Skip to main content

Yanık Kalesi 4. Bölüm

Yanık Kalesi 4. Bölüm

– Sarhoş Yeniçeri Ağasının Gafı –

Hasan doğruca yeniçeri ağasının yanına çıktı ve derdini anlattı:

– Ağa, dedi, bizim bir işimiz düştü. Gayrı ne olursa senden olur.

Yeniçeri ağası, pek sevdiği delikanlıya:

– Derdini söyle de derman olmaya çalışalım, dedi.

– Bizim derdimiz zor söylenir.

– Fakat derdini söylemeyen derman bulamaz ki… Hem biz senin ağan değil de baban sayılırız. Bilirsin seni çok severiz.

Hasan, ağadan zaten bu sözleri bekliyordu. Her zamanki gibi gene sarhoş olan ağa, işi bu sefer daha azıttı. Elindeki tahta şarap bardağını Hasana uzatarak:

– Şunu bir iç de söylemek için cesaret gelsin, dedi; malum ya içki dilleri çözer, söylenmesi en zor şeyleri bülbül gibi anlattırır.

Hasan uzatılan büyük tahta bardağı başına dikti. Bir çekişte içti. İçinde belki bir kilo şarap vardı. Biraz sonra Hasan’ın hakikaten dili çözülmüştü:

– Ağa, dedi, evvelâ affedilmemi isterim.

Sarhos yeniçeri ağası ona kanlı gözleriyle garip garip baktı:

– Neden be evlât, dedi, bu kadar çekinirsin? Söyleyeceğin şey bu kadar mühim mi? Yoksa köylerde kalmak için izin mi istersin?  Haydi sana bir hafta izin… İstediğin köyde kal.

Delikanlı, fırsatın kendi kendine geldiğini anlamış, memnun olmuştu. Sahte bir üzüntü ile boynunu bükerek:

– Hangi köyde kalayım ağa? dedi.

İhtiyar yeniçeri ağası sarhoşluğun bitirdiği! bir düşüncesizlikle, hiçbir şeyin farkında değildi:

– Ne bileyim ben evlât? dedi, canının çektiği; yerde kalırsın… Arkadaşların nerelerde kalırlarsa sen de öyle kalırsın.

-Fakat kalan arkadaşlarım hep evli…

Yeniçeri ağası boş bulundu:

Sen de evlen oğul, dedi.

Hasan, yerinden Sıçrar gibi oldu:

– Demek bana da müsaade ediyorsunuz ha ?..

Yeniçeri ağası onun bu sahte hayretinden de bir şey anlamamıştı. Hasan, ihtiyarın, içki ile büsbütün titrer bir hal alan ellerine sarılarak öpüyor:

– Demek ben de evlenebilirim ha? diye yalandan ağlıyordu..

Yeniçeri ağası: .

– Oğlum Hasan, dedi, sen çabuk sarhoş oldun.

Bu sefer de Hasan şaşırmıştı:

– Neden ağa? diye sordu.

– Neden olacağı var mı? Baksana, evlenmek işini bu kadar büyütüyorsun… Ben, kim isterse evlenmesine mâni olur muyum?

-Hayır, olmuyorsun…

– O halde sen de evlen… Gözün kimi kesiyorsa evlen.

– Demek siz razı oluyorsunuz ?..

– Oluyorum dedim ya… Gözün kimi keserse…

Kurnaz Hasan, ihtiyar yeniçeri ağasını nihayet faka bastırmıştı. Bir daha ellerine“ sarılarak öptü:

Demek, gözüm kimi keserse onunla evlenebilirim? diye sordu.

İhtiyar, şaşkın şaşkın cevap veriyordu:

– Bunu neye birkaç defa soruyorsun evlât? Bilirsin ki ben verdiğim sözü tutarım.

– Orasını bilirim ağa…

O halde artık bırak bu lafları, işine bak… Ne yapmak lazımsa düşün, bana söyle… Benim de yardımım icap ederse seve seve yaparım.

– Ben düşündüm.

– 0 halde sana evlenmek için para vereyim.

– Paradan evvel başka şey lâzım.

– Ne gibi?

– Senin yardımın.

– Söyle dedim ya evlât ?.. Kimi gözün kesiyorsa evlen.
Zor kullanmak lazımsa onu da yaparız.

– Ben, Kont Palgi’nin yeğeniyle evlenmek istiyorum. İhtiyar yeniçeri ağası, sarhoşluğuna rağmen, kısa da sürse bir an için ayılmıştı:

– Kont mu dedin ?.. Palgi mi dedin ?.. Yeğeni mi dedin diye sayıklıyordu.

Kurnaz Hasan, yeniçeri ağasının büsbütün ayılıp vazgeçmesinden korktuğu için onun düşünmesine meydan bırakmadan bu sarsak, sarhoş bunağın damarına bastı:

– Beni affet ağam, dedi, sana danışmadan bir iş yaptım. Yeniçeri ağası, bayağı korkmuştu. Endişe ile sordu:

– Yoksa bir iş mi yaptın ?.. Sakın kızı kaçırmış olmaya sın ?.. Başımıza iş açılmış olur.

Hasan, istediğini fazlasıyla elde ediyordu. Bu kendini beğenmiş, sarhoş ihtiyarı artık istediği gibi kullanıyordu. Onu evvelâ korkutacak, sonra da asıl maksadını söyleyecekti. Ağayı artık tam manasıyla korkutmuş sayılırdı. Ağa, iki avucu arasına aldığı başını sağa sola sallıyor.

– Eyvahlar olsun; diyordu, rahatımız kaçtı desene! Ben bu Palgi denilen kâfiri’ bilirim… Kış basıp da ordumuz? Belgrat ve İstanbul kışlaklarına çekilince meydanı boş bulur, kalemize saldırır. Ya senin başını isterse? Desene bu kış bize rahat yüzü yok. Halbuki ben soğuk kış günlerinde kızartma etle şarabın zevkini çıkarmayı düşünüyordum.

– Ben seve seve başımı senin için veririm… Bundan emin olabilirsiniz.

İhtiyar ağa derin bir ah çekti:

– Demek olanlar oldu. Be evlât, bana danışmak yok mu idi ? Belki bu işi, bunlara meydan bırakmadan dostluk yolu ile hallederdik. Onlar nasıl olsa kızlarını bize vermeye can atıyorlar. Ben Palgi denilen bu kefereye bir name yazardım. Zannederim ki kabul ederdi. O zaman düğün yapardım. Vallahi ben de oynar, göbek atardım.  Hasan’ın istediği zaten bu kadardı;

– Ağa, sen Hasan; bilirsin değil mi? diye sordu. Ağa, Hasanı sanki yeni görüyormuş gibi garip garip onun yüzüne baktı:

Hangi Hasan’ı diye soracak kadar şaşırmıştı. Hasan gülümsedi:

-Hangi Hasan’ı olacak? dedi, karşında duran Hasan… Senin itimadını kazanan Hasan.

İhtiyar bir göğüs geçirdi:

– Evet tanırım, dedi, hem de pek iyi… Fakat yanılmışım…

– Neden ağa?

– İtimat ettiğim gibi değilmişsin. Bana danışmadan işler yapmışsın… Hem de öyle işler ki, değil kalenin, devletin başına bile gaileler açılabilir.

– Ben bir iş yapmadım ki…

Hasan bu cümleyi o kadar sakin ve umursamaz bir eda ile söylemişti ki, bunamış ihtiyar bile kızdı, hiddetle bağırdı:

– Daha ne iş yapacaksın bre nâbekar?… Kumran Kalesi gibi azılı bir kalenin yeğenini kaçırmışsın. Sen Palgi’yi bilmezsin ama, ben bilirim, O ne hınzır kâfirdir, inatçıdır, mağrurdur! Bu işi izim yanımıza komaz. Evvel Allah Onun hakkından geliriz. Ama rahatımızı neye bozalım? Rahat oturup keyifle şarap içip, koca bir kışı geçirmek varken, neden barut kokusu içelim.

– Ağa ben böyle işler yapmadım ki!…

– Kontun yeğenini kaçırmışsın ya!…

– Hayır ağa… Ben size kontun yeğenini kaçırdım demedim ki.

İhtiyar bir an şaşaladı:

– Acaba  sarhoşluktan yanlış mı anladım? diye düşünerek bir daha sordu:

– Ya sen ne söylemiştin?

– Kontun yeğenini sevdim. Onunla evlenmek istiyorum. Sizin yardımınızı rica etmeye geldim, dedim.

İhtiyar üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi sevindi.

– Demek kontun yeğenini kaçırdın ha?..

– Evet ağa…

– Yarabbi şükür… Demek başımıza henüz iş açılmış değil!…

Reşat İleri – Kahramanlar Dergisi – 1952

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir