Skip to main content

Güzel Bir Hikaye Daha; “Kuş”

Güzel Bir Hikaye Daha; “Kuş”

“Kent bu erken saatte ne kadar farklı” diye düşündü. “Sanki burası, hergün geçtiğim yol değil, bambaşka, hiç tanımadığım bir yer. Şu ev ne hoş, daha önce hiç dikkat etmemişim. Ya şu bahçedeki güller, ne zaman açmışlar böyle coşkulu.” Ankara’nın göbeğinde değil de, ilk kez gittiği küçük bir sahil kasabasında dolaşıyormuş gibi bir duygu kapladı içini. Şu sokak bitince, önüne Tunalı değil de geniş, pırıl pırıl bir kumsal çıkıverecek gibiydi. Keyiflendi, hafiften ıslık çalıp, topukları . üzerinde yaylanarak yürüdü yokuş aşağı.

“Yardım edin lütfen, kurtarın onu, bakar mısınız, lütfen!” Sesin geldiği yöne baktı. Yolun karşı tarafındaki evin ikinci kat penceresinden, genç bir kız, solgun yüzünde endişeli bir ifadeyle ona sesleniyor ve bahçedeki ağacın yaprakları arasında bir yeri işaret ediyordu. Karşıya geçti. Yaprakların arasında ne olduğunu görmeye çalışarak, “Buyurun” dedi, “Ne oldu, nasıl yardım edebilirim size?”

“Orada,” diye telaşla yanıtladı genç kız “biraz daha sağa doğru gelin, tamam, işte orada. Ölecek zavallı. Nasıl yaparlar, kim yapar böyle bir zalimliği? Kedilere yem olmazsa, açlıktan ölecek, çırpma çırpma ölecek orada.” Gösterdiği yerde, ağacın orta dallarından birinde, bir serçe vardı. Kanatlarını çırpıyor, debeleniyor ama uçamıyordu; iki ayağından dala bağlanmıştı. Elini uzattı, dal erişebileceğinden daha yüksekti. Etrafına bakındı. Genç kız. “Şu duvara çıkarsanız” dedi “tehlikesizce uzanabilirsiniz, bakın, şuraya.” Sesi sabırsız, genç adamın kuşu olduğu yerde bırakıp gideceğinden korkar gibiydi.

Genç adam gülümsedi. “Üzülmeyin,” dedi “şimdi kurtarırım onu.” Duvarın üstüne çıktı, ağaca uzandı. Kuşun iki ayağı da, siyah bir yün parçasıyla, sıkıca ağaca bağlanmıştı. Düğümleri, hayvanı incitmeden çözmeye çalışırken uykulu bir çocuk sesi boş sokağı çınlattı. “Hey! Ne yapıyorsun orda? Elleme onu! 0 benim kuşum!” İki üst katın penceresinden yarı beline kadar sarkmış, sekiz on yaşlarında bir oğlandı bağıran. “Alma onu! O benim kuşum!»

Genç adam, “Merak etme delikanlı ” dedi, yüreği ağzına gelerek “Kuşuna bir zarar vermeyeceğim. Ama, sen öyle eğilme camdan, düşeceksin En iyisi aşağıya gel, burada konuşalım. ” Çocuk hala, “Ama o benim kuşum, alma onu!” diye bağırıyordu. “İyi ya, ” diye ısrar etti genç adam, “gel buraya da kuşunu sana vereyim.”

Kuş elinde duvardan indiğinde, küçük oğlan, terlikleri, pijamalarıyla çoktan bahçeye gelmiş, uykulu gözleri yaşlarla  dolu, çaresiz bir ifadeyle olup bitenleri izliyor, “0 benim kuşum. ” diye içini çekiyordu.

Çocuğun yanina gitti “Adın ne senin?” “Ömer,” dedi oğlan, iki hıçkırık arasında. “Bak Ömer,” dedi, çocuğun elini tutup, avucundaki kuşun göğsüne yaklaştırdı. “Gördün mü nasıl çarpıyor küçücük kalbi? Nasıl da ‘ korkmuş, üzülmüş. Neden bağladın zavallının ayaklarını öyle?” Genç kız da, kendi kendine konuşur gibi tekrarladı bu sözleri. “Ah! Ömer! Neden bağladın zavallının ayaklarını öyle? Yazık değil mi?”

Ömer, pijamasının koluyla gözlerini kurulayarak bir çırpıda anlatıverdi hikayesini. “Annem kuşumu istemedi. Evde kafes yok diye eve almama izin vermedi. Bugün de pazar, çarşılar kapalı. Yarın gidip kafes alacaktık Yarına kadar kaçmasın diye bağladım ağaca. Yanına ekmek  koydum, yesin diye. Sabah yine ekmek, su verecektim. Yarına kadar orda bakacaktım kuşuma, kafes alıncaya kadar.”

Genç kız “Ömer” diye seslendi, “Bak ne diyeceğim Bizde kafes var. Getirin, kuşun bizde kalsın şimdilik” Ömer’in yüzü, önce sevinçle aydınlandı, sonra kuşkuyla baktı kıza. “Senin kuşun yok ki! Nerden kafesin oluyormuş?” Genç kız gülümsedi. “Şimdi yok.” dedi, “Bir ‘ zamanlar benim de bir kuşum vardı. Beni oyalasın eğlendirsin diye halam getirmişti. Ama ben, kuşun esaretine dayanamadım. Bir gün kafesin kapağını açıp salıverdim onu, özgürlüğüne kavuşturdum. Kafesi hala duruyor. Haydi! Gelin yukarı, siz de, çekinmeyin.”

Ömer yine ağlamaya başladı. “Olmaz’.” dedi, burnunu çekerek, ‘ “Sen şimdi benim’ kuşumu da salıverirsin.” “Salmam” diye güvence verdi genç kız. “Söz. Yani senin rızan olmadan yapmam böyle bir şey. Ama uçmak kuşların hakkı, kafeste kapalı kalmalarına gönlüm razı gelmiyor benim. Seninle konuşuruz, nasıl karar verirsek öyle yaparız. Sen de razı olursan, salarız. Tamam mı? Anlaştık mı? Haydi, gelin şimdi. ”

Yukarı çıktılar. Onlar daha zili çalmadan, genç kızın sesi duyuldu içerden. “Vildan abla, kapıyı açar mısın? Arkadaşlarım geliyor” Vildan abla, kapıyı açıp onları içeri ”buyur etti. Genç kızın sesi yeniden duyuldu. “Geçin, geçin, rahatınıza bakın, şimdi geliyorum, kafesi de getiriyorum.”

Ömer, genç adamın elinden tutup salona götürdü. Bu evi tanıyordu” besbelli. Kanepenin kenarına, yan yana oturdular. Küçük serçe, kendisine bir zarar verilmeyeceğini anlamış da rahatlamış gibi hareketsiz duruyor, boncuk gözleriyle etrafına bakınıyordu. Ömer de rahatlamış”, Kah kuşun başını okşuyor, kah heyecanla, ona nasıl bakacağım anlatıyordu.

Derken, salonun kapısı açıldı. “İşte geldik!” diye seslenerek genç kız girdi içeri. Kucağında kocaman, oymalı bir kafes tutarak oturduğu tekerlekli sandalyeyi, Vildan abla itiyordu.

Dışarda günlük, olağan yaşam başlamış, Billur Sokağın, Tunalı’nın tanıdık sesleri, alışılmış gürültüleri açık pencereden içeri doluyordu.

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir