuma diyecek yoktu. Daha önce böyle bir duyguyu hiç yaşamamıştım.

             Kalktık. Şaşırmaktan yolda yürüyemiyordum… Daha önceden tanığım, manzarasını beğendiğim bir yere gittik. Çok mutlu oldu. “Uzaklardan denizin bu kadar güzel gözüktüğünü hiç bilmiyordum.” dedi. Konuştuk, korktuğum gibi olmadı. Çok keyifliydi her şey. Sonra biraz yürümek istedi. Sahilde yürüdük. İstanbul’un ışıklarını seyrettik. Üşüdü biraz. Sarıldım ben de, gerçekten de bir gül gibi kokuyordu, bayılmıştım. Bir süreliğine her taraf gül kokusuna bürünür. Çocukluğumun, gençliğimin kokusuydu bu. Bahar geldi mi atardım ben kendimi kırlara, yatardım çiçekler arasına, kaybolur giderdim, hayaller dünyasına. Gözlerimi kapatır baharın o güzel kokusunu ciğerlerime çekerdim. Yine çocukluğumun o güzel günlerindeki gibi gözlerimi kapadım, elini tuttum, uzun bir süre konuşmadan yürüdük. Sonra salaş bir balıkçı lokantasına oturduk konuştuk alakasız konulardan…

             Güzel yüzünde bir ben vardı hafif. Kötü durduğunu düşünüyordu. Yok öyle bişey dedim, yanağından öptüm. Bunun üzerine ağlamaya başladı. Sarıldım, “neden seninleyim bilmiyorum, çok özlüyorum onu kötüyüm” dedi… Bilmiyordum ‘onu’. Normaldi böyle hissetmesi. Sonra uzun uzun, sımsıkı sarıldım. Sanırım iyi gelmiştik birbirimize. Saat gece 12.00’ye doğru ona hiç doyamadığımı fark ettim. Ne öpmek ne de sevişmek gelmedi o an içimden. Yanımdayken bile özlemiştim, bir süreliğine gül kokusuna büründü. Tam da bu değil aslında anlatmak istediğim, anlatamadıklarım her şeyin özü.

               Ayrılırken “görüşürüz” dedi, ben sadece “umuyorum” dedim. Yanağından öptüm, hiç arkama bakmadan gittim. Seslendi, “teşekkür ederim”. Döndüm gülümsedim. Evin yolunu tuttum…

               Saatler sonra her şey farklı görünecekti bana. O birini özlese de benim için çok özeldi. Üzecek de olsa, onunla olmak çok hoştu. İstesem de kaçamadığım. Nihayetinde her şey ona bağlıydı. Görüşmemeliydik, ben seni üzerim diye düşünüp ağlayacakti belki de.

               İkinci gün amfide gelip yanıma oturmuştu. Çocukluğumu sarıp sarmalayan tatlı sarhoşluğun, her nefeste su içer gibi bir yoğunlukla içime dolan, başımı döndüren tarifi imkansız kokunun kaynağıydı Nuran.. Hiç bir şey değişmemişti yine o gelmiş amfi gül kokusuyla dolmuştu. Yine ben hocanın dediklerini duyamaz olmuştum. “Okulu kıralım mı?” dedi. Çıktık. Yürüyerek Kumkapı’ya kadar gittik. Tanıdığım Trabzonlu Hamdi ustada birer hamsi tava yedik.

         Sahilde yürürken, “bana sürekli aynı şey oluyor. İlişkim kopuyor. İnsanlarla, arkadaşlarımla… Senle de aynı şey olacak” diye korkuyorum dedi.  Kızmıştım cesaretsizliğine ve böyle düşünmesine. Fazla belli etmedim ama konuşarak sabahladığımız o gecenin sonunda son kez konuştuğumuzu, galiba bir daha görüşemeyeceğimi söyledim. İçim kan ağlayarak.

           Üniversitenin bahçesine vardığımızda bana “lütfen kendini benden uzaklaştırma, benim gitmeme de izin verme, kopuyorum çünkü o zaman yazık olur her şeye” dedi. Ayrılırken o, “görüşürüz demesine karşılık ” ben “umuyorum” dedim. Vademiz dolmuştu diye düşündüm. Bu; sen beni arasan da bu burada bitecek, ben seni bir daha görmeyeceğim demekti.

           Ben Anadolu’nun kıraç topraklarından gelmiş, el değmemiş gülleri, bahar çiçeklerini koklayarak büyümüştüm. Koklanmış ve yere atılmış bir gülü koklayamazdım. Karar almıştım Nuran’ı bir daha görmeyecek konuşmayacaktım.

            Ertesi günü amfiye girdiğimde ağır bir gül kokusu vardı yine, ama Nuran yoktu. Nuran’ın her zaman oturduğu yerden geçerken baktım, koklanmış yere atılmış bir gül vardı. Yüreğim parçalanarak üstüne basarak geçtim. Arka sıralardan birine oturdum. Yanımı da boş bıraktım. Ola ki bir mucize olur, üstüne basıp geçtiğim gül canlanır gelir de yanıma oturuverir diye. Mucize gerçekleşmedi. Kibirliliğim daha doğrusu cahilliğim, o güzelim kokan gülü soldurmuştu. Bugünkü aklım olsa o yere düşmüş gülü; eğilir alır, ellerimle tozlarını siler, öper, koklardım.

          İsmail Samur

hikaye, hikaye oku, hikaye yaz, aşk hikayesi, aşk hikayeleri, öykü, aşk öyküleri, umutsuz aşk, 

                     

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu