Skip to main content

Okuyucumuzdan Gelen Güzel Bir Duygusal Hikaye “Cennetin Çiçeği”

Okuyucumuzdan Gelen Güzel Bir Duygusal Hikaye “Cennetin Çiçeği”

Okuyucumuzdan Gelen Güzel Bir Duygusal Hikaye “Cennetin Çiçeği” Başlıklı başarılı hikayemizi okumanızı tavsiye ederiz.

Laleş, sabahın ilk ışıklarıyla doğan güneşe doğru yöneldi ve “ey kudret sahibi Tanrım. Dünyadaki bütün insanları kötülüklerden ve belalardan koru ve bizi de ihmal etme” diye duayla başladı güne. Aşklarının ilk meyvesi bebeğinin doğumu gittikçe yaklaşırken; heyecan hem kendisi, hem de eşi için doruktaydı. Henüz on altı yaşındayken, erişkinliğe ilk adım atmanın çılgınlıklarını arkadaşları ile yaşamak yerine, severek evlendiği eşi ile beraber hayatın zorluklarına adanmış olmayı tercih etmişti. Şimdi on yedisinde ve doğumunu beklediği kızıyla, büyüdüğünde alışverişe çıkmayı ve hatta kızıyla yan yana yürürken kendisini görenlerin “kardeşiniz size ne kadar çok benziyor’’ iltifatlarını bile duymayı hayal ediyordu.

Köyün tek su kaynağı olan çeşmeye; eğimli ve taşlı patika yolundan dikkatli adımlarla yürürken belini tutmayı ihmal etmiyordu. Mesafe bir kadın için çok uzak olmasa da bu yürüyüşler kendisine hamileliği süresince çok iyi geliyordu. Büyük bir tepenin güney yamacına kurulu olan köy, çorak örtüsü ve yaz aylarında dans eden sıcak hava haleleri ile cehennemi andırıyordu. Tek yeşil bitki örtüsü, çeşmenin akan suyunun mecrasında hayatlarını, koyunların talanından kurtarabilmiş birkaç ottan ibaretti.

Hafif esmer teninin ön plana çıkardığı yeşil gözleri, bu bölgenin hakim göz rengi ile arasında tam bir farklılık oluşturuyordu. Güzel bir kadında olması gereken tüm standartlara gülüşündeki güzellik eklenince eşini endişelendirmiş olmalı ki elindeki paha biçilmez mücevheri koruma altına alırcasına erken davranarak zaman kaybetmeden evlenmişti.

Farklılıklar çoğu yerde zenginlik olarak algılanırken Mezopotamya için kahrolası bir baş belasından ibaretti. Kadim kültürlerden bu yana farklılıklar, bu toprakları hem gözyaşı ve hem de kan ile besleyen yegâne unsur olmuştu. Hatta yaşanan şiddet, farklılıklara öylesine tutkuyla bağlıydı ki bitmek bilmez katliamların esin kaynağı bile olmuştu.

Laleş benzeri bir farklılığın bedelini 2007 de küçük yaşta babasız kalarak ödemişti. Yaşadıkları Musul’un batısında ki Kahtaniye kasabasında Ezidi bir kızın Sünni bir gence kaçarak inancını değiştirmesinin ardından, ailesi tarafından öldürülmesi iki toplum arasında tansiyonu yükseltmiş ve nihayet beş yerde eş zamanlı patlamalarda en az üçyüz kişi hayatını kaybetmişti. Parçalanan bedenler arasından babasını teşhis ederken annesi; hayatının en zor anlarını yaşamıştı.

Sincar’ın 300 kilometre kuzeydoğusunda ki Ezidiliğin kalbi sayılan ve çok sayıda türbenin, çilehanenin, mağaranın ve hücrenin olduğu kutsal vadiye laleş deniliyordu. Babası kızına ismini bu vadinin isminden esinlenerek vermişti.

Laleş; babasının kutsal kalbi Laleş.

Hamile kadın dalgın ve düşünceli halinden bir anda irkildi ve küçük kovanın su ile dolup taştığını gördü. Eve dönmeye hazırlanırken; önceleri birkaç aracın güçlü motorlarının sesine, ancak yaklaştıkça metal yığınlarının birbirine sürterek çıkardığı gıcırdamalara dönüşen gürültüler, endişelendirdi kendisini. Su ile dolu kovanın ağırlık yaptığını düşünerek çeşmenin eski duvarının üzerine bıraktı ve tehlikeli olmasına rağmen hızlanarak yürümeyi tercih etti. Hızlandıkça onu kovalarcasına şiddetini arttıran metalik sesler, doğduğundan beri hiç eksik olmamıştı bereketli hilal denilen bu yerlerin sokak ve caddelerinden.

Daha eve varmadan kerpiçten yapılmış ve yamacın en dibine kurulu evden bir patlama sesi duyuldu. Köhne ev birden bire toz bulutlarının içinde terk edilmiş bir mezara dönüşüverdi. Sac çatıya dolu yağarken çıkan ürkütücü sesler gibi her yanı kapladı makineli tüfek sesleri. Ağlaşmalar, kaçışmalar, bağrışmalar, patlamalar, mermiler, kırılan camlar, barut ve yanık kokusuna bürünmüş toz ve duman…

Çok sayıda zırhlı araç namlularını kalabalığa doğrultmuştu. Etraflarını saran silahlı adamlar sağ kalanları meydana topladı. Laleş ağlayarak endişeyle, toplanan kalabalık içinde çok sevdiği eşini aradı. Erkekleri kadınlardan ayırıp tek sıra halinde dizilmelerini istediler. Ağırdan alan veya direnen herkese silahlarının dipçikleri ve tekmelerle acımasızca saldırdılar. Ardından şişman, kısa boylu, saçı ve sakalı uzun olan adam indi aracından ağzındaki sigarayı tüttürerek. Siyah camlı güneş gözlüklerini cebinden itinayla çıkarıp taktı, iki bacağını yana doğru açtı ve ellerini sırtının arkasından bağladı. Kibir abidesi duruşuyla ve aşağılayıcı bakışları ile meydana toplananları süzerken gözleri Laleşe takıldı, ancak kıvrak bir hamle ile gözlerini kaçırması bir oldu. ‘’Öldürün erkekleri!’’ dedi merhametsizce ‘’tümünü öldürün, hiçbirini sağ bırakmayın’’ emriyle gök gürültüsü gibi mermi sesleri ile kadınların yapmayın çığlıkları ve yalvarışları eşliğinde, tüm erkekler yere yığıldılar.

Şiddet mi farklılıkları, farklılıklar mı şiddeti besler bilinmez ama şu bir gerçek ki şiddetin mağdurları tarih boyunca her zaman kadın ve çocuklar olmuştur. Genellikle yaşanılan dehşetin travmasını ömür boyu hatırlayın dercesine kadın ve çocuklar sağ bırakılmıştır. Nitekim burada da aynısı oldu. Sağ bırakılan kadın ve çocuklar kurbanlık koyun sürüleri gibi bir kamyonun arkasına istiflendiler. Çok yaşlı olan iki kadını araca almayıp köyde bırakarak tozlu olan yoldan geldikleri gibi geri döndüler.

Yaşlı olan kadınlar sağ olanları kontrol ederken üst üste düşmüş cesetlerin arasından acı bir inlemeye yöneldiler. Kadınlar, cesetlerin en altından yaralanmış olan Laleş’in eşini çıkardılar. En arkada olduğu için kurşun yemiş olmasına rağmen ölmemiş ve diğer cesetler üzerine yığıldığı için kimse sağ olduğunun farkına varmamıştı. Üzgün ve çaresiz bakışlarla ‘’Laleş nerede’’ diye sordu kadınlara cevabını biliyormuşçasına.

Bir adam her anın ve yaşanan her vahşetin görüntülerini çekip duruyordu. Giyim tarzından, konuşmalarından ve baskına katılanlarla olan samimiyetini bakıldığında gazeteci olduğunu söylemek pek mümkün değildi. Laleş’in korkulu gözlerle bakan yüzünün defalarca fotoğrafını çekti. O fotoğraflardan biri nasıl olduysa aylar sonra dünya basınına da servis edilmişti.

Sharbat Gula henüz on yaşındayken Steve McCury’nin objektiflerine Afganistan’dan Pakistan’a göç sırasında takıldığında, bu fotoğrafın CIA tarafından Sovyetlerin Afganistan’a saldırısının propaganda aracı olarak kullanılacağını bilmiyordu. Tıpkı Laleş gibi bakan yeşil gözleri daha uzak coğrafyada ama aynı kültürün tezadını perçinlercesine dergi kapaklarını süslüyordu. Otuz yıl önceki tarih ne yazık ki aynı acımasızlığıyla yine tekerrür ediyordu.

Herkesin istiflendiği kamyonet terkedilmiş fabrikanın içerisine hızlıca girerek sert bir frenle durunca, kasadaki insanlar birbirlerinin üzerine düştüler. Hakaretlerin havada uçuştuğu sert sözlerle, herkese araçtan inin dediler. Laleş inmekte zorlanınca kadınlardan biri yardımcı olmaya çalıştı. Ardından tüm kadın ve çocukları bir köşeye toplayıp zincirlerle ayaklarından birbirlerine bağladılar.

Sabahın ilk ışıkları ile Laleş dua etmek için kendini zorladı ama doğum vaktinin ansızın gelip çatması onu engelledi. Herkes için olağan ama kendisi için bir mucize gerçekleşmek üzereydi. Hava çok sıcak ve doğum için gerekli temiz bir ortam mevcut değildi. Bununla beraber dün akşamdan beri ne bir damla su içmişler ne de bir lokma yemek yemişlerdi. “Hayır’’ dedi Laleş ‘’şimdi değil lütfen’’ diye ağlamaya başladı. Kim müjdeli haber verecekti, kim kızının kulağına ismini fısıldayacaktı, kim saçını okşayıp kendisine aşk dolu bakışlarla bakıp kucağına alacaktı minik kızını. Yeri ve zamanı mıydı? ‘’Lütfen’’ dedi son kez ‘’lütfen Tanrım…’’

Kadınlar aşırı kanamayı durdurmayınca başlarındaki örtüleri çıkarıp tampon yaptılar. Bir kadın üzerindeki şalını çıkarmak zorunda kaldı. Diğer bir kadında beline sardığı kuşağa yeni doğan minik kızı sardı. Laleş ter içinde kalmış hatta boynundaki fular sırılsıklam olmuştu. Sararmış benzi, su isteyen titrek dudakları ve yutkunarak ıslatmaya çalıştığı kurumuş boğazına bir de bitmek bilmeyen acısı eklenmişti. O kadar kan kaybetmişti ki yanı başındaki kadınların hıçkırıklar eşliğinde yaşaması için dua edişlerini, Tanrıya yakarışlarını bile artık duyamaz hale gelmişti. Dışarıda kapıyı tutan nöbetçilere bir kadın sinir krizi geçirmişçesine “ölüyor kadın sizde hiç merhamet yok mu’’ diye bağırdı.

Paslı demir kapı açıldı ve içeriye siyah giyinimli ve tepeden tırnağa silahlara bürünmüş bir kadın girdi. Laleş’i kontrol etti sonra elindeki su şişesinden biraz su içirmeye çalıştı ancak bir yudum bile alamadan Laleş kendisini salıverdi. Kadın önce nefesini sonra da kalp atışlarını kontrol etti ve tek söz söylemeden bebeği alıp dışarıya çıktı. İki adam gelip yeni doğum yapmış zavallı kadının cansız bedenini sürükleyerek dışarıya çıkardılar

Hapishane gibi kullanılan fabrikanın kuzey tarafında büyük bir çukur kazılmıştı. Gün boyu infazlar yapıldı onlarca insan kurşuna dizildi. Kan kokusunu duymamak elde değildi onca genç erkek ve içlerinde neredeyse çocuk yaştaki delikanlılar çukura doğru gelişigüzel atıldılar. Bugüne kadar eşi dışında hiçbir erkeğin eli bile değmemişti Laleş’in eline. Ne acı ki cansız bedeni, tanımadığı onlarca erkek cesedinin arasında aynı çukura atılıverdi.

Bazı kadınları pazarda sözde hizmetçi diye satıyorlardı. Kimine zevk diye şiddet uyguluyor, kimine ağır işler yaptırıyor, kimilerinin de bedenlerini kullanıyorlardı. Nispeten merhametli olan siyah giyinimli kadın Laleş ile aynı köyden olan Rojda’yı kimsesiz bebeklere bakması için ucuz bir fiyata satın almıştı.

Kampta Irak’ın kendilerine halk seferberlik güçleri denilen yeni bir yapısından bahsediliyordu. Hem sınıf, hem millet ve hem de din farkı gözetmeksizin toplumun tüm kesimlerini barındıran bu yapının farklılıklardan oluşması her ne kadar bu toprakların ruhuna ters olsa da inanılmaz bir başarıyla herkesi özgürleştiriyordu. Türkmenlerden ve Kürtlerden oluşan küçük bir birliğe Laleş’in yaralı olarak kurtulan eşi de katılmıştı.

Kampta panik havası mevcuttu. Kimileri kaçmaya yeltenmiş ancak üstleri tarafından vurulmuşlardı. Bütün ağır ve zırhlı araçları kampın önüne doğru çekip bir barikat yaptılar. Silahları barikatların arkasına dizdiler. Kampın yakınlarına kadar yaklaşmış olan halk seferberlik güçlerinden biri teslim olmaları ve sivilleri bırakma çağrısı yaptı. Siyah giyinimli kadın kendi eşine teslim olmaları gerektiğine dair baskılar yapıyordu. Kurtulmalarının imkânsız olduğu gerçeği ile yakalanıp hapis yatma ikilemi arasında kalan kişiler arlarında son kez toplanarak teslim olmayı kabul ettiler.

Saçı ve sakalı ağarmış ve herkesin saygı gösterdiği adam muhtemelen bu birliğin başındaki komutan olmalıydı. Şefkatli bir adama benziyordu. Rojda kucağındaki bebekle komutana yaklaşıp “aç dedi bu kızcağız ve ben asıl annesi değilim demeye çalışıyordu ki öldüğünü sandığı Laleş’in eşini gördü. Bu bir mucize diyerek Koşarak yanına gitti ve sevinçle kucağında ki bebeği “emanetin” diyerek Laleşin eşine uzattı. “Ya Laleş’’ diye ağlayarak sordu eşi, son derece üzgün bir halde Rojda “o artık cennette bir çiçek’’ dedi.

İsmini sordu genç adam kızını kucağına alırken. “İsmini sen vermelisin’’ dedi Rojda. Genç adam Tüm olanları yaşlı gözlerle izleyen komutanına döndü ve “siz’’ dedi “siz verin ismini, bizde büyüklerimiz verir yeni doğan bebeklerin isimlerini. Benim artık bir ailem olmasa da büyüğüm sizsiniz ailem ise tüm Iraklılar’’ dedi. Yaşlı komutan minik kızı şefkatle kucağına alarak “Zeynep olsun’’ ardından ekledi “artık ölmesin bu topraklarda Zeynepler’’.

Yaşlı komutan gözlerinden süzülerek bebeğin yanağına düşen gözyaşını silerken imkânsızlıkların en azından ümide dönüşünü izler gibiydi.

Burhan PERKGÖZ (Denemeler)

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 13 Ortalaması: 4.2]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir