Skip to main content

 ERGENLİĞİM – GERÇEKLİĞİM

 ERGENLİĞİM – GERÇEKLİĞİM

Erkekler için ergenlik; fokur fokur kaynayan bir kalbin ritmik atışları ile bedenin, her yerinde delice ve saldırgan tavırlarla ilerleyen kanın estirdiği çılgın bir değişimi ifade eder. Akılsız bir o kadar da cesur birtakım sözler, fiiller, delicesine yaşanan bir duygu yoğunluğu, kalınlaşan bir ses tonu ve fiziksel değişimin zirve yaptığı bir zaman dilimi… Nitekim kaçışı olmayan bu fizyolojik ve psikolojik dönüşüm benim için Freud’un ergenlik tespitinde olduğu gibi bir ‘‘fırtına ve stres’’ dönemiydi.

Tüm erkek arkadaşlarım gibi karşı cinsten arkadaşlarla daha fazla ilgilenmeye ve bu ilişkilerin yoğunluğu ve yönlendirmesiyle hem dış görünüm ve hem de düşünce anlamında kendimle daha çok baş başa kaldığım, ‘’narsist’’ olarak tanımlanabilecek bir dönemdi. Başkalarının gözündeki imajımı hep iyi gösterme çabasıyla, neredeyse haklı veya haksız yapılan her eleştiri karşısında, sürekli savunma pozisyonunda kaldığımı hatırlıyorum. Toplumun onayladığı değer yargılarına uygun doğru-yanlış kavramları, kendimi denetleyebilme, toplumun erkeğe biçtiği rolü üstlenme, seçim yapıp, karar verme gibi psikolojik süreçler ve hatta kararsızlıklarım bile kimliğimi bulmada ana dinamikler olmuştu. Çeşitli rolleri, düşünceleri, idealleri ve değerleri deneyip, benimser, sonra da terk eder yenilerini arardım. Neticede herkes gibi ergenliğim, bir takım uyum çabaları içinde geçen zorlu bir dönemdi. Özünde bu dönemi, karmaşık ve süslü cümle yığınlarının içinden sıyırıp daha da basite indirgersem; bulmam gereken bir kız arkadaş, seçmem gereken bir ideoloji, dikkat etmem gereken dış görünüm ve başarılı olmam gereken bir okul diye özetleyebilirim.

Sonbahar bana, Keban’ da Elektrik Kurumu lojmanlarında, yaprakları sararmış ağaçların arasındaki bir merdivenden yukarı doğru yürürken, hafif sisli bir havada karşılaştığım ve kim olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı sarışın bir kızın gülümsemesini hatırlatıyor. Gerçekte hiçbir zaman yaşanmamış bu mizansenden dolayı, oldukça sevimli ve aşırı romantik bir ruh haliyle; sonbaharı, birçok insanın aksine hep sevmişimdir. Hatta nedenini bilmediğim bir şekilde Nilüferin söylediği rahmetli Kayahan’ın sözlerini yazdığı ” çok uzaklarda” şarkısını (bu şarkının aslı tango to evoradır) her dinleyişimde de yine aynı hazzı alıyorum. Kim bilir belki de bu mizansen; ergenliğimde karşılık bulma olasılığı olmayan, hatta belki de ilk platonik aşkımın, reddedilme korkusuyla bilinçaltına ittiği sevimli bir hatıra olma olasılığından kaynaklanabilir. Ancak bilinçaltımın acımasız tepkisine rağmen bahsettiğim mizansende, rüya bile olsa bir tek gülüşün, sonbaharı benim açımdan böylesine romantikleştirebilmiş olmasını takdir etmem gerek. Bu yaşlarda her ne kadar böylesine romantik bir anı yaşamamış olsam da; bazen karşılık bulup, bazen bulmadığım, imkanlı ve imkansız aşklarım da oldu. Rencide etmese ve saygısızlık olamasydı; o döneme ait aşklarımın öznesi olan hanımefendileri de burada tek tek isimleriyle beraber anmak isterdim. Ancak şimdilik onların hepsini saygıyla andığımı bilmelerini istememin yeterli olacağına inanıyorum. Bu hanımlardan birinin beni ressam, diğerinin şair bir diğerinin ise yazar yapacak kadar etkilediklerinden olsa gerek, her biri çok iddialı olmasam da ”yaratıcı” bir yönümü geliştirmeye neden olmuş olabilirler.

Bir taraftan aşklarım arasındaki kafa karışıklıkları içinde kendimi bulma çabalarım devam ederken diğer taraftan da ideolojik ve siyasal kimliğimi bulma çabalarım belirginleşmeye başlamıştı. Temelde çatışmacı ve kavgacı bir ruh haline sahip olmadığım için siyasal tercihlerimin de bu yönde geliştiğini söyleyebilirim. Siyasal görüşüm beni; eşitsizlikler, kısıtlanan özgürlükler, yenilen haklar, adam kayırmalar, geri kalmışlık, hayat pahalılığı, sağlık ve eğitim sorunları, gibi sorunlar nedeniyle sola itiyormuş gibi görünse de seksen öncesinin milliyetçi ve solcu ayrışmasının şiddete dönüştüğü tecrübeleri düşündükçe mesafemi koruyordum. O yıllarda siyasi yasakların şekillendirdiği bugünün jargonuyla kaset siyaseti vardı. Siyasilerin veya din adamlarının görüntülü veya sesli konuşmalarından oluşan kasetler çıkmaya başlamıştı. İslami çevreler daha çok vaizlerin ve hocaların konuşmalarından oluşan bir propaganda yöntemini uygulayarak rahmetli Erbakan, Timurtaş hoca gibilerinin kasetlerini elden ele dağıtıyorlardı. Sol ise daha çok şarkılar ve türkülerle propaganda yöntemini belirlemişti. Ancak o günün kasetleri; bugünün rezil, belden aşağı, özel yaşamlara kasteden ve ifşayı görev edinmiş kirli tezgahlardan tamamen uzak ve çok seviyeliydi. Rahmetli Ahmet Kaya’nın şarkılarını dinlediğim için muhafazakar ve o zamanlar tutucu olan babamdan ciddi bir azar işiterek ben de kaset siyasetinin mağdurlarından biri olmuştum. Okulda bazı arkadaşlarımız sağ, bazıları sol görüşlü aile yapısından gelse de günlük yaşam içerisinde bu durumu asla hissetmezdik. Ancak büyüklerimizin darbe öncesi siyasal heyecanlarının üzerimizdeki etkilerinin olmadığını söylemek de bir taraftan mümkün değildi.

Yokluğun ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin üzerinizdeki etkilerini, psikolojinizin isyana en çok yatkın olduğu ergenlik döneminde yaşarsınız. O yıllarda ülke genelinin hiçte hak etmediği yokluk ve gelir dağılımdaki adaletsizlik bazı gençlerde siyasi anlamda hayat bulurken bazılarında ise farklı şekillerde olabiliyordu. Keban her yıl açıklanan devlete ait istatistik verilerinde her ne kadar barajın ürettiği elektrik gelirinden dolayı gayri safi milli hasılada Nişantaşı, Şişli ile yarışan bir ilçe olsa da; gerçekte, kişi başı gelirde belkide Elazığ’ın en fakir ilçelerinden biriydi. Günün şarkıları gençlerin isyan potansiyelini körüklercesine, damardan arabesk olarak, yokluğa ve yoksulluğun neden olduğu ilişkilerin sonuçlarına bir nevi tercüman oluyordu. Gençler futbol takımı tutar gibi; Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses gibi şarkıcıların fanatiği oluyor ve hatta bu vesile ile kendilerine ait sosyal bir çerçeve inşaa edip bir nevi üyelikler bile kabul ediyorlardı.

Türkler miladi 1071 yılında çok kısa süren ve Selçuklu Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Ma lez girt (Kürtçeden Türkçeye biz çabuk aldık aldık anlamına gelir) savaşı ile Anadolu’ya Kürtlerin verdiği Askeri destekle adım attılar. O günden bugüne bu topraklarda dost, kardeş ve stratejik ortak olarak barış içerisinde yaşamışlardır. Avrupa’yı saran milliyetçilik akımıyla beraber yirminci yüzyılın başlarında Osmanlının dağılma sürecinde ayrılmak istemişler ancak geniş kesimlerce desteklenmeyen bazı ayrılıkçı girişimler hüsrana uğrayıp sonuçsuz kalmıştı. Aradan atmış yıl geçtikten sonra tam da bu yaşlarımda (1984 te 14 yaşlarındayken) 80 öncesi dönemde yaşananların benzeri farklı bir terörizm, sosyalist Kürt kimliği ile yeniden hortlatılmış, ancak garip bir şekilde köylerde yaşayan gariban Kürtleri katletmeye başlayarak işe koyulmuşlardı. Bu benim açımdan ihtilal dönemini yaşamış biri olarak ”kahretsin yine mi” diyeceğim yeni bir gerginlik anlamına geliyordu. Keban nüfusunun çoğu Kürtlerden oluşmasına rağmen devletine bağlı hatta Türk milliyetçisi diye bilinen siyasi bir kimliğe sahipti. Ancak bu bağlılık hiçbir zaman ödüllendirilmemiş, aksine yasakların sıkı sıkıya uygulandığı küçük bir kasaba olmaktan öteye gidememişti. Baraj gölü ve Fırat nehri ile iç içe olmasına rağmen değil balık avlamak bazen yüzmek bile ilçenin en rütbeli askeri amirince yasaklanabiliniyordu. Dolaysıyla Keban‘ın çocukları yaz aylarında serinlemek için akış hızı çok yüksek ve tehlikeli olan çayda yüzmek zorunda kalır, bazıları ciddi hayati tehlikeler atlatır, bazıları da ciddi şekilde yararlanırlardı. Yanlış hatırlamıyorsam birkaç çocuk da boğularak yaşamlarını yitirmişti.

Kişilere, ailelere ve hatta bazen de aşiretlere lakap takmak Anadolu ‘da kadim geleneklerden biridir. Doğuda ve güney doğuda toplandıklarında küçük bir Balkan ülkesi büyüklüğünde nüfusa sahip aşiretler bile bazen lakaplarıyla anılırlar. Aynı geleneğin takipçisi olarak, bizimde arkadaşlarımıza taktığımız lakaplar vardı. Gurpistik, Goril, Vampir, Turist, Harpagon, İskelet, Dirro, komando ve Rus bunlardan hatırlayabildiğim birkaçıydı. Şimdi her biri kendi yaşadıkları yerlerde gayet saygın ve kariyer sahibi arkadaşlarımıza bu şekilde hitap etmemiz beklenemez ama Osmanlı döneminde bu isimler ailelerin toplum içinde tanınması için neredeyse olmazsa olmaz bir realiteden ibaretti.

Ebeveynler açısından çocuklarının geleceği için duydukları çaresizlik dehşet verici bir zulümden ibarettir. Eğer Keban’da okul olmasaydı, bu zulmün nasıl bir drama evrildiğini görme şansımız olabilirdi. Keban’da ailelerin çocukları için buldukları tek çare bir an önce okuyarak meslek sahibi olup, devamında devlete kapak atmalarıydı. Sitede yaşayan kozmopolit halk ile Keban’ın yerlilerinden oluşan nüfus arasında sosyal açıdan hissedilir düzeyde bir farklılık vardı. Bu nedenle aralarında tatlı bir rekabetin olduğu da gizlenemeyen bir gerçekti.

Devam edecek

Burhan Perkgöz

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir