Dehşet Öyküleri

Dehşet Hikayeleri: “Perili Vadi”

Dehşet Hikayeleri

Dehşet Hikayeleri: “Perili Vadi”

I- Ağaçlar Çin’de Nasıl Kesilir

Jo. Dunfer’ın yerinin sekiz yüz metre kuzeyinde, Hutton’ın yerinden Meksika tepelerine doğru giden yolda, anayol, sanki daha uygun bir vakitte anlatacağı bir sır varmışçasına gizli kapaklı bir biçimde yolun iki yanına birden yayılan, güneşin vurmadığı dar ve derin bir koyağın içine dalar. Oradan, sırrını açığa vurma saati geldi mi diye sağa sola bakmadan hiç geçmezdim. Eğer bir şey görmesem -göremezdim de zaten- hayal kırıklığına uğramazdım, çünkü bu sırrın, benden sorgulamaya hakkım olmayan, sağlam bir gerekçeyle, sadece geçici bir süre için saklandığını bilirdim. Yolun, Jo. Dunfer’ın arazisinden geçtiğinden nasıl eminsem, kanyonun da bir gün bana tamamen güveneceğinden öyle emindim.

Jo.’nun, bir seferinde arazisinin ücra bir köşesinde bir kulübe dikmeye giriştiği, ama sonra her nedense bu teşebbüsünden vazgeçip bugünkü yan ev, yarı meyhane, yani çift cinsiyetli olan bu meskenini yolun kenarında, arsasının en ucunda kurduğu söylenirdi. Sanki fikrini ne kadar kökten değiştirdiğini göstermek için, yeni meskenini eskisinden bilerek mümkün olduğunca uzağa yapmıştı. Bu Jo. Dunfer ya da bu civarlarda daha yaygın bilinen ismiyle Viski Jo., bölgenin önemli kişiliklerinden biriydi. Görüldüğü kadarıyla yaklaşık kırk yaşlarında, çizgilerle dolu bir yüzü, boğum boğum kolları ve adeta bir hapishane anahtar destesi gibi görünen düğüm düğüm elleri olan uzun boylu, fırça saçlı biriydi. Yürürken, bir şeyin üzerine atlayıp parçalamak üzereymiş gibi, hafif kambur duran kıllı bir adamdı.

Yerel namını borçlu olduğu tuhaflığının yanında, Bay Dunfer’ın en belirgin özelliği, Çinlilere karşı duyduğu köklü antipatiydi. Bir keresinde, çobanlarından biri, yol yorgunu bir Asyalı’nın susuzluğunu, Jo.’nun yerinin salon kısmının önündeki yalaktan gidermesine izin verdiği için onun şiddetle öfkelendiğini görmüştüm. Jo.’ya, hareketlerinin iyi bir Hıristiyan’a aykırı olduğunu söyleyerek karşı çıkmaya çalışmıştım, ama İncil’de Çinlilerle ilgili bir şey yazmadığını söyleyerek konuyu kestirip attı ve duyduğu hoşnutsuzluğun hıncını köpeğinden almak üzere yanımdan uzaklaştı, ki sanırım ahitlerde köpekler de es geçilmiştir.

Birkaç gün sonra onu barında tek başına otururken gördüğümde konuyu çekinerek açtığımda suratındaki alışkanlık haline getirdiği haşin ifade neyse ki yumuşayıp, benim sözde lütufkârlık olarak algıladığım bir ifadeye dönüştü.

“Siz genç Doğulular,” dedi, “bu diyarlar için fazla iyi kalplisiniz, o yüzden de bizim hareketlerimizi bir türlü anlayamıyorsunuz. Bir Chileno’yu bir Kanaka’dan ayırt edemeyen biri, Çinli göçüyle ilgili liberal fikirler ortaya atabilir, ama ekmeği için bir sürü çekik gözlü melez itle savaşmak zorunda olan adamın saçmalamaya ayıracak vakti yoktur.”

Büyük ihtimalle hayatı boyunca bir gün bile namusuyla çalışmamış olan bu pis moruk, bir Çin tütününün kutusunu açıp içinden, küçük, tınaz büyüklüğünde bir tütün tomarını baş ve işaret parmaklarıyla ayırdı. Bu tütünü ağzına yakın bir mesafede tutup, yenilenmiş bir güvenle konuşmasım sürdürdü.

“Her şeyi silip süpüren bir çekirge sürüsü onlar; eğer merak ediyorsan söyleyeyim: Tanrı’nın kutsadığı bu topraklarda yeşil ne varsa istiyorlar.”

Bu noktada, tütünü ağzına yerleştirdi ve lafları ağzında yeniden döndürebilir hale gelince, erdem saçan söylevini sürdürdü.

“Bunlardan biri beş yıl önce çiftliğime geldi, sana anlatayım da meselenin özünü anla. İşlerim pek iyi gitmiyordu o zamanlar, haddinden fazla viski içiyor ve yurtsever bir Amerikan vatandaşı olarak görevlerimi umursamazlıktan geliyordum; bu yüzden aşçılık yapsın diye o kâfiri yanıma aldım, ama Hill’de her şeyden elini çekip dindarlaştığımda ve beni yasama kuruluna aday göstermekten bahsetmeye başladıklarında, ışığı görmek bana nasip oldu, ama onu ne yapacaktım? Kovsam, bir başkası işe alır ve belki de kötü mu­amele ederdi. NE yapmalıydım? İyi bir Hıristiyan, özellikle de cemaate yeni girmiş biri, ‘bütün insanlar kardeştir’ ve Tanrı babamız’ martavallarına boğazına kadar batmış iyi bir Hıristiyan ne yapmalıydı?”

Jo., herhangi bir problemi, sağlaması olmayan bir yöntemle çözen ve çözdüğü problemin cevabından emin olmayan birinin o kuşkulu yüz ifadesiyle cevap bekler gibi duruyordu. Sonra kalkıp, tezgâhın üstündeki dolu bir şişeden aldığı bir bardak viskiyi yuvarlayarak öyküsüne devam etti.

“Zaten beş para etmezdi, hiçbir şeyden anlamaz, ama kendine anlarmış gibi hava verirdi. Zaten bütün Çinliler öyledirler. Ona olmaz dediğim konularda katır gibi diretti, ama diğer yanağımı yüzlerce kere çevirdikten sonra zarlara ince ayar yaptım ve barbut oyununu ben kazandım. Ve bunu yapacak kararlılığım olduğuna da şimdi çok memnunum.”

Jo.’nun beni pek etkilemeyen memnuniyeti, içki şişesiyle, gerektiği gibi gösterişli kutlamalar yapmasına vesile oldu.

“Yaklaşık beş yıl önce bir kulübe dikmeye girişmiştim. Şimdiki yapılmadan önceydi ve başka bir yerde dikmeye niyetliydim kulübeyi. Ah Wee ile Gopher diye bir küfürbazı ağaç kesmeye yolladım. Elbette Ah Wee’nin pek yardımı olmasını beklemiyordum, çünkü yaz güneşi gibi bir suratı ve kocaman siyah gözleri vardı. Sanırım belki de, ormanın bu kıstağındaki en lanetli gözler onunkilerdi.”

Bay Dunfer, sağduyuya karşı bu ikna savaşını verirken, barla oturma odasını ayıra ince tahta perdedeki bir budak deliğine, sanki hizmetkârının boyutlarıyla renklerinden dolayı iyi hizmet vermesini engelleyen gözlerinden birine bakıyormuş gibi dalgın dalgın bakıyordu.

“Şimdi siz Doğulu ahmaklar, bu sarı benizli iblisler aleyhinde söylenen hiçbir şeye inanmazsınız,” diye parladı aniden, bana pek inandıncı gelmeyen bir içtenlik kisvesi altında, “ama sana söylüyorum ki o çatlak. San Francisco dışında yaşayan en sapkın hergeleydi. Saçları örülü sefil Mongol, gider fidanın bütün her tarafını yontardı, tıpkı kırmızı bir turbu kemiren toprak solucanı gibi. Ona yanlış yaptığını elimden geldiğince sabırla anlatmaya çalıştım ve fidanlar yere doğru şekilde düşsünler diye onları nasıl iki yanlarından birden kesmek gerektiğini gösterdim. Ama ben arkamı böyle döner dönmez…” Arkasını bana döndü, örneklemesinin etkisini artırmak için de biraz daha içti, “yine kendi bildiğini okuyordu. Tıpkı şöyleydi; gözlerim üstündeyken. ŞU ŞEKİLDE…” -biraz titreyen çapraz gözlerle saygıyla bakarak- “her şey yolundaydı; ama kafamı çevirdiğimde, ŞU ŞEKİLDE…” şişeden büyük bir yudum aldı, “bana meydan okuyordu. Sonra ona sitem dolu bir bakış fırlatırdım, ŞU ŞEKİLDE ve o da süt kuzusuna dönerdi.”

Kuşkusuz Bay Dunfer bana, sadece sitem ettiği zamanlardaki bakışını atmayı samimiyetle istemişti, ama bu bakış, maruz kalan her silahsız kişide en derin endişeleri uyandırmaya tek başına bile yeterdi ve ben de bit­mek bilmeyen öyküsüne duyduğum bütün ilgiyi yitirdiğim için, gitmek üzere ayağa kalktım. Daha ben kalkamadan yine tezgâha dönüp, güç duyulur bir “şu şekilde ’den sonra, şişeyi bir dikişte bitirdi.

Aman Tanrım! Ne nara! Sanki son büyük ıstırabını çeken bir titan gibiydi. Bu narayı attıktan sonra Jo., kendi gürlemesinden ötürü geri tepen bir top misali yalpaladı ve sonra da sanki “dövülen bir et parçasıymış” gibi sandalyesinin üzerine çöktü, gözleri dehşet dolu bir bakışla yana, duvara kaymıştı. Aynı yöne baktığımda, duvardaki budak deliğinin, sahiden de bir insan gözüne dönüşmüş olduğunu gördüm, en şeytani parıltıdan bile daha beter bir ifade yoksunluğuyla benimkileri kamaştıran gözler. Sanırım bu korkunç yanılsamayı görmemek için yüzümü ellerimle kapamış olmalıyım, eğer böyle bir yanılsama vardıysa elbette. Jo.’nun bütün ayak işlerini gören küçük, beyaz çalışanının odaya girmesi büyüyü bozdu ve ben de, hezeyan krizlerinin bulaşıcı
olabileceğine dair beni serseme çeviren bir tür korku içinde evden çıktım. Atım yalağın başına bağlıydı, ipini çözdüm ve üstüne binip, kafam düşüncelerle dolu olduğundan beni nereye götürdüğüne dikkat etmeksizin sürdüm.

Bütün bunlar hakkında ne düşüneceğimi bilmiyordum ve ne düşüneceğini bilmeyen her insan gibi hiçbir sonuca varmayan bir sürü şey düşünüyordum. Aklımda beni memnun eden tek fikir, yarın, büyük olasılıkla bir daha asla geri dönmemek üzere kilometrelerce uzakta olacağımdı.

Ani bir serinlik beni dalgınlığımdan çıkardı ve yukarı baktığımda, kendimi koyağın derin gölgelerine adım atarken buldum. Boğucu bir gündü ve çayırları kavuran merhametsiz, gözle görülür sıcaklıktan, sedirlerin keskin kokuları ve onların yapraklarına sığman kuşların şakımalarıyla dolu serin bir loşluğa geçmek son derece dirilticiydi. Her zamanki gibi sırrımı aradım, ama koyağı o gün pek hoşsohbet bulmayarak atımdan inip, terden sırılsıklam olmuş hayvanımı bitki örtüsünün dibine doğru yürüttüm, bir ağaca sıkıca bağladım ve düşüncelere dalmak üzere bir taşın üstüne oturdum.

Bu yer hakkındaki gözde batıl inancımı sorgulayarak cesur bir giriş yaptım. Sorguladığım konuyu parçalara böldükten sonra bu parçaları, kullanışlı kıtalar ve birlikler olarak yeniden düzenledim ve mantığımın bütün güçlerini bir araya getirip, zaptedilemez mantıksal öncüllerle sorguladığım kanunun üzerine karşı konulamaz çıkarımların yıldırımları ve savaş arabalarıyla genel entelektüel haykırışların yarattığı büyük gürültüyle saldırdım. Sonra, büyük zihinsel silahlarım karşılarındaki bütün direnişi tam püskürtmüşler ve saf spekülasyon ufkunda neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir sesle kükrüyorlarken, yön değiştiren düşman birliklerinin arkalarından dolaşıp hiç hissettirmeden yıkılmaz bir falanj oluşturdu ve beni yaka paça ele geçirdi. Tanımlanamaz bir korku sardı içimi. Korkuyu üstümden atmak için kalkıp, ağaçlık koyağın dibinde, doğanın sağlamayı unuttuğu derenin yerinde akıyormuş hissini veren otlarla kaplı eski keçi yolunu arşınlamaya başladım.

Yolun düzensiz bir biçimde aralarına dağıldığı ağaçlar, gövdelerinde bir parça sapkınlık, dallarında biraz eksantriklik olsa da genel görünümlerinde bir uygunsuzluk olmayan sıradan, iyi huylu bitkilerdi. Dipte bağımsız bir hayat kurmak için, kendilerini çöküntünün yanlarından koparan birkaç gevşek kaya, patikanın orasına burasına set çekmişti, ama bölünemez istirahatlerinde, ölümün durağanlığından eser yoktu. Vadiyi cenaze törenlerine yakışır bir sessizlik, daha doğrusu yukarılardan gelen gizemli bir fısıltı kaplamıştı: rüzgâr elini, ağaçların başlarında gezdiriyordu; hepsi buydu.

Jo. Dunfer’ın ayyaş kafayla anlattığı öyküyü şimdi aradığım şeyle ilişkilendirmek aklıma gelmemişti, bu yeni kapının zihnimde açılması, ancak boş bir alana girip, bazı küçük ağaçların yatay gövdelerine rastlamamla gerçekleşti. Burası terk edilmiş “kulübenin” bulunduğu yerdi. Çürümekte olan kütüklerin bazılarının oduncularınkine hiç de uygun olmayan bir ağaç kesme tarzıyla her taraftan yontulmuş olduğunu ve bazı ağaçların da düz kesilmiş, bu ağaçlara ait kütük dipçiklerinden de, ancak usta bir baltacının yapacağı biçimde kaba dilimler çıkarılmış olduğunu görmemle keşfim doğrulandı.

Ağaçların arasındaki açıklık, boydan boya otuz adımı aşmıyordu. Bir tarafta küçük bir tepecik vardı, çalıdan yoksun, ama gür otlar­la kaplı doğal bir tepecik ve üzerinde de otların arasından görünen bir mezartaşı!

Bu keşif karşısında şaşırdığımı hatırlamıyorum. O ıssız mezara, Kolomb’un, yeni dünyanın tepeleriyle burunlarını görünce hissetmiş olması gereken bir duyguyla bakıyordum. Mezarın yanına gitmeden önce, çevreyi incelememi acele etmeden tamamladım. Hatta itiraf ediyorum ki saatimi o münasebetsiz anda gereksiz bir ilgi ve dikkatle kurmak gibi bir yapmacıklık içine bile girdim. Sonra da hep merak ettiğim o sırrın durduğu yere doğru yürümeye başladım.

Mezarın boyu biraz kısaydı, açık seçik olan eskiliği ve terk edilmişliğiyle uyuşmayacak ölçüde iyi durumdaydı ve gözlerim, itiraf ediyorum ki, yakın bir zamanda sulandıklarına dair kuşku götürmeyen belirtiler gösteren süs çiçeği demetini görünce bir parça da olsa faltaşı gibi açıldı. Taş belli ki bir zamanlar kapı eşiği görevini yeterince görmüştü. Ön yüzünde bir yazı vardı, daha doğurusu bir kazıntı. Şöyle diyordu:

Ah Wee – Çinli

Yaşı bilinmiyor. Jo. Dunfer’ın yanında çalışırdı.

Bu anıt, Çinli’nin anısını taze tutmak için Jo. Dunfer tarafından dikilmiştir.

Semavilere de çalım satmamaları için, bir uyan olsun diye. Şeytan alsın ruhlarını!

Özü İyi Bir Kadındı.

Bu sıra dışı ithaf karşısındaki şaşkınlığımı size kelimelerle anlatamam! Ölen kişinin yavan, ama yeterli tarifi; itiraftaki küstah açıksözlülük; merhametsiz bir lanet okuma; ölünün komik cinsiyet değişikliği ve yazının ruh halindeki belirgin gelgitlerin hepsi de bu kaydın, matemli olduğu kadar kaçık da olması gereken birinin elinden çıkma olduğuna işaret ediyordu. Daha fazlasını açığa çıkarmanın, anlatılan öykü için önem taşımayacağını hissettim ve bu dramatik etkiye, bilinçsizce duyduğum saygıdan orayı arkada bırakıp yürüyerek uzaklaştım. Dört yıl boyunca da o bölgeye bir daha dönmedim.

II – Akıllı Öküzleri Sürenin Kendisi de
Akıllı Olmalıdır

“Dehh! Hadisene seni ihtiyar örümcek kafalı miskin!”

Bu eşi benzeri görülmemiş küfür, sahibi ve efendisinin gözünü boyamadığı belli olan yapmacık bir çabayla rahatça ilerleyen, söveye koşulmuş öküzlerin çektiği, yük arabası dolusu yakacak odunun üstüne tünemiş tuhaf, küçük bir adamın dudaklarından dökülmüştü. O anda bu centilmen, yolun kenarında duran bana dik dik bakıyor olduğundan, benimle mi, yoksa hayvanlarıyla mı konuşuyordu belli değildi; bu hayvanların adlarının da Örümcek ile Kafa olup da, “deh” emrinin özneleri olup olmadıklarından da emin değildim. Zaten bu komutun üzerimizde bir etkisi olmadı ve tuhaf, küçük adam, uzun bir değneği Örümcek’e ve Kafa’ya sırayla vurmasına yetecek kadar bir süre gözlerini üzerimden ayırdı. Kısık, ama duygu dolu bir sesle, “Lanet olsun derinize,” diyordu, sanki her iki öküz de aynı deriye sahipmiş gibi. Arabalarında yolculuk etme talebimin kimsenin dikkatini çekmediğini görüp kendimi arkada bırakılıyor bulduğumda ayaklarımdan birini, arka tekerleklerden birinin iç çemberine koyarak tekerleğin göbeğinin seviyesine çıkmayı başardım, buradan da sans ceremonie (Teşrifatsız) bir biçimde ileri doğru sürünüp sürücünün yanına oturdum; kendisi, sığırlarına “daha hızlı sizi Tanrı’nın cezası beceriksizler!” diye bir naranın eşlik ettiği yeni bir hoyrat azarlama daha çekene kadar beni fark etmez göründü. Sonra gereçlerin efendisi -ya da daha doğrusu eski lideri demeliyim, çünkü bütün her şeyin bana ait olduğuna dair tuhaf bir duyguyu bastıramıyordum- garip ve nahoş bir biçimde tanıdık gelen bir ifadeyle büyük, siyah gözlerini üzerime dikip değneğini yere indirerek -değnek, umduğumun aksine ne çiçek açtı ne de yılana dönüştü- kollarını kavuşturdu ve büyük bir ciddiyetle cevap bekleyerek “N’aptın Vski’ye?” diye sordu.

Normalde cevabım içtim olurdu, ama soruyla ilgili bir şeyler, sorunun gizli bir önemi olduğuna işaret ediyordu ve adamla ilgili bir şeyler de sığ bir alayı hoş karşılamayacakmış izlenimi veriyordu. Bu nedenle ve verilecek başka cevabının da olmadığından, dilimi tutmakla yetindim, ama sanki, üzerime yıkılan bir suçu sırtlamışım ve suskunluğum da, itirafmış gibi algılandı.

Tam o anda soğuk bir gölge yanağıma düşüp yukarı bakmama sebep oldu. Benim dere yatağına iniyorduk! İçime dolan hissi anlatabilmem mümkün değil: Dört yıl önce beni bağrına kabul ettiğinden beri görmemiştim onu ve şimdi de kendimi, eskiden işlediği bir suçu üzüntüyle anlatan arkadaşıyla arasındaki bağı, itirafının akabinde koparmış biri gibi hissediyordum. Jo. Dunfer, onun kopuk kopuk anlattığı şeyler ve mezartaşının üstündeki açıklama yazısıyla ilgili eski anılar teker teker aklıma geliyordu. Jo.’ya ne olduğunu merak ettim ve birden arkama dönüp arabayı süren adama sordum. Büyük bir dikkatle sığırlarını izliyordu ve gözlerini onlardan ayırmadan cevapladı:

“Dehh! Seni beceriksiz kaplumbağa! Kanyonda, Ah Wee’nin yanında yatıyor. Görmek ister misin? Hep aynı yere dönerler… Bekliyordum gelmeni. Çüüüş!”

Ç harfinin telaffuz edilmesiyle birlikte, beceriksiz kaplumbağa Örümcek Kafa ani bir duruş yaptı ve daha çüüüşşş kelimesinin içindeki sesli harfler bitmeden sekiz bacağının sekizini birden kıvırıp, tozlu yola lanet derisini nasıl etkileyeceğini umursamadan uzanıvermişti bile. Tuhaf küçük adam, oturduğu yerden zıplayıp, benim takip edip etmediğimi görmek için arkasına bile bakmaya tenezzül etmeden ağaçlık vadide ilerlemeye başladı. Takip ediyordum elbette.

Yılın, geçen ziyaretimde olduğu gibi hemen hemen aynı mevsimi, günün neredeyse aynı saatiydi. Geçen seferki gibi, alakargalar gürültüyle gaklıyor ve ağaçlar usulca fısıldaşıyorlardı; neden bilmiyorum, bu iki sesle, Bay Jo. Dunfer’ın lafım esirgemeyen övüngenliği ile tavırlarındaki gizemli ağız sıkılığı ve tek edebi yapıtı olan, mezar kitabesindeki sertlikle şefkatin iç içe geçişi arasında bir paralellik kurdum. Neredeyse tamamen çalılarla kaplı keçiyolu hariç vadide hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu. Ancak, “açıklığa” geldiğimizde fark büyüktü. Yere düşmüş fidan kütüklerinin ve köklerinin arasında, gövdeleri “Çin usulü” yontulanlar, “Melikan usulü” kesilenlerden ayırt edilemiyordu artık. Sanki Eski Dünya barbarlığıyla Yeni Dünya uygarlığı ayrımı gözetmeyen bir çürüyüşün arabuluculuğuyla aralarındaki farklılıkları çözmüşlerdi; uygarlıkların her zaman izledikleri yol budur. Tepecik olduğu yerde duruyordu ancak Hunlara benzeyen böğürtlenler, kısır otları yok edip her yeri istila etmişlerdi ve üst sosyal sınıfların bahçelerinin çiçeği olan menekşe, avam kardeşine teslim olmuştu ya da belki de aslında sadece aslına dönmüştü. Öbür mezar uzun, yüksek bir tümsekti; kıyaslayınca çekmiş gibi duran birinci mezarın yanına kazılmıştı; yazılan, birikmiş yapraklar ve toprak nedeniyle artık okunamayan eski mezar taşı, yenisinin gölgesinde yatıyordu. Edebi değer açısından yenisi, eskisinin yanında sönük kalıyordu; hatta içerdiği özlü ve vahşi şakacılıkla bir parça iticiydi:

Jo. Dunfer Geberdi Gitti

Kafamı kayıtsızca çevirdim ve ölü pagan Çinli’nin mezar taşının üzerindeki yaprakları süpürüp, uzun bir bakımsızlık döneminden yeni çıktıklan için belli bir acınasılık kazanmış mezar taşının üzerindeki alaycı kelimeleri gün ışığına kavuşturdum. Rehberim de, bu kelimeleri okuyunca daha bir ciddileşti sanki ve takındığı yeni tavrın altında erkekçe, neredeyse asaletli bir şeyler bulduğumu sandım. Ama ona baktığımda, inceden inceye insanlık dışı ve son derece tanıdık gelen deminki görünüşü, tiksinti dolu, o kocaman çekici gözlerini bürüdü. Elimden gelirse bu sırrı çözümlemeye karar verdim.

“Dostum,” dedim küçük mezarı işaret ederek, “Jo. Dunfer, bu Çinliyi öldürdü mü?”Bir ağaca yaslanmış, açık alan boyunca ilerdeki başka bir ağacın tepesine ya da ötesindeki mavi gökyüzüne bakıyordu. Yavaşça cevaplarken ne bakışlarım çevirdi ne de duruşunu değiştirdi:

“Hayır efendim; bu Çinliyi hak ettiği gibi katletti.”

“Öyleyse sahiden öldürdü onu.”

“Öldürmek mi? Öyle de diyebiliriz, evet. Zaten herkes bilmiyor mu bunu? Sorgu hâkimlerinin huzuruna çıkıp itiraf etmedi mi? Ve onlar da, “Ölümüne, Beyaz bir gönülden geçen tamamen Hıristiyanca bir duygunun yol açtığı” kararını vermediler mi? Hill’deki kilise V’ski’yi bu yüzden reddetmedi mi? Ve iktidar sahipleri, papazlarla ödeşmek için Huzurun Koruyucusu seçmediler mi onu? Bilmiyor musun? Nerede büyüdün sen yahu?”

“Peki Jo. bunu, Çinli, ağaçları beyazlar gibi kesemediği ya da öğrenemediği için mi yaptı?”

“Elbette! Kayıtlarda öyle yazıyor, bu da onun davranışını doğru ve yasal kılar. Benim işin aslını bilmem yasal gerçeği hiç mi hiç değiştirmez; cenaze benim değildi, konuşma yapmaya da davet edilmedim. Ama işin aslı şu, Vski kıskanıyordu BENİ.” -ve küçük zavallı, sahiden de hindi gibi kabanp hayali boyunbağım düzeltiyormuş gibi yaparak yüzüne tuttuğu ayna yerine geçen avucunda nasıl olduğuna baktı.

“SENİ mi kıskanıyordu!” diye tekrarladım kaba bir şaşkınlıkla.

“Evet öyle. Neden olmasın? Yakışıklı değil miyim?”

Alaycı bir sonradan edinme zarafet kisvesine bürünüp yıpranmış yeleğinin kırışıklarını düzeltti. Sonra, sesini aniden olağanüstü bir tatlılıkta düşük bir perdeye indirip devam etti:

“Vski, hep o Çinliyi düşünüyordu; benden başka kimse bilmiyordu nasıl üstüne titrediğini. Dayanamıyordu gözünün önünden ayrılmasına, Tanrı’nın cezası protoplazma! Ve bir gün bu açıklığa gelip de bizi işimizi savsaklarken gördüğünde, Çinli uyuyor ben de giysisinin kolunun içindeki bir tarantulayla cebelleşiyordum. Vski baltamı eline aldı ve canımıza okudu, hem de tam anlamıyla! Tam o anda geri fırladım, çünkü örümcek beni ısırmıştı, ama Ah Wee kafasına aldığı darbeyle yere devrildi. V’ski tam benim de işimi bitirmeye hazırlanıyordu ki parmağıma yapışan örümceği gördü; işte o zaman ne büyük hıyarlık ettiğini anladı. Baltayı atıp, Ah Wee’nin yanma diz çöktü, Ah Wee son bir yaşam kıpırtısı göstererek gözlerini açtı; gözleri tıpkı benimkilere benzerdi; elleriyle V’ski’nin çirkin suratını kendine doğru çekip can verinceye kadar orada tuttu. Ah Wee’nin ölmesi pek uzun sürmedi; bir titreme geçirdi, küçük bir inilti çıkardı ve yolun sonuna geldi.”

Öykü ilerledikçe anlatanı da gözümde yücelmişti. Adamın tavırlarındaki bütün komiklik ya da daha doğrusu alaycılık gitmişti ve o garip sahneyi anlatırken soğukkanlılığımı zar zor koruyabildim. Ve bu dört dörtlük aktör beni, dramatik kişiliğinin hak ettiği sempatiyi kendisine vermemi sağlayacak şekilde avucuna almıştı. Tam elini tutmak için ileri atılmak üzereydim ki, aniden suratımda kocaman bir sırıtış raks etti ve hafif, alaycı bir gülüşle sürdürdü anlatmasını:

“V’ski’nin orda kafayı yiyişi tam görülecek sahneydi! Bütün güzel giysileri, ki çok göz kamaştırıcı giyinirdi o günlerde, tamamen rezil olmuşlardı! Saçları darmadağın olmuştu ve suratı gördüğüm kadarıyla bir demet zambaktan bile daha beyazdı. Bir bana bakıyor, bir ben yokmuşum gibi gözünü uzaklara dikiyordu; işte tam bu sırada ısılan elimden beynime fışkıran, art arda acılar başladı ve sonra da, karşısında duran bu yamağın zihni karanlıklara gömüldü. îşte o yüzden resmi soruşturmada ben yoktum.”

“Ama olanları niye daha sonra anlatmadın?” diye sordum.

“Öyle işte,” dedi ve başka da bir açıklama yapmadı.

“Sonra Vski gittikçe daha fazla içkiye vurdu kendini ve Çinli düşmanlığı azdıkça azdı, ama Ah Wee’nin canını aldığına hiçbir zaman sevindiğini sanmıyorum. Biz yalnızken, senin gibi lanet olası bir Sirk Gösterisi’nin geldiğini işittiği zamanlardaki kadar abartmazdı bu konuyu. Bu mezar taşını o dikti ve üstündeki ithafı da değişen ruh hallerine göre kazıdı. İçmekten vakit bulduğunda çalışmak yalnızca üç haftasını aldı. Ben ise onunkini bir günde kazıdım.”

“Jo. ne zaman öldü?” diye sordum düşünmeden; verdiği cevap aklımı başımdan aldı;

“O budak deliğinden ona bakmamdan çok kısa bir süre sonra, viskisine bir şey koymuştun ya hani, seni kahrolası Borjiya!”

Bu afallatıcı saldırı karşısında duyduğum şaşkınlığı üzerimden bir parça attıktan sonra, bu küstahın boğazına sarılmak gibi aptalca bir harekette bulunmak geçti içimden, ama kafamın aniden berraklaşmasıyla gelen bir düşünce beni engelledi. Ciddi bakışlarımı suratına dikip, elimden geldiğince serinkanlılıkla sordum: “Peki sen ne zaman, neden yedin kafayı?”

“Dokuz yıl önce!” diye feryat etti, yumruk gibi sıktığı ellerini sallayarak, “dokuz yıl önce, o hayvan, onu benden çok seven kadını öldürdüğünde! Ah Wee’yi bir poker oyununda kazanınca Jo. Dunfer’ı San Francisco’dan buraya kadar izleyen benden! Ah Wee’nin sahibi olacak hergele ona sahip çıkıp doğru dürüst davranmaktan utanırken onu yıllarca kollayan benden! Onun hatırı için bütün bunları, Jo.’yu yiyip bitirene kadar bir sır olarak saklayan benden! Sen o hayvanı zehirlediğinde, kadının yanına gömülmek olan son arzusunu yerine getirip, başına bir de mezartaşı diken benden! Wee’nin mezarını o günden beri hiç görmedim, çünkü burada Jo. ile karşılaşmak istemiyordum.”

“Karşılaşmak mı? Yamakcığım, sevgili dostum, o öldü.”

“O yüzden korkuyorum ondan zaten.”

Zavallı biçareyi arabasına kadar izledim ve ayrılırken de elini sıktım. Artık gün batmıştı ve ben, yol kenarında, çökmekte olan karanlığın içinde durup, gittikçe küçülen yük arabasının dış hatlarını izledim ve akşam rüzgârıyla birlikte kulağıma sanki bir dizi sert vuruş ve gecenin içinden bir ses geldi:

“Dehh! Hadi, seni kahrolası yaşlı Sardunya!”

AMBROSE BIERCE

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu