Skip to main content

 Hikaye Oku; “Yarayı Kanatan”

 Hikaye Oku; “Yarayı Kanatan”

Hikaye Oku; Eve gelince masamın üstünde şu notu buldum:
“Bu akşam bize buyur. Tatlı sesler işiteceksin. Güler yüzler göreceksin, güleceksin, ağlayacaksın. Her halde memnun olacaksın.
Turgut”

   Bu merak verici notu yazan Turgut Bey’in evime pek yakın olan evinin kapısını çalarken içeriden çalgı sesleri geliyordu.
Salona girince ortada, büyük kanepenin üstünde uzun hırkasıyla, oyalı başörtüsüyle, esmer, yuvarlak yüzlü, şişman, kısa boylu, elli yaşında kadar bir hanımın henüz son darbenin tesiriyle zilleri titreyen elindeki defe dayanarak bana selam verdiğini görür görmez irkildim. Odaya girmekte tereddüt ettim. Ev sahibi “buyurun, buyurun” diye cesaret vererek:
-Pembe Hanım bizim ninemizdir; ruhumuzun ninesidir, dedi.
Pembe Hanım, “güngörmüş, yaş yaşamış” bir nezaketle Turgut’un bu samimi sözlerine alçak gönüllülük göstererek karşılık verdi.
Defi okşarken boynunu büktü. Akçıl saçlarına rağmen işveli bir tavır aldı. Gözleri yarı kapalı olduğu halde beyaz dişlerine çarparken dalgalanıp iri dudaklarının titreyişiyle birlikte titreyen gür ve gürbüz, tatlı ve yanık, düşündürücü ve uyuşturucu bir ses nazlı nazlı başlayarak, perde perde yükselerek, ruhların en karanlık köşelerine kadar süzülerek, zaman zaman kemanın inleyen ahengiyle dudak dudağa geliyor; bir kumru sevişmesi yumuşaklığıyla gözlerde bulut şeklinde ümit ve hayal kümeleri hâsıl ediyordu.

“Ey âh söyle! Zahm-ı dilimden zebanım ol
Ey çâk-i sîne! Nüsha-i şerh-i beyânım ol
Ey eşk-i dîde! Ben diyemem yâre derdimi
Sen rûy-i zerdem üzre gelip tercümânım ol”
(Ey ah söyle! Gönül yaramdan (bahseden) dilim ol. Ey bağrımın yarası! Söylediklerimi açıklayan yazı ol. Ey gözyaşı! Ben yâre derdimi diyemem. Sen sararan yüzüme gelip tercümanım ol.)

Köşedeki kanepenin üstüne bağdaş kurmuş, uçuk benizli, süzgün gözlü, ince boyunlu, karışık saçlı, redingotlu zayıf bir beyefendi elinde tuttuğu bir küçük gonca gülü koklarken gözlerini sıkınca onun sarı yapracıkları arasına iki damla yaş damladı. Yüreğinin gizlilikleri musikinin ateşi karşısında erimişti. Şimdi aşkın bunaltıcı ateşlerinin, özlemenin en acı dakikalarını kemanın yanık titreyişleri, inleyişleri yüreklere tattırdıktan sonra; arzuların, hayallerin hiçlikleri kıvrıla kıvrıla birbirinden zayıf, birbirinden ince bir iki damla nağmede toplanıyor; uçuyor, sendeliyor, düşüyor… Kayboluyordu. Artık gözlerin önünde görünmeyen, yalnız duyulan bir takım dağınık saçlar… yumuşak eller… yaşlar… gülüşler… uzun kirpikler… ateşli gözler… öpen dudaklar karmakarışık uçuşuyor ve ıraklara dalan nazarlar, kendilerine ait bir hayalin karşısında titreyerek yalvarıyordu.

Usta bir elde çarpan mızrabın darbeleriyle ağlayan udun göğsünden gelen iniltilerden teşekkül eden bir suzinak taksimi, zaten açılan yüreklerin esrarını çehrelere daha ziyade aksettiriyordu. Eller çitişmiş, gözler dalmış, boyunlar bükülmüştü.

Bu sükûnet içinde yalnız kanepenin köşesinde dizlerini birbiri üstüne koymuş, bıyığı ve sakalı tıraşlı, saçları ortadan ayrılmış bir genç, “Doktor Pertev Bey”, gömleğinin kolalı kollukları arasından çıkardığı ince keten mendiliyle yüzünü silerken sıkıldığını anlatırcasına sırıtıyor; musikinin bu meclise verdiği tesire karşı hayret ettiğini gösteriyordu. Suzinak faslının eski, yeni şarkıları birbirini takip ederken bu hale gülen doktor, gezinmeğe başladı. Sanıyordum ki bana bir şeyler söylemek istiyordu.

Fasıl bitmişti. Lakin Pembe Hanım’ın neşesi bitmek bilmiyordu. O demin ağlayan zayıf efendinin elindeki gülü görmüştü. Yan gözle onu diğerlerine işaret etti. Ve kemancı Suzi Bey’e usulca: “Nihavent yap” dedi ve eline çiçeklikten bir pembe gül aldı. Uzun bir “ah” çekti; yanık bir “medet” dedi. Gözlerini süzdü ve derin bir aşk ile okudu:

“Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre mutadım
Sever canım seni ey gül ki canana hitabımsın”
(Ben yârime seslenirken “gülüm şöyle, gülüm böyle” demeyi alışkanlık haline getirdim. Ey Gül! Benim canım seni sever. Çünkü sen benim yâre hitabımsın.)

Zayıf efendi yerinden fırladı. Sağ kolunu havaya kaldırıp indirerek bağırıyordu: “Yaşa Pembe! Var ol Pembe! Nur ol Pembe! Dert görme Pembe!”
Pembe Hanım bu alkıştan memnun oldu. Başörtüsünün çenesinin altına gelen katmerlerini düzeltti, örtünün uçlarını cilvelerle arkaya attı. Neşesinin tesiriyle sesi titredi. Dudaklarıyla, gözleriyle gülerek küçük bir selamlama hareketi ile “teşekkür ederim” dedi.

Şarkıcı Pembe Hanım İstanbul’un zevk âlemlerinde meşhur bir simadır. Yenibahçe’deki evinin kapısı gün geçmez ki kendisini bir eğlentiye davet için çalınmasın. Davudi sesi, neşesi, terbiyesi kendisini hem kadınlara hem erkeklere sevdirmişti. Pembe, tazeliğinde de güzel değildi. Bazen itiraf ederdi, sesindeki güzellik yüzünde de olaydı, sesiyle ağlattığı kadar gözleriyle de ağlatabilirdi.
Doktor Pertev Bey bir iskemle çekti. Yanıma geldi. “Bizim musiki hakkındaki fikriniz nedir?” dedi.

— Musikimiz, bizim durgun ruhumuzun, sakin düşüncelerimizin, uçuk benzimizin tercümanıdır.
— Musikimizi sever misiniz?
— Severim.
— Batı musikisini?
— Onu da severim. Birini duyduğum, diğerini anladığım için beğenirim.
— Ben musikimizi sevmem. Çünkü hissettirdiği mana daima birdir: Karamsarlık… Şarkın bütün makamlarında, fasıllarında bir ikinci mana aramak boşunadır. Perde perde kara bir karamsarlık. Nağme nağme akan bir yaş. Fakat ben daima ne karamsar olurum, ne de âşık… Aşkın bile umudu var; kavuşması, ayrılığı var. Çiçeklerin, fırtınaların, kelebeklerin, arslanların, zelzelelerin, şafakların, hiddetlerin, yalvarmaların da musikisi olabilir. Bütün bunların fırça ile resminin yapılması, kalem ile anlatılması mümkün olduğu gibi musiki ile de çalınıp söylenmesi olmalıdır. Doğu musikisi bunlardan bahsedemiyor. Bana ne bir saadet kokusu koklatabiliyor, ne de hiddet ateşi gösteriyor. Ben musikimizle ne göğsümü gererim, ne kollarımı sallayabilirim, ne de zihnim açılır. Yalnız boynumu bükerim, benim örümceklenir. Musikimizin verdiği umutsuzluk o derece keskindir ki bazen bizi ya intihara veya cinayete sevk eder. Köylerde kadın yüzünden çıkan kavgaların sebeplerini görgüsüzlükte, alkolde aradığımız kadar, musikimizin tesirinde de aramalıyız.

Doktorun bu iddiaları başta Pembe Hanım olduğu halde keman çalan, ut çalan, tanbur çalan beylerin cümlesini birden coşturdu. Artık itirazlar, birbirini cahillikle suçlamalar, alay etmeler, hiddetler birbirini takip ediyordu.
— Siz musikimizi bilmiyorsunuz.
— Birkaç gün Fransa’da kalmakla kendi vatanındaki güzellikleri görememek körlüktür, nankörlüktür.
— Batı musikisi sunidir, kalpten gelmez.
— Vagner bir koca davul, Bethofen bir boş tenekedir.
— Nihaventten pek güzel opera olur.
— Doğu nağmelerinin inceliklerini piyanoda bulamazsınız.
— Karcığardan, çıkan mana da karamsarlık mıdır?

Şimdiye kadar ancak fikrine sahip olanlarda görülen bir ılımlılıkla ile susmayı tercih eden Pertev Bey: “Hayır, dedi, bizde raks da yoktur.”
Bu inkâr, odadakileri yine harekete getirdi. Demin gül koklayan zayıf efendi de işe karıştı:

— Ah, dedi, ah, Gülistan burada olmalıydı. O zaman sizde raksı, musikiyi inkâra mecal kalır mıydı?
Pembe Hanım da atıldı: “Ben sizin yerinizde olsam şimdi Gülistan’ı bulur, bu dinsiz doktoru imana getirmeği ona bırakırdım” diyordu. Karar verilmişti. Gülistan çağırılacaktı. Ut ve tambur çalan beyler bu işte görevlendirildiler. Ve hemen paltolarını giyip çıktılar. Ev sahibi dava vekili Turgut Bey de bu sırada kolları arasındaki bir kucak elbiseyi ortaya bıraktı. Bunlar yelekleri, dizlikleri, dolakları, sırmalı cepkenleri, hilali gömlekleri, pullu başlıkları, ipekli şalvarları, işleme pabuçları ile kadın erkek zeybek giysileri idi. Bunları Aydınlı Yavuz Bey’le Sirozlu Gülistan giyeceklerdi.
Doktor Pertev Bey’e sordum:
— Eski eserler araştırılıp gezilerle incelenirse elde edilecek sonuçları musiki ilminde uygulayarak musikimizi ıslah etmek mümkün değil midir?’
— Hayır değildir. Bu incelemelerinizden de bir şey çıkmayacaktır. Çünkü Türkler hiç bir vakit şahsi dehalarını gösterir ne bir hüner, ne bir felsefe, ne bir edebiyat ortaya koymamışlardır. Hep taklitle vakit geçirmişlerdir. Bunun sebebi: Bunların hakiki dehaları durup düşünmekte değil, çarpışıp iş görmekte idi. Bunlar maddi ilerlemekten manevi yükselmeğe zaman bulamamışlar. Turaniler her şeyden evvel askerdiler. İslamiyet’ten önce teşekkül eden Türk toplulukları da yalnız savaşmak için Asya’nın ücra bucaklarından toplanırlardı. Muharebe bitince göçebe uluslar, Yörük oymaklar yine dağılırlardı. Toplu yaşamaları süreksizdi. Bu sebeple düşünceleri birlik, fikirleri de yerleşik olmadığından ne musikiye, ne edebiyata, ne mimariye dair şahsi ve temelli eserler bırakmamışlardır.
Ev sahibi Turgut Bey fesini başından atarak bir avukat şiddeti, fesahatiyle cevap verdi:
— Affedersiniz Doktor Bey; Fransa’nın birçok büyük şehirlerini gezdiniz değil mi? Acaba Anadolu’da, Türkistan’da seyahat ettiniz mi?
— Hayır.
— Öyle ise Sivas’ta, Konya’da, Bursa’da, mimarlığa ait incelemelerde bulunanlara sorunuz. Oralardaki eski binaların manevi bir ruhu, bir başkalığı, ilmi, sanat açısından bir değer var mıdır, yok mudur? Emin olun ki Konya’daki Selçuklulardan kalma eserler Atina’nın Akropol harabelerine eş değerdedir… Gülmeyiniz. Bunu Konya üzerine Almanca ve Fransızca yazılmış eserleri okur ve yerinde inceleme yaparsanız anlarsınız.
— Bunlar altı yedi yüz senelik, diğerlerine göre yeni şeylerdir. Ben daha eski zamanlara ait medeniyet izleri arıyorum.
— Bundan iki yıl evvel Sibirya’nın güney doğusunda bulunan Turfan harabelerinde yapılan kazıda çıkan heykelleri görürseniz bunları ya “Praksitel”lerin veya “Fidyas”ların ellerinden çıkma zannedersiniz.
Bu anda doktorun yüzünde ortaya çıkan güvensizlik üzerine Turgut Bey kütüphanesine koştu; elinde birkaç resimli kitapçıkla geri döndü. Herkes bir meraka düşmüş ve ev sahibinin başına üşüşmüştü. Doktor kibir dolu bir inatla: “Belki, olabilir; fakat bu kadarı yeter mi?” diyordu ve ilave ediyordu:
— Biz muhafazakâr adamlarız ve yeniliklere düşmanız. Mesela din bahsi…
Bu korkunç başlangıç üzerine herkes sinirleri daha gerilmiş, gözleri daha açılmış, yumrukları daha sıkılmış olduğu halde harekete gelmişti. Artık ut tombul karnıyla yerde yorgunluktan uzanmış, keman ince beliyle koltuğun bir kenarına yorgun dayanmış, tambur uzun boynunu üzgün bir halde uzatarak bir köşeye serilmiş yatarken sıkıntıdan çatırtı ile kopan bir teli gerdanına sarılıvermişti. Zavallı Pembe Hanım ise çoktan esneyerek ortadan kaybolmuştu.
— Mesela din bahsi: Evet Türkler müdafaa için kucakladıkları İslamiyet’i kırılmak bilmeyen bir cesaret, tereddüde uğramayan bir sadakatle müdafaa ettiler. Fakat bu hususta tenkide ve münakaşaya girişmediler, girişemediler. İşte mesele burada… Hâlbuki Araplar Rafızilik, Mutezilelik, Vehhabilik gibi münakaşa neticesinde mezhepler buldular. Hâlbuki İranlılar Bahailik, Şiilik, Babilik gibi yollar ortaya koydular. Biz hiç, hiç düşünmedik, aramadık, yorulmadık, üşendik. Ne bulduksa ona kandık, ne dedilerse ona razı olduk.
— Azizim Doktor, siz bunları bir kitapta okumuşa benziyorsunuz. Biraz kendiniz inceleme yapsanız. Aslen Türk olan Simavnalı Bedreddin Simavi ve Şeytankulu gibi âlimlerin içtihatlarını veya Torlak Kemal gibi kişilerin dini felsefelerini, Bektaşiliği, Mevleviliği incelemeliydiniz.

Eğlence ile musiki ile başlayan bu meclis şimdi ciddi bir renge girmiş, davetlilerde büyük bir sıkıntıyı örtmeye çalışan küçük bir bilgicilik tavrı uyanmıştı. Herkes gizli bir bekleyiş içinde gözlerini ara sıra kapıya çeviriyor, Gülistan’ı bekliyordu. Vehhabiliği Gülistan tenkit edecek, Simavnalı Bedreddin’in felsefesini Gülistan açıklayacak sanılırdı.
Zayıf efendi kendi kendisine söyleniyordu:
— Türkiye yıpranmış, tozlu, ciltsiz lakin mühim, faydalı bir kitaptır. Onu okumak, düzeltmeler yapıp yeniden basmak sabır ve merak ister.
Öteden Kemancı Suzi Bey atıldı. Dargın bir tavırla:
— Bu memleketin güzelliklerine görmeyerek bakıyorsunuz, şiirlerini anlamayarak dinliyorsunuz, dedi.
— Şiir mi? Hele şiir bu memleket için değildir. Şiirin varlığı aşka, kadına bunların varlığına bağlıdır. Bizim kadınların daima sedirlerde, minderlerde, kanepelerde oturmaları hareketlerinde hiç bir güzellik bırakmamıştır. Yoksa siyah çarşafları altında ördekvari yürüyen hanımları görmüyor musunuz?
Bütün dinleyenler birden bağırdılar:
— O! O! Ördek gibi mi? Sizde hiç zevk yok. Güvercin gibi, kumru gibi.
— Evet, hapis hayatı hanımların hem bacaklarını, hem zihinlerini faaliyetten mahrum bırakmıştır. Bin bir gece masallarına benzeyen romanlara aldanıp da Türkiye’yi sevişen insanların memleketi sananlar aldanırlar. Burası sevmek, sevilmek hislerine müsait bir zemin değildir. Sevda için kadınlarda istek ve kabiliyet olmadığı gibi erkekler için de imkân yoktur. Bu memlekette genel olarak var olan duygu sevgi ve meyletme değil, nefret ve hükmetmedir. Burada erkekler kendine tapan, kadınlar kendini beğenmiş insanlardır.
Bu defa da odayı her ağızdan itiraz gürültüleri kapladı. Artık kimse kimsenin ne dediğini işitmiyor, anlamıyor… Yumruklar havaya kalkıyor. Fesler başlardan fırlıyor. Sigara dumanları hiddet ve süratle üfleniyor. Bir hay huydur gidiyor. Pertev Bey ise fikrinde, isyanında inat ederek son itirafını fırlatmaktan çekinmiyordu.
— Ben vatanımı beğenmiyorum. Ne yapayım, beğenmiyorum çünkü bana memleketimi beğendirecek etrafımda ne bir vaka, ne bir manzara görebiliyorum. Ben belki bir vatansızım!..

Artık doktor için bastonunu alıp davetli olduğu bu evden çıkmaktan ve arkadaşları için kendisini sessizce uğurlamaktan başka yapacak şey kalmamıştı ki dışardaki bir araba gürültüsüyle beraber kapının çıngırağının sesi evi doldurdu. Bir dakika sonra gevrek kahkahalarıyla, başına uzun bir başörtüsü almış, sırtına bol bir manto giymiş Gülistan içeriye girdi. Sanki bu kadın bir güneşti. Bütün bir fırtınalı gecenin karanlığını birden sıyırdı, attı. Herkes bir dakika evvelki hırsı, gücenmeleri unutmuş, çehreler yerine gelmiş, sigara dumanları dağılmıştı.

Suzi Bey Gülistan’a köşedeki kanepeyi gösterirken Pembe Hanım da: “Bu kâfir doktor hala imana gelmedi mi?” diyerek Pertev Bey’e serzenişlerle odaya girdi.

Ev sahibi Turgut bir iskemle çekti. Gülistan’ın karşısına oturdu. Niçin onu rahatsız ettiklerini anlatıyordu:
— Burada çılgın bir adam var. Memleketimizin güzelliklerini inkâr ediyor… Musikimiz ağlarmış, raksımız gerinirmiş, kadınlarımız yatalakmış, erkeklerimiz alık… Anladın mı şimdi… Artık şu zavallıya memleketini sevdirmek için senin lütfuna sığınmağa mecbur olduk.
— Doktor haksızdır. Evvelki gün Çamlıca’da Şatır Paşa’nın düğününde idim. O gece, bir müddet biz bize kaldık. Hanımlarla o kadar güzel raks ettik ki ben de bayıldım.
Pembe Hanım gülerek ilave etti:
— Göreydi o da bayılırdı.
Udu bu defa Pembe Hanım aldı ve defi Gülistan’a verdi. Suzi Bey bir Hüseyni taksimi yapıyor ve bütün ruhunu, bütün hünerini yayına verirken nağmelerinin hazzıyla doktoru büyülemek için ne derece zorlandığı dudaklarının büzülüşünden, kaşlarının gerilişinden anlaşılıyordu. Şimdi herkes dini bir coşku ile dinliyordu. Doktor Pertev Bey bu özenerek yapılanların hep kendi için olduğunu anlıyor ve duygusuz bir tavır alarak saatinin kösteğiyle oynuyordu.

Gülistan dirseğini koltuğun koluna dayamış, elini yanağına koymuş gönlünden kopan tatlı, pürüzsüz, içten gelen ruhani bir sesle okumaya başlamıştı. Sesinin havada dönen, kıvrılan her nağmesinden bir peri ruhu doğuyor, yükselip büyüyerek kanatlanıyor; dinleyenlerin yanaklarını öpüyor; göğüslerini okşuyordu. Gözlerin önündeki perde perde karanlığı sıyırıyor, yerine zerre zerre ışıklar damlatıyordu.
Pertev Bey parmağına sarıp çözdüğü kösteğini usulca yeleğinin cebine koydu. Elini yanağına dayadı. Gözlerini kapadı…

Artık odadaki her şey musikinin tesiriyle şeklini değiştirmişti. Keçeler, kilimler çimenliğe; vize mumlarıyla bir lale bahçesine benzemişti. Duvardaki levhaların manzaralarına tabii bir büyüklük, bir renk, bir can, bir hareket gelmişti. Gülistan’ın dudağından uçan ruhlar, nağmelerin ruhları, perilerin ruhları herkesin kulağına mazinin hayallerine, istikbalin umutlarına dair bir şeyler fısıldıyordu.
Şimdi Hüseyni peşrevi, semaisi bitmiş, seçilen şarkılardan birkaçı da okunmuştu.
Doktor Pertev Bey tatlı bir rüyadan uyanırcasına yanında oturan Turgut Bey’e “Evet, ne kadar da olsa Milli şeylerde insan bazen güzellik buluyor. Bu soydan gelen bir gaflet olsa gerek.” dedi.
Ah sihirbaz Gülistan!..

……

Turgut ciddiyetle Gülistan’ın yanına gitti. Bir şeyler söyledi. Odadan çıktılar.
Bu sessizlikten istifade eden zayıf efendi elindeki solgun, sapı yumuşayan gülü masanın kenarına bırakarak vakur bir hâkim vaziyeti aldı ve dedi ki:
— Doktor Bey, her milletin yaratılıştan gelen, tabii yerli ve ayrı bir medeniyeti vardır. Her memleket başkalarının yeniliklerini taklit ile başladığı düzenine kendisinin eskiliklerini araştırarak son verir. Bu halde bir zamanki taklitçiler sonra araştırmacı olurlar. Her milletin medeniyeti zekasının, üretim biçiminin, tarihinin, ananesinin, coğrafi mevkiinin tesiri altındadır. Medeniyet denen olgu umumidir. Lakin onu uygulamadaki tarz başkadır. Fikirler birbirine karşı olmasa bile farklıdır. O halde fikirlerin gelişmesinin de farklı olması gerekmez mi? Dünyanın maksadı refahı, düzeni yaymaktır. Daha doğrusu iyiliği, güzelliği elde etmektir lakin bu maksada her toplum bir başka yoldan varmaya çalışır. Milletlerin kendi samimi duygularına, şiirine, musikisine, resmine, raksına, mimarisine, yemesine, giymesine, kendi üretim tarzından, kendi özelliklerinden bir çeşni verdiği inkâr olunur mu? Hollanda resim sanatıyla İtalya ressamları bir zevk mi takip eder? Alman yemekleriyle, Fransız mutfağı bir örnek midir? İsveç edebiyatı ile Japon şiirleri aynı mıdır? Rusya’daki evlerin biçimiyle İspanya binalarının arasında bir fark yok mudur?

Pertev Bey’e cevap vermeğe imkân kalmadı. Gülistan’la Yavuz kıyafetlerini değiştirmiş oldukları halde içeri girdiler. Bu defa Pertev Bey bile ellerini çırpıyordu.

Gülistan, altın sikkelerle süslenmiş küçük bir al fesin üstüne geniş, koyu kırmızı, kenarları sırma oyalı bir tül almış, vücuduna geçirdiği pembe, ipekli hilali gömleğin üstüne sırma dallarla işlenmiş, koyu güvez kadife yelek ve altına aynı renk kumaştan işlemeli bol şalvar giymiş, beline o örnek bir yağlığı sarkıtarak sarmıştı. Altın pullu kırmızı pabuçlarının içinde ince güvez çoraplara bürünmüş ayaklarının narinlikleri gözüküyordu.

Yavuz, içi dolu, oyalı yemenilerle bezenmiş, yüksek, uzun püsküllü fesi; geniş sinesini ve çevik belini örtemeyen ipekli çizgili Şam kumaşı mintanı ve açık mavi işlemeli çuhadan dar cepkeni; aynı renkte kısa ve katmer katmer dizliği; iri baldırlarına geçirdiği o tür kumaştan tozluğu ve kızıl yemenileriyle daha erkek, daha yüksek, daha korkunç gözüküyordu.

Bu giysiler altında ikisinin de yürümeleri, tavırları değişmişti. Biri çalımı ve mehabetiyle tam bir kuvvet, tam bir erkek, diğeri yumuşaklığı ve görkemiyle mükemmel bir kadın, bir şiirdi.

…..

Sazendeler bütün maharetleriyle telleri titretirken kadın, erkek bu iki vücut tekmil zarafetleriyle, havada kıvrıla kıvrıla dönen nağmelerle aynı ahenkte kıvrılıyor, doğruluyor. Hafif ve parlak pabuçların, yemenilerin içindeki ayaklar ölçülü bir şiir düzgünlüğünde keçenin üstüne konup kalktıkça göze çimende oynaşan bir çift kelebeğin ahenktar tavırlarını hatırlatıyordu.
Kadın, başının üstünde uçan al tülün iki ucunu elleriyle tutarak yüzüne örtüp naz ile nazlanırken, erkeğin bu anda bir kartal süzülüşüyle, ölçülü adımlarla etrafında dolaşması ve bu sertlik içindeki yakarışlar, hayatın bütün gizliliklerini raks ve ahenk güzelliğinde gözlerde parlatıyordu. Derken iki vücut, biri kuvveti, diğeri işvesiyle bir çatışmaya girişince bir saniye içinde kâh kuvvetin mağlup işvenin muzaffer, kâh sertliğin muvaffak yumuşaklığın bitkin olarak savaşması yürekleri hoplatıyordu.
Bu sırada baygın bir vaziyetin çevik bir nağme ile canlanışı, sert bir perdeden yumuşak bir dönüşe bürünürken yumuşayışı; bu değişiklik kalbe derin bir ferahlık veriyordu.

Bu tabii hareketlerin ahenkleri, şiirleri, koca bir milletin tarihini, Kosova, Çaldıran, Plevne kahramanlıklarını erkekte; bütün saray entrikalarını, Kösemleri, Roksalanları, o iktidarların esrarını kadında tasvir ederken bu birkaç dakika içinde asırların samimiyetlerini ruh tadıyordu.

Pertev Bey yarım saatten beri kendi üzerine dönen sorgulayıcı bakışların altında ezilircesine perişanlığından “ben göbek atmak rezaletini bekliyordum” diyordu. Bu küstahlık da Gülistan’ın dargın bir bakışıyla cezasını çekti.

Ufak bir istirahatten sonra oyuncular birinci başarının tesiriyle ikinci bir raksa başladılar. Pertev gittikçe artan bir dikkatle hareketlerdeki ahengi, tavırlardaki asaleti, adımlardaki ölçüyü, dönüşleri, kırıtışları, süzülüşleri takip ederken ruhundan kopan samimi neşe gözlerinden belli oluyordu:

— Tuhaf, ben bu kadar düzgün ve ahenktar bir raksın bizde var olabileceğine ihtimal veremezdim.
Zayıf Efendi ciddi bir karamsarlıkla Muhyi’nin (Sufi şair Bezcizade Mehmed Muhyiddin Efendi.) meşhur kıtasını usul usul okudu:

“Sayılmaz parmak ile
Tükenmez kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez halimizi.”

Doktor, gittikçe artan bir hayretle “lakin bu oyunların şekilleri niye kayıtlara geçirilmiyor? Niye öğretilmiyor? Neye yaygınlaştırılmıyor?” diye teessüf ede ede, yavaşça oturduğu iskemleden aşağı kaydı; yere bağdaş kurdu. Samimi ve çaresizce bir takdirle bir taraftan bu iki rakkasa daha ziyade yaklaşıyor, yaklaşıyordu. Pertev Bey bunalım içindeydi. Bir dakika oldu ki kendisini kaybetti. Kalktı Gülistan’ın, Yavuz’un ellerinden kavradı ve onları yürekten gelen bir şevkle öptü, öptü, öptü.

— Teşekkür ederim, diyordu. Tatmadığım bir lezzeti tattırdınız. Görgüsüzlüğümü bana anlattınız.

Doktor kibrini kırınca daha insaflı, daha sevimli olmuştu, artık herkes etrafına toplanmış, ona Türklük âleminin sevimliliklerini, cazibelerini bin itinalar, bin mübalağalarla söyleye söyleye bitiremiyorlardı. Zayıf Efendi deminki vakar ve karamsarlıkla dedi ki: “Memleket düşünülmemekten, unutulmaktan, ihmal olunmaktan bıktı. Ona itimat ettiğinizi, onu saydığınızı, ona güvendiğinizi âlem duysun… Sanatlarıyla, musikisiyle, raksıyla, edebiyatıyla, güzellikleriyle, onu âlem görsün. Cananınızı bırakıp ta ellerin peşinde dolaşmayınız. Gönlünüzde sevgilinizin aşkı, kolunuzda sevgilinizin bilekleri olsun!..”
Artık bu hay huya ben de karışmıştım. “Size bir Macar Masalı söyleyeyim”, dedim:

— Macaristan’da bir inanış varmış. Katili bulunamayan maktullerin cesetleri önünden zanlıları geçirirlermiş. Eğer suçlu bunların arasında ise yaralayan tam maktulün hizasına gelince cesedin yarası kanarmış. Vaktiyle bir Macar asilzadesinin cesedini kalbinin üstünde küçük bir hançer olduğu halde bulurlar. Sarayına getirirler. Babası bu gencin bütün düşmanlarını arar. Yatağının önünden geçirir. Fakat yara açılmaz. Dostlar geçer, yara kanamaz. Sonra saray halkı, bütün şehir erkekleri geçer, yara yine kanamaz. Nihayet gencin sevdiği kız ağlayarak gelir ve bakışıyla yaraya sanki bir hançer daha saplar. Yara hemen açılır ve kan tekrar boşanır. Babası der ki: “Söyle çocuğumu sen mi öldürdün?”  Kız der ki: “Hayır ben öldürmedim; lakin hançeri ben verdim. O benim gönlümün sahibiydi. Fakat bununla yetinmiyordu. İstiyordu ki beni sevdiğini herkes bilsin, benimle daima beraber bulunsun. Ben razı olmadım. Çünkü bazı kusurları vardı. Onları düzelt, dedim. Buna razı olmazsan kendimi öldürürüm, dedi. Ben inanmadım. Hançeri verdim, kalbine sapladı…”
Zayıf Efendi yine söyleniyor:
— Evet, bu zavallı vatanın, yarasını kanatan sizsiniz, sizin gibi onu beğenmeyenler, ona itimat etmeyenler, daima onun kusurunu gören onun sevgilileridir…

Büyükada, 21 Ağustos 1911

Ahmet Hikmet Müftüoğlu

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir