Skip to main content

Güzel Bir Hikaye Daha; “Kayıp Cennet (1. Bölüm)”

Güzel Bir Hikaye Daha; “Kayıp Cennet (1. Bölüm)”

Her seyahatinde yaptığı gibi tramvayın penceresinden bakarken, içinden kurgularının pençesine takılıp muhtevasında kaybolmak geliyordu ama bu defa yapamazdı. Bu defa annesi ve babası ile seyahat ediyordu ve birkaç saat içinde Egenin incisi şehrinden çok uzaklara gitmiş olacağından, son saatlerinde bütün dikkatini onlara vermek mecburiyetini hissediyordu. Kendi valizi, annesi ile karşılıklı oturdukları koltuğun arasında dururken, yanındaki kadının bavulları da babası ile arasındaki boşluğu dolduruyordu. Tramvaya, evlerinin yakınındaki Halkapınar metro istasyonundan bindikleri için beraberlerinde oldukça kalabalık bir güruh olmasına rağmen yer bulup oturabilmişlerdi. Vagondakilere şöyle bir göz atmak için başını çeviren genç kız, bu sırada anne-babasıyla göz göze gelince yaptığına pişman oldu ve onların endişeli bakışlarından kaçmak için çabucak gözlerini tekrar pencereye çevirdi. Sonra da böyle durumlarda lotarya makinesi gibi çalışan zihninin ürettiği ilk şarkıyı dudaklarını kıpırdatmadan söylemeye başladı. Ne dersin, umarım beni affedersin, belki de terk edip gidersin, gider misin?

Yine eski bir şarkıya takılmıştı ama bu, onun umursadığı bir şey değildi. Yaşıtlarının yaptığı gibi hususiyetle müzik kanallarını takip etmediğinden eski olup olmadıklarından bihaberdi. Kulağına hoş gelen bir melodi ya da bir söz algıladığında, tadına iyice varabilmek için, hoş gelen bir kokunun yavaşça solunarak nefesin tutulması ya da ağza alınan bir içkinin yutulmadan bekletilmesi gibi, o da, bir süre şarkının tadına varıyor, hoşuna gittiyse elinden düşürmediği telefonundan sorgulayıp şarkıyı ezberliyor ve zihnindeki “sevdiğim şarkılar” klasörüne kaydediyordu. Hayatını kendine çizdiği daire içinde yaşadığı için basit hayatında olduğu gibi zihninde de sınıflandırmalara gerek duymuyor, daha alt klasörlerle uğraşmıyordu. Müziğe olan alakasına rağmen, o ana kadar genç kızın şarkı söylediğini gören-duyan olmamıştı. Onun bazen tek bir noktaya bakarak mahsun bir şekilde oturduğunu gören ve sevecen bir yaklaşımda bulunup gülümseyerek bu el kadar kızı neyin ortamdan bu kadar soyutladığını merak eden biri, onun o sırada, gırtlak zorlayan bir şarkıyı büyük bir maharetle icra ettiğini bilemezdi. Elbette ki içinden söylediğinde en yeteneksiz kişi bile en zor şarkıyı muazzam şekilde söyleyebilirdi. Ama bazen otobüs-tramvay gibi içindeki herkesin yabancı olduğu ortamlarda, yer bulmak talihine erişerek koltuğunda küçülüp yüzünü cama yapıştırarak oturduğu seyahatlerinde genç kızın dudak kıpırtılarını, hatta şarkıyla coştuğunda dudak kıpırtılarına eklenen parmak hareketlerini görenler olmuştu ama bu durum da bakışlarını çevirip soran gözlerle kulağında kulaklık ya da telefon olmayan genç kızın ne yaptığını anlamaya çalışan bir veya birkaç yabancıyla göz göze gelmesiyle sona ermişti.

Tramvay penceresinden bakarken, içinden habire şarkıyı tekrar ediyor, fark etmeksizin parmaklarıyla dizine yazıyordu. O anda stresle başa çıkma yöntemi olarak bunu üretmişti. Ancak durakladıkları istasyonda gülüşen bir liseli çifti görmesiyle şarkıyı kesti ve manasız ama kesintisiz bakışlarla onları izlemeye başladı. Bir süre izledikten sonra gözlerini hafifçe çevirdi. Zaten vagon da hareket etmeye başlamıştı. Aynı anda zihnine yeni bir şarkı pelesenk oldu. “Ne bekliyorsa yoktan, olmuyorsa, azalıyor insan, tükeniyor insan”.

Anne-babası ile göz göze gelmemeye dikkat ederek yavaşça çantasından cep telefonunu çıkardı ve sosyal medya hesaplarına girerek takibinde olan sayfalarda yeni bir şeyler olup olmadığını kontrol etti. Hızlıca bir gözden geçirmeden sonra aradığı şeyi bulmak için dönüp tekrar baktı. Facebook’a girerek görmek istediği ismin üzerini tıklattı. Açılan sayfa hissiz halini sonlandırmadı. Sayfadaki resmi büyütüp iyice inceledi. Sonra kapatıp instagram’ı açtı. Resimdeki delikanlı ile ilgili olarak aklına onlarca soru geliyordu. Şimdi ne yapıyordu, onun sınavı nasıl geçmişti, kendisini hiç merak ediyor muydu? Aklından geçenler, dün ya da önceki gün düşündüklerinin bire bir aynıydı. Çünkü değişmesi için bir aksiyon olmamıştı. Genç kızın delikanlı ile tek teması sosyal medya idi ve aksi gibi sınıf birincisi olan delikanlının usulen açtığı sosyal medya hesapları, kurulduğu günden itibaren nadiren güncellenmişti. Bu nedenle yeni hiçbir şey görmeyeceğini bilmesine rağmen aynı sayfayı günde birkaç kez kontrol eden genç kızın aklındaki sorular, cevabını kaynağın kendisinde değil yine genç kızın zihninde buluyordu. “Onun sınavı çok iyi geçmiştir” diye düşündü belki bininci kere genç kız. Peşinden de sıcak yaz gününde kendisi saçma bir seyahate çıkarken, delikanlının bir deniz kenarında güneşin keyfini sürdüğünü de düşünmeden edemedi.

“Bugün resmine dokundum ben, öptüm yine” düştü aklına birden. Hüzünle devam etti sessizce, derin hisler beslediğini herkesten sakladığı delikanlıya seslenir gibi.

Ortaokul arkadaşıydı ama daha sonra gittikleri lisede de aynı sınıfa düşmüşlerdi. Böyle bir şey olmasının ne kadar düşük bir ihtimal olduğunu, böyle bir tesadüfün nasıl olabildiğini kimse sorgulamamıştı. Oysa aynı sınıfa düşmemişlerdi. Liseye kayıt olduğu ilk gün esasında genç kız başka bir sınıfa -resim sınıfına- kaydedilmişti.

Sekizinci sınıftayken, rengarenk yerel desenli kıyafetler giyip uzun saçlarını ortadan ikiye ayıran ve bu haliyle Kızılderili kadınlarına benzeyen ama kimin ne dediğini hiç önemsemeyen genç resim öğretmeni babasına, genç kızın resme yeteneği olduğunu, muhakkak değerlendirilmesi gerektiğini söylemişti. Hatta daha da ileri giderek liseye geçtiğinde yapılan sınıflandırmada, bir resim sınıfına göndermeleri ve kendisiyle bağlantı kurmaları konusunda ısrar etmişti. Genç kızın dersi geçmek için yaptığı resimlerine şah esermiş gözüyle bakan, kızını diğerlerinin yaptığından farklı değerlendiren resim öğretmeninin söylediklerini unutmayan babası, ertesi sene ona sormaksızın lisede resim bölümüne kaydını yaptırmıştı.

O resim öğretmenini hiç unutmamıştı genç kız. Kıyafetleri kadar karakteri de sıra dışı olan genç öğretmen kendisiyle gerçekten iletişim kurabilen nadir öğretmenlerindendi. Ancak ne ona olan sevgisi ne de farkına vardığı resim yeteneği genç kızın lisede resim bölümüne gitmesine yetmeyecekti. Ertesi yıl babası kendisini resim bölümüne kayıt ettirdiğini öğrendikten sonra, telefon muhabbetlerinde delikanlının hangi sınıfa düştüğünü öğrenen genç kız, türlü şeyler bahane edip babasını ikna etmiş, lise idaresine göndererek sınıfını değiştirtmişti.

Ortaokulda genç kızın arka sırasında oturan çalışkan bir öğrenciydi delikanlı. Onun aile yapısı da kendisininkine benziyordu, ortak yanları fazlaydı. Ama kız bunlardan daha çok, güzel gülüşüne ve aktivitelerini anlatırken yaşadığı tutkuya bayılıyordu. Bruce Lee hayranıydı delikanlı. Aktörün bütün filmlerini seyretmişti ve onun bütün hayatını en küçük ayrıntısına kadar biliyordu. Delikanlının kendisi de aktör yüzünden karateye başlamıştı. Hem gittiği filmleri hem de yaptığı karateyi kıza tarif ederek anlatırken genç kız dikkat kesiliyor, mimiklerini ve el hareketlerini ilgiyle izliyordu. Yetişkin bir erkek, bu ilgisinden kızın esasında ne hissettiğini hemen anlayabilecekken, hala oyunda-filmde gözü olan delikanlı hiçbir şey anlamadı. Kız da gururundan bir şey söyleyemedi, hep onun anlamasını bekledi.

Genç kız ortaokulda derdini anlatamadığı delikanlı ile lisede aynı sınıfa giderek bir şans daha elde edebileceğini düşündü. Bütün çabalarına rağmen nasıl oluyorsa oluyor, okul dönemlerinde kendisi sınıfın bir ucundaki sıraya, delikanlı ise diğer ucundakine düşüyordu. Sanki kader bir araya gelmelerini istemiyordu. Genç kız defalarca kendini anlatmayı denedi ama delikanlı için, ortaokuldan eski bir arkadaştan başka biri değildi. Geçirdiği kısa hayat tecrübesinde insanlara itimadını kaybetmiş olması nedeniyle delikanlının tepkisinden emin olamadığından ve “olur da ters bir şey olur, diğer öğrencilerin diline düşerim korkusu” yaşayan kırılgan yapısı nedeniyle, ne delikanlının yanında ne de ortamlarda ilgisini belli edecek bir faaliyette bulunmadı. Bunun sonucu olarak pek de açık göz olmayan delikanlı –iyi bir üniversite kazanmak- hedefine ulaşmak için takındığı at gözlüğü ile ilerlerken başka bir yöne bakmak için bir sebep bulamadı ve genç kızın kimseye hissettirmeden kendini anlatabilmek için hem laflarıyla hem de hareketleriyle yaptığı cambazlıkların manasının ne olabileceğini aklının ucundan bile geçirmedi.

Meramını anlatmanın kaç sene boyunca yolunu bulamayan genç kız –nasıl olduysa- nihayet son sınıfın son günlerinde onun anlamasını sağlayabildi. Artık delikanlı ona farklı gözle bakıyordu. Bu nedenle okulunun son gününde, boş geçen bir derste genç kızın arkasındaki sıraya gelme cüretini gösterdi. Nihayet karşılıklı birbirlerini anlayan iki genç, göz göze birkaç kelime ettiler, güldüler. Öyle ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamadıklarından boş geçen ders süresi bitip sıradaki ders başladığında hissetmediler bile. Yeni ders öğretmeni kapıdan girdiği için delikanlı kendi sırasına geçememiş ve o derse genç kızın arkasındaki sırada devam etmek zorunda kalmıştı. Zaten okulun son günü olduğu için kimsenin önünde doğru dürüst defter, kitap bulunmuyordu bile. Genç kız ile delikanlı, derse devam ediyorlardı ama akılları biraz önce yaptıkları tatlı sohbette olduğundan arada dönüp birbirlerine gülümsüyorlardı. Bu gülümsemelerin birinde öğretmen genç kızı yakalayamamıştı ama delikanlıyı yakalayıverdi. Okulun son günü diye bile olsa olayı göz ardı etmeyen öğretmen, delikanlının yanına gelerek neden güldüğünü ve neden kendi sırasında olmadığını sordu. Ne diyeceğini şaşıran delikanlıdan cevap alamayınca çekip gitme büyüklüğünü göstermedi. Aksine –okulun son gününün son saatlerinde böyle bir ders vermeye neden gerek duyduysa- sınıfın en efendi ve çalışkan öğrencisinin yüzüne şiddetli bir tokat attı. Öyle ki delikanlının yüzünde bariz şekilde elinin izi çıkmıştı. O ders bittiğinde genç kıza hiç bakmadan hemen kendi sırasına geçmişti delikanlı ve o günden sonra onun yüzünü bir daha hiç görmedi genç kız. Hayatta bazı şeylerin ne kadar çabalarsa çabalasın olmayabileceğini erken yaşta öğrenmişti. Hadisenin sonrasında bile, ister telefonla ister sosyal medyada -ne kadar uğraşırsa uğraşsın- delikanlı ile bir daha bağlantı kuramadı, derdini kimseye de anlatamadı. Sınıf kapılarında yolunu gözlediği kıymetlisi bir anda elinden kayıp gitmiş, bir tokat hayatının yönünü değiştirmişti.

O sıralar gündüz-gece fark etmeksizin aklı hep bu meseleyle dolu olduğundan mıdır bilinmez, çok derin uykusuna rağmen bazı geceler, gündüzleri çektirdiği eziyet yetmiyormuş da ona geceleri de ilave etmek istermiş gibi rüyalarına giriyordu delikanlı. Okul bittiğinden beri geçen birkaç haftalık sürede, elinden kayıp gittiğini kabullenemeyip ısrarla yakalayıp bir daha bırakmayacak şekilde tutunmak ister gibi her ortamdan ona ulaşmaya çalışmış ama ne yaparsa yapsın başaramamanın, istediğine ulaşamamanın acısını tatmıştı. Ama acının gündüz bıraktığı tat gece rüyalarında yaşadığıyla boy ölçüşemezdi. Genç kızın gördüğü rüyaların çoğunda aynı sahne sergileniyordu. Genç kız bulunduğu noktadan ayrılmadan son raddeye kadar eğilerek delikanlıya uzanıyor ama onu yakalayamıyordu. Bazılarında ise delikanlı da ona elini uzatıyordu, ancak bir türlü parmakları birbirine değmiyor, arada milimetrik de olsa bir mesafe kalıyordu. Rüyasındaki o anda, beyni kendi ürettiği rüyanın içindeki kendi mahsulü hissin derecesini neden o kadar yüksek tutuyorsa, içinde öyle yakıcı bir acı hissediyordu ki genç kız, böylesini gerçek hayatta hiç bir sebeple hissetmemişti. O esnada yaşadığıyla alakalı, filmlerdeki gibi bir çığlık ya da inleme benzeri bir belirti göstermiyor, önce uykusunda iki büklüm dişlerini sıkıyor sonrasında artık bir son bulmasına kanaat getiren zihninin yardımıyla gözlerini açıp kendine geliyor, uykusuna kaldığı yerden devam ediyordu.

Sizden Gelenler

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 25 Ortalaması: 3.8]

3 thoughts to “Güzel Bir Hikaye Daha; “Kayıp Cennet (1. Bölüm)””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir