Skip to main content

Kasımda’da Çiçek Açarmış

27 kasım 1996 günlerden Çarşamba….. Tülay hanım günün ilk ışıkları ile uyanır, sağ tarafına baktığında eşinin olmadığını, çoktan işe gittiğini fark eder, yavaşça doğrulur, yatağın ucundaki beşiğe bakar. Minik kızı Özge’nin, daha uyanmamış olduğunu fark eder. Özge’nin yüzüne hayranlıkla bakar. Özge, derin bir uykunun kocaman kollarında, hayatın umursamazlığı içerisinde, ağzındaki emzikle beraber uyumaktadır. Tülay hanım önce Özge’ye bakar, sonra yeni doğacak olan yavrusunu okşar, yüzündeki tarifsiz mutluluk eşliğinde ayağa kalkıp mutfağa yönelir, ama karnında bir kıpırdanma olduğunu fark eder. Bu sefer her zaman olan kıpırdanmadan farklıdır. “Günüde gelmişti,” derken, birden sancı başlar. Önce biraz durur,  Sonra sancıların hızla arttığını hissedince hemen eşi Abdullah Bey’i arar ve durumu izah eder.  O heyecanla hareket edebildiği kadar bir hışımla telefonu kapatır ama iyiden iyiye takati de kalmamıştır.

Abdullah Bey eve gelmede gecikmemiştir. Hemen eşi Tülay hanımı kucağına aldığı gibi aşağıdaki aracın arka koltuğuna oturttuktan sonra heyecanla aracı çalıştırıp gitmek isterken, Tülay hanım kızı Özge’nin evde kaldığını söyler. Abdullah Bey hemen eve koşar, Özge o gürültüden olacak ki beşikte ayağa kalkmış dağınık kıvırcık saçları ve ağzından hiç düşmeyen emziği ile beni neden almayı unuttunuz dermiş gibi bağırmaktadır. Abdullah Bey kızı Özgeyi de aldıktan sonra aracı çalıştırır ve o heyecanla, prensiplerini çiğneyip eşini hastaneye yetiştirmek için sürat yapar. Zira Abdullah Bey oldu olası hızlı araç kullanmayı hiç sevmez.

Tülay hanımı hemen ameliyathaneye alırlar sabaha karşı, doğum zor da olsa gerçekleşmiştir. Anneyi odasına alırlar, anne biraz kendine gelir. Odasında akrabaları, eşi Abdullah Bey ve kucağında kızı, herkes tatlı bir telaş bir mutluluk içindedir. O sessizliği bozan bir kapı tıklatma sesi ve orta yaşlı kısa, şişman, sarışın bir hemşire içeri girer.  Yılların vermiş olduğu ustalık ile, “birazdan bebeği annesi ile bulusturucaz” deyip odadan ayrılır .

Ve büyük buluşma; kapı açılır, hemşirenin kucağında beyaz tenli, zeytin gözlü, pembe yanaklı, bir bebek ailenin yeni gülü, beyazlar içinde sarılı, kapı açılıpta hemşire gelmeye başlayınca, Tülay hanımın hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçer. Zira onu doğurması hiçte kolay olmamış, yaşadığı sıkıntılar, eşiyle olan münakaşalarını aklından geçirmiş, hatta onu doğurmayıp aldırmayı bile düşünmüştü. Tüm bu duygu karmaşası içinde, hemşire kızını kucağına verdiğinde hasreti vuslat bulmuş, göğsüne bastırdığında tüm acıları sıkıntıları, adeta buhar olup havaya uçmuş, sevinç göz yaşları yanaklarını ıslatmıştı. Bu durum baba Abdullah Bey içinde aynıydı.

İsmini belirlemişlerdi. Evin yeni gülünün ismi Hatice olacaktı. Hatice kelime manası güzel demektir.  Belkide yüzü gibi bahtıda güzel olsun diye bu ismi koydular. Hatice yani evin yeni çiçeği ağlamıyor, meraklı gözlerle etrafını seyrediyor, bir ara uzun bir yolculuğun vermiş olduğu yorgunluk ile gözleri kapanıyor ama Hatice tekrar merakla etrafa bakıp baş parmağını ağzına sokup emiyordu.

Abdullah Bey duygu seline kapılmış, hayranlıkla minik Haticeyi süzüyordu. Kucağındaki Özge’ye minik Haticeyi gösterip, “baak kardeş. Ne kadar da küçük değil mi?” Diye sesleniyor, oda evin yeni ferdine yaklaşıp Hatice’nin elinden tutuyor, ilk dokunuş, ilk bakış Özge heyecandan, gülüyor minik Hatice ise uykusuzluğun vermiş olduğu halsizlik ile gözlerini yavaşça kapatıp annesinin göğsünde uyuyakalıyor…

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir