Skip to main content

Hikaye Oku; “Altınordu”

Hikaye Oku; “Altınordu”

Hikaye Oku; Atlar kişner, kağnılar gıcırdar. Oklar, kargılar şakırdar. Yiğitler, delikanlılar bağırır, öküzler böğürür. Köpekler havlar…Kar yağar; rüzgâr savurur; tipi etrafı sarmış, göz gözü görmez…Koşan, düşen, bağrışan, gülüşen; kadın, erkek, genç, ihtiyar birbirine girmiş. Telaş, çığlık yeri göğü çınlatıyor.

Ordu, ordu; cihan cihan insan kümeleri yekdiğerini itip kakıyor; birbirine girip çıkıyordu. Gök kubbesi yaradılalı böyle bir kargaşa, böyle bir mahşer görülmemişti.

Gel! Git! Dur! As! Kes! Yak! Yık! Sür! gibi bir heceli sert, korkunç, kesin emirler havada gürlüyor…Her kafilenin önünde iri inekler, öküzler, yüklü kısraklar, taylar, sevimli kuzular, köpekler…Onların arkasında kızlar, çocuklar; daha sonra da yanlarında yayları, bellerinde okları, ellerinde kamçıları kısa boylu hırçın, çevik atlarına binmiş yiğitler terkilerine kadınlarını, gönüldaşlarını almışlar seğirtip, haykırıyorlardı…Bu hengâmenin karşısında uçmasını şaşıran karları darmadağın ediyorlar, uzaklarda uçuşan, kaçışan seğirten iri kuşları, beyaz ayıları, aç kurtları ürkütüyorlardı…

Başında samur kalpağı, sırtında kurt postundan gocuğu, elinde parlayan altın kargısı olduğu halde iri, gürbüz bir ata binmiş, iri, gürbüz, pala bıyıklı bir süvarinin birdenbire görünüşü, bütün bu karışıklıkları, bu kargaşaları, bu çığlıkları, bu harıltıları birden susturdu. İnsanlar susar, atlar susar, rüzgârlar susar, dünya susardı ve onun bir tek “Dur!” diye gürlemesi bütün bu akan, köpüren canlı denizi dimdik durdurudu. İnsanlar durur, atlar durur, rüzgârlar durur, dünya dururdu! O zaman bütün dudaklarda korkunç ve kutsal iki kelime titrerdi: “Ay Han!”
………..
Bu bir tufan, bir kıyamet, bir mahşerdi. Ta Tibet çöllerinden, Kara Hıtay vadilerinden, Karakurum bozkırlarından, Kıpçak illerinden akın akın toplanan bu adam tufanı, dalgalana, dalgalana ilerliyordu. Rast geldiği engelleri kırıp eziyordu.
Günler, geceler, haftalar, aylar geçti. Nuh tufanı gibi dünyanın devranını, tarihini değiştirecek olan bu ikinci tufan bir “Türk tufanı” idi. Bu tufanın her damlasında beşeriyetin gelecekteki nesli için bir baba hüviyeti saklı idi. Bu tufan Avrupa’nın o zaman için, yıpranmış, paslanmış çehresini yıkacak, bu tufan ruhlara cila, gönüllere muhabbet, adalelere kuvvet verecek, çelimsiz kadınlardan gürbüz çocuklar edinecekti. Bu Altın Ordu’da milyonlarca ikinci Hazreti Âdem, milyonlarca ikinci insanlık babası cevheri vardı.

Bu Türk tufanı, bu feyiz tufanı, beşeriyetin gelişmesi için bir tabii hâl, bir rahmetti. Bir tabii sevk, bir kuvvetli azim ile gittikçe köpürüyor, gittikçe yayılıyor, gittikçe büyüyordu; önüne gelen ormanların koca koca ağaçları, çayırların mini mini çimenleri gibi atların ayakları altında eziliyor, arkada bir yeşil ot bile görünmez oluyordu. Denizlere benzeyen büyük nehirler, bunların önünde yılanvari kıvrılarak yataklarından çıkıyor ve istikametlerini değiştiriyor, çağlayanlarında bir damla nem bile ışıldamaz hâle geliyordu…Dağlar bu tufana geçit vermek için ya aşına aşına yarılıyor ya ezile ezile gömülüyordu. Bu suretle, bitmez tükenmez ordu halkı, kara, kızıl, ak, batak kumlardan geçtiler; dağ, yâr, dere, tepe ormanlardan aştılar; çamurlara bulandılar, çığlarla yuvarlandılar…Yolda babalar, boğalar öldü; çocuklar, danalar doğdu; analar, kısraklar düştü; kızlar, taylar büyüdü. Düşen düştü, ölen öldü! Denizden bir damla eksilmiş gibi tufan yine kabardı, yine ilerledi…
………
Bir sonbahar sabahı idi. Ta Çin hududundan Baykal gölüne kadar kuzey ve güney kıtalardaki halk, ağaçların kovuklarında, dağların oyuklarında, kulübelerde, çadırlarda barınan insanlar uyanmaya, izbelerin önündeki kısraklardan kımız yapmak için, kadınlar süt sağmaya başlamışlardı. Bu sırada idi ki tan yerinden doğru parlak bir bulut koparak ta baş tarafa geldi ve orada nurdan büyük bir insan şekli aldı. Artık atları tımar etmek, davarları gütmek için gözlerini ovuştura ovuştura dışarıya çıkanlar göğün gürlemesini işitince, bulutun sıyrılıp başlarının tepesine geldiğini görünce yerlere kapandılar. Dünyayı sarsan bir heybetli ses duydular. Bu nida üç defa tekrarlandı: “Göç! Göç! Göç!” Ve bütün bir kıta ahalisinin kulaklarında bu ihtar çınladı.

Neden sonra birbirlerine soruyorlardı: “Gökten inen bu emri kim verdi? Nereye göçeceğiz?”

Bu nida aylarca devam etti. Her hafta Cuma sabahı tan yerinden sıyrılan bir bulut göğün ortasına gelir, nurdan insan şekline girer, üç defa, “Göç! Göç! Göç!” diye gürlerdi.

Şimdi her ağulun uluları, başbuğları bulmuşlar, bir kurultay kurmuşlardı. Evet, bu ihtâr Tanrı’dan geliyordu. Zaten bozkırlar senenin sekiz ayı karlar, buzlar altında kalmıyor mu? Onlara çiçek yüzü, yeşillik rengi gösteriyor mu? Onların bahçeleri gök, çiçekleri yıldız olmuyor mu? Lakin bu yetişir mi? Buralarda yer pek, gök ıraktır. Tanrının bu emri belki onları kurtarmak içindi. fakat ne tarafa göçeceklerdi. Türklerin bir küçük kısmı güneşin doğduğu tarafa doğru yürüyüp, Altın Dağları’nın tepelerine atlarını sürüp, uzaktan gördükleri Çin ülkelerini benimseyip, “burası bizim olacaktır!” deyip ilerlemediler mi? Oraları zaptetmediler mi? Topraklara renk, vücuda can veren Büyük Mabut Güneş’in izini gütmek, onun arkasından gitmek tabii bir ihtiyaç değil miydi? Kendileri için doğudan batıya parlak bir yolu, varlıkları kımıldatan güneş çizmemiş miydi?

Az zaman içinde, bu büyük kıtada, büyük bir hareket görüldü. Güneş’in arkasından; batıya! batıya!” havadisi Asya’ya yayıldı.
Bu karlar üzerinde ağullar, uluslar dolusu; çöller, dağlar dolusu milyonlarca Türk birden kımıldandılar; çadırlarıyla, kızları, kızaklarıyla; davarlarıyla harekete geldiler…Darı, yulaf suyundan aşlıklar, kısrak sütünden mayalı, köpüklü kımızlar hazırlandı, kurt, koyun, sincap, tilki, ayı derilerinden kürkler dikildi. Ağul ağul yola çıkıldı ve “Tanrı’nın sözüyle, Güneş’in iziyle, batıya yollanın! Batıya yollanın!” şarkısı söylenerek, kona göçe ağır ağır akmaya, ilerlemeye başlandı.
………

Türklerin ilk hanı olan “Kara Han” ölmüş ve ihtiyar “Oğuz Han” geçmişti. Fakat Oğuz Han ihtiyardı. Onun göçmeye takati yoktu. O buralarda kocabaşılarla, kart ninelerle kalacak ve “varan gelmez” diyarına yalnız yiğit erler ve körpe kadınlar gideceklerdi. Bunların başına Oğuz’un altı oğlu Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han geçecekler ve yollarda tesadüf ettikleri Gol, Moğol, Tatar, Macar, Bulgar, Kalaç, Kırgız, Tonguz, Başkır, Uygur, Yakut, Şart, Tacik, Tarançı, Buryat, Özbek, Türkmen, Peçenek, Hun kardeşlerini hanlarıyla, beyleriyle, ağalarıyla, hünkârlarıyla beraber alacaklardı. Bu suretle Oğuz Han’la beraber atalar, analar, bozkırlarda, yurtlarında kaldılar. Ağalar, gençler yola düzüldüler.

Türklere göre Âdemoğlu dam gölgesinde doğar, gök altında ölürdü. Bir kimsenin değeri ilk, zoruyla; ikinci, silâhıyla belli olurdu. Türkler babalarından, ninelerinden ziyade ulularını sayarlar, severlerdi.

Altın Ordu’da kanun, yasak iki kelimeden ibaretti: Sıra, saygı. Herkes sırasını, haddini, mevkisini bilecek, herkes büyüğünü tanıyacak, sayacak, İşte o kadar! Bu, iki kelimecik milyonlarca halkı idareye kâfi idi: Sıra, saygı!
………
Altın Ordu’nun göçmesi yıllar sürdü. Her başbuğ ağulunu arkasına almış yasağını dinletiyor. Gelecek hakkında umutlar besliyordu. Hanlardan kimileri İran’ın hazinelerine, baygın bakışlı, kumral saçlı dilberlerine; kimi Arap’ların saltanatına, iri gözlü, uzun kirpikli sevgililerine; kimi Batı’nın eğlencelerine, ak tenli ince belli güzellerine kavuşmak istiyor, kullarına o yolda nasihatlar veriyordu. Yolda hanlardan bir kısmı ecelleriyle ölüyor, Dağ Han’ın yerine Altın Han, Deniz Han’ın yerine Kaya Han geçiyordu.
……….
Karanlık, yağmurlu, fırtınalı bir gece Ural dağları eteklerinde Ay Han ve Yıldız Han maiyetindeki ağulların yoldaşları yollarını kaybettiler. Doğuya doğru giderken güneye ve Kuzgun Denizi sahiline geldiler ve gölün kıyısını tutarak Türkistan’a doğru indiler.
Artık Altın Ordu’dan ayrılmışlardı. Buralarda çata, çarpışa, saldıra, dövüşe etrafı kapladılar. Hindistan’a döndüler, İran’a girdiler, Kafkasya’ya çıktılar, Irak tarafına, Arabistan’a yayıldılar. Amir oldular. Emrettiler…Rast geldikleri boyunları eğdiler. Kolları büktüler. Durmuş yürekleri çarptırdılar. Soğumuş kanları kzdırdılar. Bükülmüş belleri doğrulttular; insanlara büyüklük nedir anlattılar, şan nedir tattırdılar, hayat nedir öğrettiler.

Diğer taraftan Altın Ordu durmayıp ilerliyordu. Rusya’nın güneyini, kuzeyini, Kırım’ı, Finlandiya’yı, Laponya’yı kaplıyordu. Gün Han kumandasında bir kısım Bulgarlar ayrıldılar. Dobruca ovasından aşağı Balkan Dağları’nın eteklerine sarıldılar. Koyunlarını saldılar, buralarda kaldılar.

Çelik Han kumandasındaki Macarlar ve Hunlar, Karput tepelerinin etrafında durdular. İlk yurtlarında bozkırlarda pek az gördükleri bu yeşil yaylaları, berrak dereleri sevdiler. Çadırlarını kurdular. Atlarını ürettiler.

Ordunun son kısmı Cermanya, Gol ülkelerine kadar sokuldular. Ruhlarından, ateşlerinden, kuvvetlerinden oralardaki kansız, cansız insanlara ruh, ateş, kuvvet aşıladılar ve böylece bugünkü canlı, ateşli, kuvvetli insanlık meydana çıktı. Meydana çıktı, fakat bunlar da kardeş olduklarını unutuverdiler. Öyle ki yekdiğerine saldırmaya, birbirisinin vücudunu dünyadan kaldırmaya başladılar…

Acaba bunlar bir gün olup da damarlarında hâlâ, kımız ile beslenen atalarının kanının var olduğunu ve dedelerinin, torunlarının hâlâ Türkistan ovalarında, Sibirya çöllerinde, Ural eteklerinde sefil ve kimsesiz süründüklerini anlamayacaklar mı? Anlaşamayacaklar mı? Yoksa gafil, cahil birbirlerini yiyip gidecekler mi?

Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Çağlayanlar Kitabından….

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir