MasallarNazım Hikmet

Nazım Hikmet’ten Masallar; “Sevdalı Bulut”

Nazım Hikmet’ten Masallar;”Sevdalı Bulut”

Az Gittiler… Uz Gittiler….

Ninemin dizine koyardım başımı. Damarları çıkık, kurumuş, sarı bir kestane yaprağına benzeyen eli başımın üstünde dolaşırdı… Çocukların gözüne uykuyu, yıldızlı bir gece gibi dolduran masalları söylemesini bilirdi ninem.

Masallar birbirine benzerdi. Her masalın bir yeri vardı ki, ninem oraya gelince, gözümden yanaklarıma uyku karanlık bir su gibi aksa da, başımı kaldırır, yüzümü buruşturarak onun yüzüne bakardım. Nasıl bakmayayım: «Yolcular yola çıkar; Keloğlan demir kunduralarını giyer, dağlara düşer; hakanın küçük oğlu çeşme başındaki ağaçta ağlayan sevgilisini aramaya koyulur; ama hepsi, az giderler, uz giderler, dere tepe düz giderler, bir dönüp arkalarına bakarlar ki, bir arpa boyu yol gitmişler… »

Az gidip, uz gidip, dere tepe düz gidip, arkaya dönülüp bakılınca bir arpa boyu yol gidildiğini görmek yok mu; işte bu benim küçücük kafamın bir türlü almadığı nesneydi.

Ninem çoktan öldü. Ben kocadım gittim… Ama yine şu «az gitmek, uz gitmek»i kavrayamam bir türlü. Bu ortaçağ kafasının masallara dek soktuğu gidişi, benim yirminci yüzyıl kafam nasıl kavrasın?

Ben daha dede olmadım, daha torunum yok… Sekiz yaşında, tosun gibi bir oğlum var. Ninesi ona masal söylerken, tam «az gittik» yerine gelince, sözü ben alıyorum, sesime inanışın sesini katarak şöyle diyorum:

«Çok gittiler, dere tepe yok ettiler; bir de dönüp baktılar ki, görünmüyor kalkılan yer!»

SEVDALI BULUT

Derviş, servinin altına oturdu. Kuşağından nayını çıkardı. Üflemeğe başladı. Nayın deliklerinden ağaçlar fırladı havaya, sanki ağaçlar nayın içindeydi de derviş üfledikçe dışarı fırlıyorlardı. Nayın, deliklerinden dağlar, dereler, yollar fırladı havaya. Nayın deliklerinden havaya fırlayan ağaçlar, dağlar, dereler, yollar dünyanın öbür ucunda dağsız, deresiz, yolsuz ağaçsız bir çöle düştü. Çölde dağlar, ağaçlar yükseldi, dereler aktı, yollar uzandı. Buraya Nay Ülkesi denildi.

Derviş bir soluk aldı, sonra nayını tekrar üflemeye başladı. Nayın bir deliğinden kara sakallı, gaga burunlu, patlak gözlü bir adam fırladı havaya, havada bir iki takla attı, dervişin yanına düştü. Adamın adı Seyfi’ydi, Kara Seyfi. Kara Seyfi sağına soluna bakındı. Dervişin cebine soktu elini, para kesesini çaldı, kaçmağa başladı. Derviş bir taş aldı yerden, Kara Seyfi’yi nişanlayıp attı. Taş öyle bir hızla çarptı ki Kara Seyfi’ ye, herif lastik top gibi sıçradı. Öyle de sıçradı ki, fırladı havaya. Havada uçtu gitti, dünyanın öbür ucundaki Nay Ülkesi’nde bir dağın başına düştü. Daha doğrusu dağ başında duran kır bir atın gümüş kakmalı eyeri üstüne düştü. Eyere iyice yerleşen Kara Seyfi dolaylara şöyle bir göz attı. Dağdan ovaya koyun sürüleri iniyordu. Bu sürüler onundu. Karşı yaylada allı karalı arslan yeleli beygirler otluyordu. Bu beygirler de onundu. Aşağıda, yolda deve kervanları gidiyordu, baharat, kahve, ipekli kumaş, fildişi yüklü kervanlar. Bu kervanlar onundu. Ovada göz alabildiğine buğday, çavdar, pamuk tarlaları uzanıyordu. Bu tarlalar onundu. Uzun sözün kısası, Nay Ülkesinin en varlıklı adamıydı Kara Seyfi.

Kara Seyfi kır atının üstünde, dağ tepesinde, dolaylara bakıyordu. Patlak gözleri hırstan parlıyordu, çalı gibi sert kara sakalı oynuyordu. Biz Kara Seyfi’yi burada böyle bırakalım da dönelim dervişin yanına. Servinin altında oturup nay çalan dervişin nayının bir deliğinden bir kız fırladı havaya, sonra yavaşça düştü yere, dervişin yanıbaşına. Kız dünya güzeliydi. Sırma saçları topuklarında. Yüzü ay parçası. Elâ gözlerinin kara kirpikleri uzun mu uzun, kıvır mı kıvır. Kız daha on beş yaşında. Adı da Ayşe. Ayşe elini öptü derviş babanın. Elpençe divan durdu karşısında. «Emret derviş baba dedi, görülecek işin varsa göreyim. Karnın açsa tarhana pişireyim sana. Uykun geldiyse döşek sereyim altına.»

Derviş gülümsedi, «Sağol Ayşe kız, dedi, karnım da aç değil, uykum da yok.»

Derviş böyle dedi. Ayşe’nin omuzunu sıvazladı, Ayşe bir tüy gibi salma salına yükseldi havaya. Havada nazlı nazlı, salına salına uçtu, uçtu. Dünyanın öbür ucundaki Nay Ülkesi’nde bir elma ağacının çiçekli dalına kondu. Çiçekler mi daha güzeldi, Ayşe kız mı? Bana sorarsanız Ayşe kız elma çiçeklerinden daha güzeldi.

Dala iyice yerleşti. Ayşe kız, çiçeklerin arasından da baktı dolaylara. Elma ağacı bir bahçedeydi. Bu bahçe Ayşe kızındı. Güller açmıştı, al, sarı, ak, pembe güller, ateş gülleri, kayısı gülleri. Laleler açmıştı biçim biçim, karanfiller açmıştı oylum oylum. Ayşe kız indi elma dalından, bir kova aldı eline, başladı çiçekleri sulamaya. Bahçe çitle çevriliydi. Kara Seyfi dörtnala geldi Ayşe kızın bahçe kapısına. Atından inmeden çitin üstünden seslendi: «Ayşe, hey, Ayşe!»

Ayşe kız kovasını yere koydu, sordu Kara Seyfi’ye: «Yine mi geldiniz?»

Kara Seyfi sesini bir kat daha kalınlaştırdı: «Yine geldim, dedi, her gün de geleceğim, şu kuruyası bahçeni bana satana kadar.»

Ayşe kız, kuş sesinden tatlı sesiyle karşılık verdi: «Ben bahçemi size de, başkasına da satıcı değilim. Kaçtır söylüyorum bunu.»

Kara Seyfi gümüş saplı kırbacıyla çitin üstüne vurup haykırdı: «Bu ülkede senin bahçenden gayrı her şey benim, bu kuruyası bahçe malımın mülkümün orta yerinde kara diken gibi duruyor. Nasıl olsa kazıyacağım kökünü bu kuruyası…»

Kara Seyfi sözünü bitiremedi, beygiri bir kişnedi, bir kıç attı, Kara Seyfi yuvarlandı yere.

“Bu neden oldu?” derseniz anlatayım. Kara Seyfi çitin öbür yanında yolda, beygirin üstünden bahçedeki Ayşe kızla konuşurken, yoldan geçen bir tavşan beygirin arka sol ayağını öyle bir dişledi ki, hayvan can acısından kişneyip kıç atınca Kara Seyfi de işte böyle yere yıkıldı.

Bu ara bir iş daha oldu ki anlatmam gerek. Seyfi yolda toz içinde debelenip can acısıyla avaz avaz haykırırken, tavşan da korkusundan tabanları yağlayıp kaçarken, Ayşe kızın bahçesinden bir ak güvercin uçtu. Ak güvercin geldi Kara Seyfi’nin tepesine nişan alıp yukardan pisledi iki kaşının orta yerine. Kara Seyfi öyle öfkelendi ki bu işe, canının acısını unutup fırladı ayağa. Okunu yayına koyup nişan aldı güvercine. Ayşe kız bunu görüp haykırınca ak güvercin pırr kaçıp gitti. Ak güvercin pırr kaçıp gidince Kara Seyfi bindi atına trak trak ta trak trak dörtnala başladı kovalamaya kuşu. Kara Seyfi ak güvercini kovalayadursun, biz dönelim dervişin yanına.

Derviş servi ağacına dayanmış nayını üflüyordu. Nayın bir deliğinden bir bulut fırladı havaya. Derviş nayını üfledi, bulut da yükseldikçe yükseldi, gökyüzü çayırında otlayan bir kuzu gibi ağır ağır ilerledi. Yürüdü dünyanın öbür ucundaki Nay Ülkesi’ne doğru. Bulut, Nay Ülkesi’nin sınırını aştıkta, aşağıda bir tarlada, başaklar arasında bıyıklarını temizleyen tavşanı gördü. Bu tavşan Kara Seyfi’nin beygirinin sol art ayağını dişleyen tavşandı. Tavşan da başını kaldırdı bulutu gördü. Tavşanın bıyıklarını temizleyişi öyle hoşuna gitti ki bulutun, bulut dayanamadı, bastı kahkahayı. Tavşan bulutun niçin güldüğünü, neye güldüğünü anlamadı ama, gülen bir bulutu ilk kez gördüğü için hem şaştı bu işe, hem de hoşuna gitti.

Sözü uzatmayalım, bulutla tavşan arasında bu yarenlik olurken, Kara Seyfi de atını bir tepede durdurmuş, iki kaşının orta yerine pisleyen ak güvercini arıyordu gökyüzünde. Güvercini gördü. Ama tam o sırada, bulut da geliverdi güvercinin yanına. Güvercinin yanına gelen bulut aşağıya baktı; çattı kaşlarını. Kara Seyfi yayını germiş ak güvercine nişan almıştı. Bulut bıraktı kendini Seyfi’nin üstüne, sarıverdi onu. Kara Seyfi tepesinden aşağı göçen dumanın içinde, ne yapıp ne edeceğini şaşırdı, gözleri görmez oldu, aksırıp tıksırmağa başladı. Eh, güvercin durur mu, kaçtı gitti. Güvercinin kurtulduğuna bulut sevindi, bıraktı Kara Seyfi’nin yakasını, toparlandı, yükseldi gökyüzüne, koyuldu yoluna.

Az gitti bulut, uz gitti bulut, dere tepe düz gitti bulut, vardı Ayşe kızın bahçesi üstüne. Ayşe kız bahçede lâlelerin arasında sırtüstü uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Yanı başında, sağında tavşan, sol omzunda şu az önce Kara Seyfi’ nin elinden kurtulan ak güvercin. Ayşe kızın elâ gözleri günışığıyla doluydu. Sırma saçları pınl pırıldı. Bir eliyle sağındaki tavşanın uzun kulaklarını çekiştiriyor, öbür eliyle sol omzundaki güvercini okşuyordu. İşte bulut tam bu sırada bahçenin üstünde belirdi. Bahçeye bir gölge düştü, ama çok durmadı, ortalık yine ışıklandı. Derken bahçeye, az önce soldan sağa düşen gölge bu kez sağdan sola düştü. Sizin anlayacağınız, bulut yukarda soldan sağa bahçenin üstünden geçmiş, sonra arkasına bakıp bahçede Ayşe kızı görünce gerisin geri yine bahçenin üstüne gelmişti. Ayşe kız da bulutu gördü. Tavşan da gördü bulutu, tanıdı da. Güvercin de gördü bulutu, kendini kurtaran bulut olduğunu anladı, kanatlarını çırptı hafiften. Bulutu sorarsan o ne tavşanı, ne güvercini görecek haldeydi. Çünkü ister insan ol, İster hayvan, ister bulut, Ayşe kızı gördün mü bir kere gayrı başka bir şeyi görmez olur gözün. Bulut içini çekti, «Öf!» dedi, bir de «Ah!» etti derinden. Ayşe kız bir öpücük yolladı parmaklarının ucuyla buluta. Ayşe kızın öpücüğü buluta ulaşınca, bulut şöyle bir şaşırdı. Ama sonra toparlandı, koskocaman bir gül biçimini aldı. Gökyüzü gökyüzü olalı, bu mavi atlasta böylesine güzel, böylesine iri ak bir gül açmadı. Ayşe kız bu ak gülü hayran hayran seyrederken, bulut yine bir kımıldadı, yayıldı, toparlandı, yürek biçimini aldı, yani bulut oldu yine.

Sözü uzatmayalım, o günden sonra bulut Ayşe kızdan ayrılmadı. Ayşe kız nereye, bulut oraya. Ayşe bahçede sol omuzunda ak güvercin, sağında tavşan, çapa mı çapalıyor diyelim, bulut da yukarda kolluyor Ayşe’yi. Ayşe alnının terini sildi de, elini kaşlarının üstüne koyup güneşe baktı mı, bulut da hemen güneşin önüne geliyor, kapatıyor onu, bahçe gölgelik. Ayşe dinlendi de, «gölgede dinlenmek iyi ama çiçeklere güneş gerekli,» diye içinden geçirdi mi, bulut da bir Çin şemsiyesi biçimini alıyor, öyle ki, bahçenin her yanı günlük güneşlik, yalnız Ayşe gölgede.

Gecelerden bir gece, Ayşe kız, bahçede, küçücük evinin önünde, havuz kıyısında oturuyordu. Sol omuzunda güvercin, dizinde tavşan uyukluyordu. Gökyüzünde yıldızlar, orak biçiminde ay, bir köşede bulut vardı. Ayşe onları havuzun sularında seyrediyordu…

Havuzun suları ayna gibiydi, ama yıldızlarla ay bu aynada sönük sönük pırıldıyordu. Ayşe başını gökyüzüne kaldırdı, bir de ne görsün, yıldızlarla ay orda da sönük sönük pırıldıyor. Neden, diye düşündü Ayşe kız, ne olmuş bunlara? Niçin pırıl pırıl değiller? Ayşe’nin aklından geçenleri, her seferki gibi, bulut anladı hemen. Hemen de durduğu köşeden aşağıya Ayşe’ye seslendi: «Tozlanmışlar biraz, şimdi temizler, parlatırım onları.» Bulut bu sözleri eder etmez de, hemen kocaman bir toz bezi biçimini aldı, havuza düştü. Orda ıslattı kendini, gökyüzüne çıktı yine, aydan başladı işe, yıldızlarda bitirdi işi. Hepsini bir temiz silip, ovalayıp parlattı. Hani de yıldızlar yıldız, ay ay olalı böylesine parlamamışlardır. Ayşe pek sevimli «Sağ ol bulutcuğum, dedi, seni çok seviyorum bulutcuğum» dedi. Kalktı eve girdi. Uykusu gelmişti. Bulut da gökyüzünden inip evin kapısı eşiğinde durdu. Ayşe kız yatağına girdi. Kapının önündeki bulut bir saz biçimini aldı, Ayşe’nin yatak odası penceresine geldi, başladı ninni söylemeye:

Uyu dünya güzelim uyu,
Sana bahçelerden getirdim uykuyu.
Elâ, gözlerinde yapraklar, yeşil yeşil,
Uyu dünya güzelim uyu,
Uyu mışıl mışıl
Ninni
Uyu dünya güzelim uyu,
Sana yıldızlardan getirdim uykuyu,
Koyu mavi kadifeden
Uyu dünya güzelim uyu,
Yüreğimdir baş ucunda bekleyen
Ninni…

Bulut, Ayşe kızın yatak odası penceresi önünde saz biçimini alıp bu ninniyi, her geceki gibi söyleyedursun, bahçeye, ayaklarının ucuna basarak Kara Seyfi girdi… Elinde kocaman bir bıçak, sağına soluna bakındı Kara Seyfi. Kötülük yapmak isteyen insanlar hep böyle bakınırlar sağlarına sollarına. Sonra başladı bıçağıyla bahçedeki çiçekleri kesmeye. Her çiçek, gül olsun, lale olsun, karanfil olsun; kesilip,de kara toprağa düşerken «Ah!» ediyordu, ama çiçek olduklarından o kadar hafiften çekiyorlardı ki bu “ah”ı, kendilerinden başkası duymuyordu.

Neyse sözü uzatmıyalım.

Kara Seyfi’nin bıçağı bir devedikeninin boğazına dayandı. Devedikeni dile geldi, «canıma kıyma,» diye haykırdı, «bir gün sana yardımım dokunur.» Kara Seyfi de devedikenine acıdığından değil, ama bir gün işine yarar diye kesmedi onu. Bu sırada Ayşe kız, saz biçimini alıp ninni söyleyen bulutun ninnisiyle, iyice uyuduğundan, bulut eski biçimini, yani bulut biçimini alıp tekrar gökyüzüne çıktı. Ordan dolayları şöyle bir gözden geçirip tekrar kapının eşiğine nöbet beklemeye inecekti. İleriye baktı, geriye baktı, sağa baktı, sola baktı, dağlar taşlar, kurtlar kuşlar mışıl mışıl uyuyordu. Hani bulutun da uykusu gelmişti, ama gözlerini dört açarak yukardan bir de bahçeye baktı, Kara Seyfi’yi gördü. Herifin çiçekleri kestiğini gördü, kan tepesine çıktı bulutun, «Vay alçak!» diye haykırdı, hemen bir el biçimini aldı, yapıştı yanı başındaki ayın sapına. Ayın orak biçiminde olduğunu önceden söylemiştik. Bulut, ayın sapına yapışır yapışmaz, indi aşağı, aydan orağının ucunu daldırdı arkadan Seyfi’nin şalvarına, şalvarından da kaba etlerine. Kara Seyfi ne olduğunu şaşırdı. Siz de olsanız şaşırırdınız. Döndü arkasına, buluttan ele, aydan orağa, bıçağıyla karşı koymak istedi. Ama bıçak aydan orağın ağzına değer değmez sırça camdanmış gibi tuz-buz oluverdi. Bulut bıraktı ayın sapını gökyüzüne çıktı. Ay aşağıda yeke yek Kara Seyfi’yle döğüşe dursun, bulut gökyüzünde yıldızları koparıp koparıp aşağıya Seyfi’nin kafasına fırlatmaya başladı. Yerde ayın orağı, gökten yıldızların bombardımanı, baskının böylesine kim dayanabilir? Kara Seyfi tabanları yağladığı gibi, kuyruğuna teneke bağlanmış it gibi kaçıp gitti bahçeden.

Ertesi sabah Ayşe kız bahçede çapa çapalarken devedikenine rastladı. «Darılma gücenme devedikeni, dedi, ama bahçemde yerin yok. Ya gönül rızasıyla çık git, ya da seni söküp atacağım dışarı».

Devedikeni, «Gönül rızasıyla şurdan şuraya gitmem, dedi, elinde ise sök beni». Ayşe, devedikeninin bu karşılığına kızmadı. çapasıyla kazdı dikenin kökünü, sonra bir ucundan tutup fırlattı yabanî otu çitin dışına. Çitin dışına düşen devedikeni bir yılan oldu, başladı tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürünmeye.

Devedikeni tozlu yolda kıvrıla kıvrıla sürüne dursun, vakit geçti, akşam oldu, ortalık karardı. Kara Seyfi atının üstünde geldi dayandı Ayşe kızın bahçe kapısına. Boru gibi sesiyle başladı konuşmaya Ayşe kızla. «Ayşe, ben dünyanın en varlıklı adamıyım, gel var bana» dedi. Ayşe bahçeden cevap verdi: «Sen beni değil, bahçemi almak istiyorsun, dedi, sana varacağıma taş olayım daha iyi» dedi. Kara Seyfi bu cevaba kızdı, gümüş kakmalı eyerin üstünde dikildi bahçeye atlamak için. Ama bütün bu olup bitenleri yukardan seyreden bulut hemen korkunç bir hayalet biçimini aldı, indi aşağı, saldırdı Kara Seyfi’nin üzerine. Kara Seyfi öylesine korktu ki az daha küçük dilini yutuyordu. Sürdü beygirini dörtnala. Hayalet bulut kovaladı Kara Seyfi’yi ta derenin öbür yakasına kadar, sonra döndü, girdi bahçeye, tüylü bir çoban köpeği biçimini aldı, yattı Ayşe’nin ayakları dibine. Ayşe okşadı bulutu, «Sağol benim sevgili bulutum» dedi. Bulut, çoban köpekliğinden umulmayacak bir yumuşaklıkla ince ince havladı, nazlı nazlı kuyruğunu salladı. Ayşe kızla bulut böylece yarenlik ede dursunlar, biz gelelim Kara Seyfiye. Derenin öbür yanında atını durduran Seyfi’nin karşısına devedikeni çıktı. “Merhaba Seyfi Ağa,” dedi, “Ayşe kız seni de kovdu, beni de”, dedi. “Al beni terkine, sür beygirini dediğim yana.” Kara Seyfi devedikenini terkisine aldı. Beygirini de onun dediği yana sürdü.

Az gittiler uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Devedikeni, bir çuvalla bir küp satın aldırdı Kara Seyfi’ye. Küpü atın sağına, çuvalı soluna astı.

Az gittiler uz gittiler, yine dere tepe düz gittiler, yine ormanlar geçildi, fundalıklar geçildi. Kara Seyfi’ nin beygiri durup dinlenmeksizin yol almaktan zayıfladı, iğne ipliğe döndü. On beşinci gün uçsuz bucaksız bir kırlığa düştü yolları. Otuzuncu gün kayalıklar sardı dört yanı. Hava cehennem gibi sıcaktı. Toprak çatır çatır çatlaktı. Kara Seyfi çevresine baktı, bir karış gölge yoktu. Otuz beşinci gece kayalıklardan da topraktan da eser kalmadı. Ayışığında tan yerinden tan yerine uzayıp giden kumlarda beygir adım atamaz oldu. Kırkıncı gün, devedikeni «Geldik, dedi, işte burası kuraklık ülkesi. Doldur çuvala bu kumlardan» dedi. Kara Seyfi, bir deri bir kemik kalan atın sırtından indi, çuvalı kuraklık ülkesinin kumlarıyla doldurdu. Sonra da çuvalı yükledi, kendi de bindi hayvana.

Beygir dile geldi: «Acı bana Seyfi ağa, dedi, yürüyecek halim yok, bu kum çuvalını nasıl taşırım?» Kara Seyfi beygire acıyacak yerde kamçıladı hayvanı. Kırat topallaya topallaya yola koyuldu. Devedikeni, «Şimdi de rüzgârlar ülkesine gideceğiz,» dedi. Az gittiler uz gittiler, dere tepe düz gittiler, birden bir yel esmeye başladı karşıdan, adım atmanın olanağı yok.

Ağaçlar belirdi, kökleri yedi kat yerin dibinde, başları gökyüzünün yedinci katında, gökyüzünün yedinci katındaki, başları, dalları, yapraklarıyla titreye titreye yerlere kadar eğiliyor, sonra tekrar dikiliyordu. Kara Seyfi, «Burdan öteye gidemem, dedi, ne beygirimde yele karşı koyacak kuvvet kaldı, ne bende takat…»

Ama devedikeni, «Durmak olmaz, dedi, sür beygiri.»

Kara Seyfi kan terleyen kıratını kamçılaya kamçıya, karşıdan esen yele göğüs gere gere, üç gün üç gece daha yol aldı. Sonunda bir deniz kıyısına vardılar. Denizde dalgalar sırf köpüktü, köpükler birbiri ardından havaya yükseliyor, yedi minare boyu, kıyamet koparmış gibi gürültülerle kıyıya düşüyordu, kaynayan suların üstüne.

Devedikeni, “Geldik,” dedi, “doldur”, dedi, “küpü rüzgârla”.

Kara Seyfi küpün ağzını rüzgârdan yana tuttu. Yel uluyarak, haykırarak küpü doldurdu. Seyfi hemen bir deri parçasıyla örttü küpün ağzını, devedikenini de ip gibi kullanıp bağladı küp ün ağzındaki deriyi sıkı sıkıya. Küpü de beygire yükledi. Gerisin geri tuttu yolu. Yel arkalarından estiği için beygir kanatlanmış gibi gidiyordu. Seyfi, yelin önünde böylece yol aladursun, biz dönelim Ayşe kızın yanına. Ayşe yatağında, ak güvercin baş ucunda, tavşan ayak ucunda, bulut da dışarda pencerenin önünde, tatlı tatlı uykuda idiler. Kırk üç günlük yolu üç gün de alan Kara Seyfi Ayşe kızın bahçesi önüne geldi. Beygirden indi, çuvalı yüklendi. Girdi bahçeye. Çuvaldaki kuraklık ülkesinin kumlarını bahçenin dört bir yanına, güllerin, karanfillerin, lâlelerin, ağaçların üstüne serpti, çıktı dışarı.

Sözü uzatmayalım, sabah oldu, Ayşe kız, başucunda güvercin, ayakucunda tavşan, dışarda pencerenin önünde bulut, yürek dayanmaz bir inilti sesiyle uyandılar.

Bahçeye koştular, ne görsünler, lâleler, güller, karanfiller, ağaçlar, havuzdaki su, inleye inleye kuruyor. Çiçekler sararıyor, yapraklar ateş değmiş gibi kıvrılıveriyor, havuzda su, havuzun dibi delinmiş gibi çekiliyor. Hepsi de bir ağızdan inliyor, haykırışıyor: «Kurtar bizi Ayşe kız, sararıp soluyoruz, kuruyup ölüyoruz, kurtar bizi Ayşe kız.»

Ayşe kız ne yapıp ne edeceğini şaşırdı. Boynu bükülen bir gülden, solan bir lâleye, solan lâleden kuruyan bir karanfile deli gibi koşmaya başladı. Kara Seyfi ise yolda, çitin öbür yanında beygirinin üstünde çalı gibi kara sakalını kara tırnaklarıyla kaşıyıp sırıtıyor keyfinden.

Bahçedeki çiçekler içinde kuru toprağa serilmeyeni kalmayınca Kara Seyfi haykırdı: «Sat bana bahçeni Ayşe kız, zaten burası bahçe değil, kabristan oldu, sat bana bahçeyi, defol git nereye istersen.»

Ayşe kız Seyfi’ye şöyle karşılık verdi: «Hiç bir yere gitmem, iyisi mi beni de bu kabristana gömsünler, ölen çiçeklerimle yan yana.» Ayşe kızla Kara Seyfi böyle konuşurlarken, bulut da yerine, gökyüzüne çıkmış, oradan olup bitenleri seyrediyordu.

Öylesine kederliydi ki, ağzını açacak, kolunu kımıldatacak hali yoktu. Güvercin uçtu, bulutun yanına. «Bulut kardeş, dedi, bulut kardeş, yardım etsene Ayşe kıza!…»

Bulut, bir ah çekti derinden, «elimden ne gelir, dedi, nasıl yardım edeyim? Ayşe kıza canım feda.» Güvercin, «İyi ya, dedi, madem ki canın fedaymış Ayşe kıza, feda et canını…»

Bulut, «Bak hele, dedi, bunu neden akıl etmedim.» Bulut bunu böyle dedi, der demez de başladı Ayşe kızın yolunda canını feda etmeğe, yağmur olup yağmağa. Kara Seyfi bu hali görünce öyle bir öfkelendi ki, başladı ok atmağa buluta. Ama devedikeni seslendi küpün ağzından: «Buluta ok etki eder mi, çöz beni, aç küpün ağzını!» Devedikeni bunu der demez, Kara Seyfi açtı küpün ağzını, küpteki rüzgârı saldı gökyüzüne, bulutun üstüne. Rüzgâr ıslık çalarak saldırdı buluta. Ayşe kız haykırdı aşağıdan: “Koru kendini bulutçuğum.” Bulut yukarda yürek biçimini aldı. Deli rüzgâr çarpınca yüreğe bin parça etti onu, yani yürek bin yürecik oldu. Kara Seyfi haykırıyordu aşağıdan rüzgâra: «Parçala bulutu, bakma gözünün yaşına.»

Tavşan haykırıyordu aşağıdan buluta: «Dayan bulut kardeş!» Bin yürecik deli rüzgârla boğuşarak birbiriyle birleşmeye çalışıyordu. Ak güvercin de çok uzaklara düşmüş yürecikleri gagasıyla taşıyıp getirerek bu birleşmeye yardım ediyordu.

Ayşe kız, Tavşan, Kara Seyfi, kırat, devedikeni, başlarını gökyüzüne kaldırmışlar, kimi bulutla güvercine, kimisi deli rüzgâra haykırıp seslenerek, gökyüzündeki kavgayı seyrediyordu.

Sözü uzatmayalım, yürecikler, birleşip tek, kocaman bir yürek oldular yine. Bu hali gören devedikeni, «Beni yukarıya fırlat» dedi Kara Seyfiye. Seyfi fırlattı devedikenini gökyüzüne. Devedikeni gidip sarıldı yürek biçimindeki buluta, başladı kanını emmeğe. Bir yandan da deli rüzgâr, bulutu parçalamağa çabalıyordu yine. Ak güvercin hemen gagasıyla yapıştı devedikenine, başladı onu parçalamağa. Devedikeni parça parça düştü yere, Seyfi’nin ayakları dibine. Deli rüzgârın da soluğu kesildi, başladı güçten düşmeğe. Kara Seyfi deliye döndü. Ayşe kızla tavşansa sevinçlerinden ne yapacaklarını bilmez oldular. Deli rüzgâr büsbütün uzaklaşıp gidince, bulut yukarda bir göz biçimini aldı, başladı ağlamağa. Ak güvercin sordu buluta: «Neden ağlarsın bulut kardeş, kendine acıdığından mı?» Bulut cevap verdi: «Kendime acıdığımdan değil, canım feda Ayşe kıza, Ayşe kızdan ayrılacağım da ona ağlarım…» Bulut bardaktan boşanırcasına başladı yağmur olup yağmaya. Çiçekler bahçede başlarını kaldırdı, soluk almağa başladılar, renkleri yerine geldi.

Ayşe kızsa, bir yandan gözünün yaşını siliyor, bir yandan sesleniyordu yukarıya: «Bulutçuğum, bulutçuğum, ölme, istemem, yeter… ölme!…»

Kara Seyfi git gide hızlanan yağmurun altında sırılsıklamdı, dişleri de hem öfkeden hem iliklere işleyen yağmurdan birbirine vuruyordu.

Biz bulutu, Ayşe’yi, Kara Seyfi’yi bırakalım da bakalım ak güvercin nerelerde? Ak güvercin, yenilgisinden utanıp uzaklaşan deli rüzgârın peşindeydi. Bir dağ tepesinde yetişti ona. «Rüzgâr kardeş, dedi, Kara Seyfi seni rezil etti, çünkü senin gücünü kuvvetini haksız bir işte kullanmak istedi. Sen bu yüzden bir bulutla başa çıkamadın. Öcünü yerde bırakacak mısın, Kara Seyfi’den hesap sormak yok mu?»

Deli rüzgâr, ak güvercinin sözlerini duyar duymaz gerisin geriye döndü, ıslık çala çala, tozu dumana kata kata saldırdı Seyfi’nin üstüne. Atın üstünden kaptığı gibi kaldırdı onu havaya, havada savurdu savurdu, yere fırlattı. Seyfi tekrar atına binmek istedi, ama kırat “sen bana acıdın mı ki, ben sana acıyayım” dedi. Bir tekme savurdu Seyfi’ye. Seyfi yine kapaklandı yere. Deli rüzgârsa bu kez onu gazel yaprağı gibi savurdu, kattı önüne, sürdü, sürdü, bir uçurumdan aşağıya fırlatıverdi.

Kara Seyfi uçurumun dibine doğru gidedursun, biz dönelim Ayşe’nin bahçesine. Bütün çiçekler pırıl pırıldı, bütün ağaçlar yeniden çiçek açmıştı. Ayşe kız havuzun başındaydı, güvercin sol omuzunda, tavşan sağ yanında. Gökyüzü masmaviydi, günlük güneşlikti. Ayşe kızdan başka herkesin yüzü gülüyordu.

Ak güvercin sordu Ayşe kıza: «Ayşem, dedi, kederin nedendir?» Ayşe kız cevap verdi: «Bulutçuğum çiçeklerimi, beni, hepimizi kurtardı, ama kendi yok oldu. Feda etti canını hepimiz için. Ben kederlenmeyeyim de kimler kederlensin?» Ayşe kız içini çekti, elâ gözlerinden inci gibi yaşlar döküldü havuzun sularına. Tavşan, «Kederlenme boşuna Ayşe kız, dedi, iyi insanlar, iyi hayvanlar, iyi bulutlar, hiç bir zaman kaybolmaz. Seven ölmez. Bak hele havuza.» Ayşe kız bir de ne görsün? Az önce yağan yağmurla ağzına kadar dolan havuzun üstünden mavi bir kuğu yükseliyor güneşin altın ışıkları altında.

Sözü uzatmayalım, arası çok geçmeden gökyüzünün maviliğinde bulut belirmeye başladı yine, tam da eski halini alınca, yukardan Ayşe’ye baktı, bahçeye baktı, kocaman bir ağız oldu, yayıldı, gülümsedi, böylece de iyiler iyilik buldu Nay Ülkesinde, kötüler çekti cezasını. Dervişin nay ile anlattığı masal da burada bitti, derviş de nayını koltuğuna sıkıştırıp gitti.

Nazım Hikmet – Masallar

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu