Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi “Hayaletin Sırrı” 3. Kitap 7. Bölüm

Korku Hikayesi

Korku Hikayesi “Hayaletin Sırrı” 3. Kitap 7. Bölüm

“TAŞ FIRLATICI”

Kahvaltıdan hemen sonra civar çiftliklerin birinden gelen çam yarması gibi bir oğlan, sanki hayatı buna bağlıymışçasına arka kapıyı yumruklamaya başladı.

Ne yaptığını sanıyorsun seni koca ahmak! diye bağırdı Hayalet kapıyı açarken. Niyetin kapıyı kırmak mı?

Çocuk ellerini indirdi ve yüzü kıpkırmızı kesildi. Köyde sizi sordum, diyerek Adlington’ı işaret etti. Marangozun biri bahçesinden çıkıp burayı gösterdi, kapıyı da sıkıca çalmamı tembih etti.

Tamam da kapıyı çal demiş, yumruklayıp yerle bir et dememiş, dedi Hayalet sinirli bir şekilde. Neyse, benimle ne işin var?

– Beni babam gönderdi. Hemen gelmenizi istedi. Kötü bir şey oldu. Bir adam öldü.

Baban kim? diye sordu Hayalet.

– Henry Luddock. Owshaw Vadisi yakınlarındaki Kaya Çiftliği’nde yaşıyoruz.

– Babanla tanışmıştım ve sanırım daha önce onun için çalıştım da. Yoksa sen William mısın?

– Evet.

Kaya Çiftligi’ne son gelişimde sen daha bebektin. Üzgün görünüyorsun, içeri gel de biraz toparlan. Derin bir nefes alıp sakinleş. Sonra her şeyi en başından anlatırsın. Her türlü detayı duymak istiyorum, sakın bir şey atlama.

Mutfaktan misafir odasına doğru geçerken Meg’i göremedim. Çalışmadığı zamanlar genellikle sallanan sandalyesinde oturup ateşte ellerini ısıtırdı. Acaba artık misafirler gelince ortalıkta görünmemeye mi çalışıyordu; Shanks erzakları getirdiğinde yapması gerektiği gibi.

Misafir odasına girince William kötü başlayıp giderek daha da kötüleşen hikayesini anlatmaya başladı. Anlattıklarına bakılırsa bir öcü muhtemelen birkaç gece önce ustamla benim ley hattından geçerken duyduğumuz Kaya Çiftliği’ne yerleşip gecenin bir yarısı tuhaf sesler çıkararak şeytanlıklarına başlamıştı. Mutfaktaki tencere tavayı yerlere atmış, ön kapıyı birkaç kez üst üste çarpmış ve duvarlara vurmuştu. Verdiği bilgiler, notlarıma dayanarak bu öcüyü sınıflandırmam için yeterliydi.

Bu bir köşk gümbürtücüsüydü, yani William’ın hikayesinin geri kalanını tahmin etmiştim bile. Öcü ertesi sabah taş fırlatmaya başlamıştı. Başlangıçta bunlar pencerelere attığı, çatıdan aşağı yuvarladığı ya da bacadan içeri yolladığı minik çakıllardı. Ama giderek daha büyük taşlar kullanmaya başlamıştı. Hem de çok daha büyük.

Hayalet bana köşk gümbürtücülerinin kimi zaman gelişerek taş fırlatıcılara dönüşebildiğini öğretmişti. Bunlar başa çıkması çok güç olan öfkeli öcülerdendi. Ölen adam, Henry Luddock için çalışan bir çobandı. Cesedi fundalığın aşağılarında bulunmuştu.

Başı ezilmiş, diye devam etti William. Kafasından daha büyük bir kayayla yapmışlar.

Bunun bir kaza olmadığına emin misin? diye sordu Hayalet. Ayağı takılıp düşerek başını çarpmış olabilir. Kesinlikle eminiz. Sırt üstü yatıyordu ve kaya da tam tepesindeydi. Sonra cesedi aşağıya indirirken etraftan başka kayalar yuvarlanmaya başladı. Korkunçtu. Öleceğimi sandım. Gelip yardım edecek misiniz? Lütfen! Babam endişe etmekten aklını kaçıracak. Yapılacak bir sürü iş var, ama dışarısı güvenli değil.

Tamam, geri dön ve babana yola çıktığımı söyle. İşlere gelince, inekleri sağın ve yalnızca en acil şeyleri yapın. Koyunlar kendi başlarının çaresine bakabilir, en azından kar yağana dek. Tepeden uzak durun.

William gittikten sonra Hayalet bana dönüp sıkıntılı bir şekilde başını iki yana salladı. Bu çok kötü evlat, dedi. Taş fırlatıcılar da şeytanlık peşindedir, ama çok nadiren adam öldürürler. Demek bu da vahşilerden ve her an yeniden öldürebilir. Daha önce buna benzer bir ikisiyle uğraşmıştım ve beni çok uğraştırmışlardı. Bir deşiciyle uğraşmaktan farklıdır, ancak bazen en az onun kadar tehlikeli olabilir. Hayaletlerin, taş fırlatıcılar tarafından öldürüldüğü olmuştur.

Ben de sonbaharda bir deşicinin hakkından gelmiştim. Hayalet hastaydı ve her şeyi bir bağlayıcı ve ekip arkadaşının yardımıyla benim halletmem gerekmişti. Oldukça korkutucuydu, çünkü deşiciler avlarını öldürürler. Bu sefer ki de korkutucuydu, ama farklı bir açıdan. Gökten düşen kayalara karşı kendinizi korumak için yapabileceğiniz pek bir şey yoktur!

Bu işi birileri yapmalı! dedim cesurca gülümseyerek. Hayalet üzgün bir şekilde başını salladı.

Kesinlikle öyle evlat, o yüzden bir an önce başlayalım.

Yola çıkmadan önce yapılması gereken bir şey vardı. Hayalet beni misafir odasına geri götürüp üzerinde ‘BİTKİ ÇAYI’ etiketi olan kahverengi şişeyi indirmemi söyledi.

Meg’e bir çay daha hazırla evlat. Ama bu kez daha kuvvetli olsun, iksirden bolca dök. Bu işe yarayacaktır, ne de olsa bir haftaya kalmaz geri döneriz.

Bana söyleneni yapıp koyu sıvıdan bolca döktüm. Sonra su kaynatıp fincanı ağzına kadar doldurdum.

Şunu iç Meg, dedi Hayalet, ben Meg’e fincanı uzatırken. Hava giderek soğuyor, kemiklerin ağrıyabilir.

Meg gülümseyerek fincanı aldı ve on dakika sonra çayı bitirdiğinde gözleri kapanmaya başlamıştı bile. Hayalet, kilere inen basamaklardaki demir kapının anahtarını bana verdikten sonra önden gitmemi istedi. Sonra Meg’i bebekmişçesine kucaklayıp beni izledi.

Kapının kilidini açıp basamaklardan indim ve üç kapıdan ortadakinin önünde ustamın Meg’i içeri taşımasını bekledim. Kapıyı açık bıraktığı için söylediği her şeyi duyabiliyordum.

İyi geceler aşkım. Rüyanda bahçemizi gör.

Bunu duymamam gerektiğine emindim, ama duymuştum işte ve özellikle ustamın bu şekilde konuştuğunu duymak beni utandırmıştı.

Peki ama Hayalet hangi bahçeden bahsediyordu? Yoksa Chipenden’daki bahçeleri mi kast ediyordu? Eğer öyleyse sözünü ettiği yer, tepe manzaralı batı bahçesiydi umarım. Öcü çukurlarıyla cadı mezarları dolu olan diğer iki bahçe çekilir gibi değildi.

Meg yanıt vermedi; fakat Hayalet dışarı çıkıp kapıyı ardından kilitlemeden önce onu uyandırmış olmalıydı. Çünkü Meg aniden karanlıktan korkan bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Hayalet hıçkırıkları duyunca duraksadı, hıçkırıklar kesilip yerini belli belirsiz başka bir sese bırakana kadar uzunca bir süre öylece bekledik. Meg nefes alıp verirken çıkan ıslığa benzer sesi duyabiliyordum.

Şimdi iyi, dedim usulca. Uyuyor. Horladığını duyabiliyorum.

Hayır evlat! dedi Hayalet o meşhur bakışlarından birini atarak. Horlamaktan çok şarkı söylüyor gibi!

Bana göre bu kesinlikle horlama sesiydi ve tek düşündüğüm Hayalet’in Meg’le ilgili en ufak bir eleştiriye bile tahammül edemediğiydi. Sonuçta yukarı çıkıp demir kapıyı kilitledikten sonra yolculuk için eşyalarımızı hazırlamaya başladık.

Doğuya, vadinin içlerine doğru ilerledik. Vadi öyle daralmıştı ki neredeyse nehrin içinden yürüyorduk ve gri gökyüzünün yalnızca çok az bir parçasını görebiliyorduk. Sonra kayalara oyulmuş basamaklara vardık.

Bunlar yer yer buz tuttuğundan kayganlaşmış, çok dar ve dik basamaklardı. Hayalet’in ağır çantasını ben taşıyordum, yani eğer ayağım kayarsa kendimi kurtarabilmek için yalnızca tek elim vardı.

Ustamı takip ederek zirveye tek parça halinde çıkmayı başardım. Bu tırmanış tüm güçlüklere değmişti, ne de olsa dört tarafımız açık alandı, soluduğumuz havaysa tertemizdi. Rüzgar bizi fundalığın üzerinden uçurabilecek kadar sert esiyordu, hızla ilerleyen kara bulutlarsa öyle yakındı ki neredeyse uzanıp dokunabilirdik.

Daha önce de belirttiğim gibi bir fundalık olduğu için Anglezarke, Chipenden’da bıraktığımız tepeden çok daha yüksek ve düzdü. Ara ara tuhaf görünüşlü bazı tepe ve vadilere rastlıyorduk. İçlerinde özellikle bir tanesi öne çıkıyordu, çünkü doğal olamayacak kadar düz ve yuvarlak olan ufak bir höyüğe benziyordu. Yakınından geçerken bunun Hurstlerin oğlunu gördüğüm höyük olduğunu fark ettim.

Morgan’ı burada gördüm, dedim Hayalet’e. Tam şunun tepesinde duruyordu.

Buna şüphem yok evlat. Bu höyük onu her zaman büyülemiştir ve buradan bir türlü uzak kalamaz. Şeklinden dolayı Yuvarlak Dilim derler, dedi Hayalet asasına dayanarak. Çok eski zamanlarda Eyalet’e batıdan gelen ilk insanlar tarafından inşa edilmiş. Senin de bildiğin gibi önce Heysham’a inmişler.

Ne işe yarıyor?

Bunu bilen çok az kişi olsa da çoğu kimse çeşitli tahminler yürütebilecek kadar ahmak. Burada eski bir kralın zırhları ve altınlarıyla birlikte gömüldüğü düşünülüyor. Açgözlü insanlar buraları kazıp dursa da dişe dokunur bir şey bulamamışlar. Anglezarke’ın kelime anlamını biliyor musun evlat?

Başımı iki yana sallarken bir yandan da soğuktan titriyordum.

Pagan tapmağı anlamına geliyor. Fundalığın tümü, eski insanların ‘Eski Tanrılar’a tapındığı devasa bir açık hava kilisesiydi. Annenin de anlattığı gibi bu tanrıların arasında en kuvvetli olanı, ismi Kışın Efendisi anlamına gelen Golgoth’tu. Kimileri bu höyüğün ona özel bir sunak olduğunu söyler. Başlangıçta çok kudretli ilkel bir güçtü, soğuğu seven doğal bir ruh.

Ancak o kadar uzun bir süre öyle tutkulu bir şekilde tapınıldı ki gücünün farkına vardı, hatta kimi zaman kış mevsimini aşıp insanları yıl boyu buz ve karın egemenliğiyle tehdit etmeye başladı. Yaşanan son Buzul Çağı’na Golgoth’un kudretinin neden olduğunu düşünenler bile var. Gerçeği kim bilebilir ki? Ne olursa olsun kışın ortasında, gündönümünde, soğuğun asla dinmeyeceğinden korkan insanlar onu tatmin etmek için kurbanlar adamaya başladı. Bunlar kanlı adaklardı, çünkü insanlar asla ders almaz.

Hayvanlar mı? diye sordum.

İnsanlar evlat. Kurban edilen insanların kanıyla tatmin olan Golgoth’un derin bir uykuya dalıp baharın gelmesine izin vereceğini düşünüyorlardı. Bu kurbanların kemikleri hala duruyor. Bulunduğumuz yerin çevresini kazarsan birçok kemikle karşılaşırsın.

Morgan’la ilgili canımı sıkan şeylerden biri de işte bu höyük. Buradan uzak kalmıyordu ve Golgoth’a karşı hiç hoşuma gitmediği halde hep özel bir ilgisi vardı, muhtemelen hala öyledir. Gördüğün gibi Golgoth’un büyüsel egemenliğin anahtarı olabileceğini düşünüyor ve eğer Morgan gibi bir büyücü Golgoth’un gücüne erişebilirse karanlığın kudreti Eyalet’i ezip geçebilir.

Ve siz Golgoth’un hala buralarda bir yerde olduğunu düşünüyorsunuz.

Evet. Söylencelere göre fundalığın derinliklerinde bir yerde uyuyor olmalı. İşte Morgan’ın Golgoth’a karşı ilgisi bu yüzden çok tehlikeli. Sorun şu ki evlat, aptallar onlara ibadet ettiğinde Eski Tanrılar giderek güçlenir. İnsanlar ona tapınmaya son verdiğinde Golgoth’un gücü de azaldı ve derin bir uykuya daldı. Kesinlikle uyanmasını istemediğimiz bir uykuya.

Peki, insanlar neden ona tapınmaktan vazgeçti? Kışın asla bitmeyeceğinden korktuklarını sanıyordum.

Evet evlat, bu doğru. Ancak kimi zaman önemli olan başka şeyler de vardır. Belki de başka bir tanrıya tapan daha güçlü bir kabile gelip buraya yerleşmiştir. Ya da ekinler zayıflamış ve insanların daha verimli topraklara göç etmeleri gerekmiştir. Nedeni zaman içinde unutulmuş olsa da Golgoth uyuyor. Ve biz de böyle kalmasını istiyoruz. İşte bu yüzden sana tavsiyem, buradan uzak durman evlat. Morgan’ı da buradan uzak tutmaya çalışalım. Şimdi gel bakalım, yakında karanlık çöker, acele etsek iyi olur.

Hayalet sözlerini tamamlar tamamlamaz yürümeye başladı. Yaklaşık bir saat sonra hava kararmadan önce fundalıktan aşağıya inip kuzeye ilerleyerek Kaya Çiftliği’ne vardık. Çiftçinin oğlu William bizi bekliyordu, karanlık çökmek üzereyken çiftliğe doğru, tepeyi birlikte tırmandık.

Ancak çiftlik evine uğramadan önce Hayalet, cesedin bulunduğu yeri görmek istedi.

Arka bahçede, giderek karanlığa gömülürken, gri gökyüzünün altında tehditkar bir hal alan fundalığın yüksek kesimlerine uzanan bir patika vardı. Rüzgar azalmış olduğundan, kar yüklü bulutlar ağır ağır ilerliyordu.

Yaklaşık iki yüz adım sonra Hayalet’in evinin inşa edilmiş olduğu vadiden çok daha ufak başka bir vadiye vardık. Ufak olmasına ufaktı, ama kasvet ve korkutuculuk anlamında aşağı kalır bir yanı yoktu. Hızla akan sığ bir nehrin ikiye böldüğü, çamur ve kaya dolu, dar bir vadiydi bu.

Görünürde pek bir şey olmamasına rağmen ben de, William da huzursuzduk. William’ın gözleri yuvalarında bir türlü rahat durmuyor, sanki her an saldırıya uğrayabilirmiş gibi çevreye bakıp duruyordu. Çok komik bir görüntü olmasına rağmen gülümsemeyi düşünemeyecek kadar korkuyordum.

William aniden duruverince Hayalet, Burası mı? diye sordu.

William başıyla onaylayıp otların dümdüz olduğu bir yeri işaret etti.

Şu da kafasının üstünden kaldırdığımız kaya, diyerek kocaman, gri bir kayayı gösterdi. İki kişi anca kaldırabildik!

Kaya gerçekten de çok büyüktü ve dehşete kapılmış bir şekilde ona bakarken böyle bir şeyin nasıl olup da gökten düşebileceğini hayal etmeye çalışıyordum. Taş fırlatıcıların ne kadar tehlikeli olabileceklerini anlamıştım.

Sonra aniden kayalar düşmeye başladı. İlki ufaktı ve nehrin gürültüsü yüzünden, otların üstüne düşünce çıkarttığı sesi hayal meyal duydum. Yukarı bakınca hemen yanıma düşen çok daha büyük bir kaya gördüm. Çok geçmeden, bazıları bize ciddi zararlar verebilecek çeşit çeşit kaya üzerimize yuvarlanmaya başladı.

Hayalet, asasıyla çiftliği işaret edip vadiden aşağıya koşmaya başlayınca şaşırdım. Hızla hareket ettik. Her adımda ağırlaşan çanta ve ayağımın altından kayan çamur yüzünden oldukça güçlük çektim. Ancak nefes nefese çiftlik bahçesine vardığımızda durduk.

Kayaların düşmesi kesilmişti, ama içlerinden biri hasara yol açmıştı bile. Hayalet’in alnında kanayan bir kesik vardı. Ciddi bir şey değildi ve herhangi hayati bir tehlikesi yoktu, fakat onu bu şekilde yaralı görmek beni endişelendirmişti.

Kaya fırlatıcı bir adam öldürmüştü ve onunla formunun pek de zirvesinde olmayan ustamın baş etmesi gerekiyordu. Ertesi gün çırağına gerçekten ihtiyaç duyacağını biliyordum. Korkunç bir gün olacağının farkındaydım.

Çiftliğe dönünce Henry Luddock bizi çok iyi karşıladı. Çok geçmeden mutfağında, gürül gürül yanan bir ateşin karşısında oturuyorduk. İri yarı, neşeli, kırmızı yüzlü bir adamdı ve öcünün aniden ortaya çıkmasının moralini bozmasına izin vermemişti. Yanında çalışan çobanın ölümüne üzülmüştü, fakat bize karşı son derece nazik ve ilgili davranıyor, akşam yemeği hazırlayarak ev sahipliği yapmak istiyordu.

Çok teşekkürler Henry, dedi Hayalet, nazik bir şekilde öneriyi geri çevirerek. Çok incesin, ama biz asla tokken çalışmayız. Sorundan başka bir şey getirmez. Tabii siz sofranızı hazırlayıp ne isterseniz yiyebilirsiniz.

Korktuğum gibi Luddock ailesi de aynen böyle yaptı. Onlar oturup porsiyon porsiyon dana yahnisi yerken Hayalet yalnızca bir avuç peynirle birer bardak su içmemize izin verdi.

İşte orada öylece oturmuş peynirimi gevelerken Alice’i ve yeni evindeki mutsuzluğunu düşünmeye başlamıştım.

Eğer bu öcü işi çıkmasaydı Hayalet, Morgan’la ilgilenerek işleri yoluna koyabilirdi. Fakat şimdi bir taş fırlatıcı ile çarpışmak gerekiyorken buna ne zaman sıra geleceğini kim bilebilirdi ki?

Luddockların evinde fazla yatak yoktu ve Hayalet’le ben battaniyeye sarınıp mutfak zeminine, közlenen ateşin yanına uzanarak rahatsız bir gece geçirdik. Ertesi sabah, şafak sökmeden uyandığımızda üşümüş ve kaskatı kesilmiştik. Vakit kaybetmeden çiftliğe en yakın köy olan Belmont’a doğru yola koyulduk. Yokuş aşağı indiğimizden oldukça hızlı ilerliyorduk ve ben geri dönüş yolunda aynı yokuşu tırmanmak zorunda kalacağımızı düşünmeden edemiyordum.

Belmont pek büyük bir köy değildi. Yarım düzine ev ve şimdi gitmekte olduğumuz demirci dükkanından ibaret bir dört yol ağzı. Demirci bizi gördüğüne pek memnun olmamıştı, ama bunun nedeni herhalde onu uyandırana kadar kapıyı çalmış olmamızdı. Diğer tüm demirciler gibi iri yarı, kaslı bir adamdı, kesinlikle tartışmaya girilecek biri değildi, gelgelelim şimdi Hayalet’e oldukça yorgun ve endişeli bir şekilde bakıyordu. Ustamın mesleğini biliyor olmalıydı.

Yeni bir baltaya ihtiyacım var, dedi Hayalet.

Demirci ocağın hemen arkasındaki duvarda asılı duran, şekillendirmeye hazır birkaç balta sapını gösterdi.

Hayalet hiç tereddüt etmeden en büyüğünü işaret etti. Kocaman, çift taraflı bir balta sapıydı bu ve demirci, ustamın bunu kullanabilecek kadar güçlü kuvvetli olup olmadığını anlamak istercesine onu hızlıca süzdü.

Sonrasındaysa başıyla onaylayıp homurdanarak işe koyuldu. Bense ocağın yanına geçip demircinin, balta başını ısıtıp örsün üzerinde vura vura şekillendirmesini, ara sıra soğutmak için suyun içine sokarak cızırtılar çıkartmasını izledim.

Baltayı uzun, ahşap bir sapa çaktıktan sonra bileği taşında kıvılcımlar çıkartarak keskinleştirdi. Tüm bu işlem bir saat kadar sürdü ve en sonunda demirci yaptığı işten tatmin olunca baltayı ustama uzattı.

Büyük bir kalkana da ihtiyacım var, dedi Hayalet. Her ikimizi de koruyabilecek kadar büyük, ama şu ufaklığın başının üzerine kaldırıp tutabileceği kadar da hafif olmalı.

Demirci şaşırmış görünüyordu, fakat depoya gittikten sonra büyük, daire şeklinde bir kalkanla çıkageldi. Metal kenarlıklı ahşap bir kalkandı bu. Tam ortasında da demir bir topuzu vardı ve demirci kalkanı daha da hafifletmek için bu topuzu söküp yerine ahşap eklemeye koyuldu. Ardından kalkanın çevresini kalayla kapladı.

Artık kalkanı kenarından tutup her iki kolumu da havaya kaldırarak başımın üzerinde tutabiliyordum. Hayalet, bunun işe yaramayacağını, parmaklarımı acıtıp kalkanı düşürebileceğimi söyledi. Bunun üzerine demirci deri askıyı söküp dış kenarın hemen iç kısmına iki tane ahşap sap yerleştirdi.

Tamam, hadi şimdi neler yapabileceğini bir görelim, dedi Hayalet.

Kalkanı farklı konum ve açılarda tutturduktan sonra tatmin olmuş olacak ki demirciye parasını ödedi ve gerisin geri, Kaya Çiftliği’ne doğru yola koyulduk.

Vakit kaybetmeden tepeye çıktık. Hayalet, baltayı ve çantasını taşıyor olduğundan asasını geride bırakmak zorunda kalmıştı. Ağır kalkanla cebelleşirken çantasını da bana taşıttırmadığına memnundum. Adamın öldüğü yere kadar tırmandık. Hayalet durup sertçe gözlerimin içine baktı.

Şimdi cesur olman lazım evlat. Hem de çok cesur. Ve de hızlı çalışmalıyız, dedi. Öcü az ilerdeki alıç ağacının köklerinin altında yaşıyor. Onu uzaklaştırmak için ağacı kesip yakmalıyız.

Bunu nasıl biliyorsunuz? diye sordum. Taş fırlatıcılar genelde ağaç köklerinin altında mı yaşar?

Hoşlarına giden her yerde yaşayabilirler. Fakat öcüler genellikle vadilerde yaşamayı sever, özellikle de alıç ağaçlarının köklerinde. Çoban da işte tam bu vadinin dibinde öldürülmüş. Ve buranın biraz yukarısında bir alıç ağacı olduğunu biliyorum, çünkü tam on dokuz yıl önce, daha John ufacık bir bebek ve Morgan çırağımken sonuncuyu orada haklamıştım. Ancak şimdi daha büyük bir sorunumuz var, çünkü o öcü dostane bir ikna çalışmasından sonra çekip gitmişti; bu ise vahşi bir taş fırlatıcı, hem de birini öldürmüş; yani sözler yeterli olmayacaktır.

Kuzeye doğru devam edip batı ucundan vadiye girdiğimizde Hayalet, hızlı bir tempoyla önden ilerliyordu. Çok geçmeden ikimiz de nefes nefese kaldık. Çamur yerini gevşek taşlara bırakınca yürümek daha da güçleşti.

Başlangıçta vadinin tepesine yakın bir yol izliyorduk, fakat sonra Hayalet taş ve kayalarla kaplı yamaçtan aşağıya, nehrin kenarına kadar indi. Burada nehir oldukça sığ ve dardı, ama yine de kayaların üzerinden köpürerek öyle bir çağlıyordu ki karşı kıyıya geçmek güç olurdu. Akıntıya ters yönde ilerledik, taki her iki kıyıdaki kayalar yükselip gökyüzünü neredeyse tamamen kaplayana dek. Sonra, nehrin gürültüsüne rağmen az ötede suya düşen ilk taşın sesini duydum.

Bu beklediğim bir şeydi ve çok geçmeden bunu daha başka taşlar da takip edince kalkanı sırtımdan çıkarıp başımızın üzerinde tutmam gerekti. Hayalet benden daha uzun olduğundan kollarımı iyice uzatmam gerekiyordu ve çok geçmeden omuz ve kollarım ağrımaya başladı. Kollarımı uzatmama rağmen Hayalet’in öne eğilerek yürümesi gerekiyor, bu da bizi hem yavaşlatıyor hem de rahat hareket etmemizi engelliyordu.

Kısa bir süre sonra alıç ağacını gördük. Çok büyük değildi, ama pençeyi andıran iç içe geçmiş kapkara, budaklı köklerinden oldukça yaşlı bir ağaç olduğu anlaşılıyordu. Yüz yıl, belki de daha uzun bir süredir, her tür hava koşuluna dayanmış olan bu ağaç her şeye meydan okurcasına dimdik ayaktaydı. Bir öcü, özellikle de insanlardan uzak durmak isteyen ve yalnızlığı seven bu taş fırlatıcı için uygun bir yerdi.

Düşen taşlar giderek irileşmeye başlıyordu ve ağaca varmak üzereyken yumruğum kadar bir taş kalkanın üzerine gürültüyle düşünce sağır oluyorum sandım.

Sıkı tut evlat! diye bağırdı Hayalet.

Taşlar aniden kesiliverdi.

Şurada. Ustamın işaret ettiği yerde, ağaç dallarının altında öcünün biçimlenmeye başladığını gördüm. Hayalet bu tür öcülerin aslında birer ruh olduğunu ve hiçbir şekilde et, kan ya da kemiğe sahip olmadıklarını söylemişti; ancak bazen, insanları korkutmaya çalışırken bir şeylerle örtünerek insanların kendilerini görmesini sağlayabilirmiş.

Bu kez ağacın altındaki kayalarla çamurlu toprağı kullanıyordu. Taşlar ve toprak, çamurlu bir bulut gibi döne döne üzerinde toplandıkça şekli belirginleşiyordu.

Bu hiç de hoş bir görüntü değildi. Kayaları fırlatmasına yaradığını düşündüğüm altı tane kocaman kolu vardı. Aynı anda o kadar kayayı fırlatabilmesine şaşmamalı. Başı da çok büyüktü. Yüzü ise bize sertçe baktıkça hareket eden çamurlu taşlarla çevriliydi; ayaklı bir depremden farksızdı. Ağız yerine incecik siyah bir çizgi, gözlerinin olması gereken yerdeyse kapkara iki büyük delik vardı.

Gökten kayalar yağmaya başlayınca Hayalet hiç vakit kaybetmeden ağaca yönelmiş çoktan baltasını savurmaya başlamıştı. Ağacın budaklı gövdesi sertti ve dallarını kesebilmek için Hayalet’in epeyce uğraşması gerekti. Kalkanı havada tutup üzerimize yağan kayalardan kaçınmaya çalışmakla öylesine meşguldüm ki öcüyü gözden kaçırmıştım. Kalkan sanki her geçen saniye ağırlaşıyor, indirmemeye çalıştığım kollarımsa yorgunluktan titriyordu.

Hayalet, ağacın gövdesine dönüp öfkeli bir şekilde baltayı savurmaya devam etti. İşte o an neden iki uçlu bir balta tercih ettiğini anladım. Havada dev daireler çizdirerek baltayı bir sağa bir sola savurup duruyordu; öyle ki bir an bu savuruşların benim için de tehlike oluşturduğunu hissettim.

İlk bakışta bu kadar kuvvetli olduğunu kestirmenize imkan yoktu. Artık genç değildi fakat o an, balta ağaç kütüğüne saplandıkça anladım ki yaşına ve son zamanlardaki kötü sağlık durumuna rağmen hala en az demirci kadar kuvvetliydi ve kesinlikle babamı iki kez cebinden çıkarırdı.

Hayalet, ağacı hemen devirmedi; gövdeyi ikiye ayırdıktan sonra siyah deri çantasına uzandı. Ne yaptığını tam olarak göremiyordum, çünkü kayalar iyice hızlanmıştı. Yana bakınca öcünün genişlemeye başladığını gördüm; vücudunun her tarafından kaslar fışkırıyordu. Ve yerden söküp aldığı çamurla taşlar çoğaldıkça boyutu da neredeyse iki katma çıktı. Sonra çok kısa aralıklarla iki şey oldu.

Bunlardan ilki gökyüzünden dev bir kayanın hemen sağımıza düşüp yere gömülmesiydi. Eğer üzerimize düşmüş olsa kalkan fayda etmezdi. İkimizin de pestili çıkardı. İkinci olan şeyse ağacın bir anda tutuşup yanmaya başlamasıydı.

Daha önce de söylediğim gibi Hayalet’in bunu nasıl yaptığını görememiştim ancak her ne yaptıysa sonucu muhteşem olmuştu. Ağaç vooof diye yanıverince gökyüzüne yükselen alevlerle birlikte her yöne kıvılcımlar saçıldı.

Soluma baktığımda öcüyü göremedim. Kollarım titreyerek indirdiğim kalkanı toprağa bıraktım. Hayalet de çantasını aldı, baltayı omzuna astı ve tek kelime etmeden aşağıya inmeye başladı.

Hadi evlat! diye seslendi. Aylaklık etme!

Ben de kalkanı alıp peşine düştüm, korkudan arkama bile bakamıyordum.

Bir süre sonra Hayalet yavaşlayınca ona yetiştim. Bu kadar mı? diye sordum. Bitti mi?

Aptal olma! dedi başını iki yana sallayarak. Daha yeni başladı. Bu yalnızca ilk adımdı. Henry Luddock’un çiftliği şimdilik güvende, ama bu öcü çok yakında başka bir yere de saldıracaktır. En kötüsü henüz başlamadı bile!

Tehlikenin geçtiğini ve görevimizi tamamladığımızı umduğumdan bunları duymak beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Gerçekten de sıcak, lezzetli bir yemek gözümde tütüyordu. Gelgelelim Hayalet tüm umutlarımı suya düşürmüştü. Bu durumda oruca devam etmemiz gerekiyordu.

Geri döner dönmez Henry Luddock’a öcüyü kovaladığını söyledi. Çiftçi ona teşekkür edip borcunu önümüzdeki sonbahar hasadın hemen ardından ödeme sözü verdi; beş dakika sonra Hayalet’in kış evine doğru yola çıkmıştık bile.

Şu öcünün geri geleceğinden emin misiniz? Ben gerçekten de işin bittiğini sanmıştım, diye sordum. Hayalet’e, sırtımızda rüzgar, fundalığı geçerken.

Doğruyu söylemek gerekirse işin yarısı bitti denebilir evlat, ama en kötüsü henüz başlamadı. Nasıl ki sincaplar daha sonra yemek için palamutları toprağa gömer, işte öcüler de yaşadığı yerin çevresinde güç depolar. Neyse ki şimdilik ağaçla birlikte kül olup gitti. İlk büyük savaşı kazandık, ancak birkaç gün sonra gücünü toplayınca bu kez başkasını rahatsız etmeye başlayacaktır.

Yani onu bir çukura mı kapatacağız?

Hayır evlat. Taş fırlatıcılar bu kadar kolay adam öldürmeye başladığında haklanmalıdır!

Peki nasıl güç toplayacak? diye sordum.

Korku evlat. Korku sayesinde. Taş fırlatıcılar rahatsız ettikleri kişilerin korkusuyla beslenir. Bu yakınlardaki zavallı ailelerden biri dehşet dolu bir gece geçirecek. Ve nereye gideceğini, kimleri seçeceğini bilmediğime göre elimden bir şey gelmez, kimseyi uyaramam. Bu kabullenmemiz gereken şeylerden biri.

Tıpkı o zavallı, yaşlı ağacı yakmak zorunda kalmam gibi. Bunu yapmak istemiyordum, fakat başka çarem yoktu. Öcü sürekli hareket edip güç toplayacaktır, birkaç gün içinde de kendine yeni ve daha kalıcı bir ev bulur, işte o zaman birileri gelip bizden yardım ister. Bu öcü neden vahşi oldu ki? diye sordum. Neden adam öldürdü?

İnsanlar birbirlerini neden öldürür? Bunu kimileri yapar, kimileriyse yapmaz. Eskiden iyi olan kimseler sonradan kötüleşebilir. Bahse girerim bu taş fırlatıcı da köşk gümbürtücü olup eski püskü binalarda insanları korkutmaktan bıkmıştır. Daha fazlasını, tüm bu tepelerin kendisine ait olmasını istediğinden zavallı Henry Luddock’la ailesini çiftliklerinden çıkarmaya çalışmıştı. Ama şimdi evini yok ettiğimize göre yenisine ihtiyaç duyacaktır. Bu yüzden de ley hattı boyunca ilerleyecek.

Başımı salladım.

Belki bu seni neşelendirir, diyerek cebinden bir parça peynir çıkardı. Ucundan ufak bir parça kesip bana uzattı. Şunu çiğne, ama hemen yutma.

Hayalet’in evine döndükten sonra Meg’i kilerden çıkardık ve ben de her zamanki işlerime ve derslerime döndüm. Fakat eskisine kıyasla büyük bir fark vardı. Öcünün yeniden sorun çıkarmasını beklediğimizden oruç devam ediyordu. Biz açlıktan kıvranırken Meg’in kendine yemek pişirmesini izlemek tam bir işkenceydi. Üç gün daha süren orucun ardından, midem boğazımın kesildiğini düşünmeye başlamışken en sonunda, dördüncü gün öğle vakti arka kapı şiddetli bir şekilde çalınmaya başladı.

Gidip bak şuna evlat! diye emretti Hayalet. Kesin beklediğimiz haberdir.

Bana söyleneni yapıp kapıyı açınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum. Kapıdaki Alice’ti.

Beni yaşlı Bayan Hurst gönderdi, dedi Alice. Moor View Çiftliği’ne bir öcü dadandı. Eee? Beni içeri davet etmeyecek misin?

Joseph Delaney

Wardstone Günlükleri – 1. Kitap “Hayaletin Çırağı”

Wardstone Günlükleri – 2. Kitap “Hayaletin Laneti”

Wardstone Günlükleri – 3. Kitap “Hayaletin Sırrı”

Hikayenin Bölümleri

1 2 3 4 5 6 7

hikaye, hikaye oku, hikayeler, korku hikayesi, hayalet, Hayaletin Laneti serisi, Hayaletin Laneti PDF, Hayaletin Çırağı, Hayaletin Çırağı Serisi, Hayaletin Sırrı, Hayaletin Çırağı Oku, Wardstone Günlükleri serisi, Wardstone Günlükleri 1, Wardstone Günlükleri 3, Wardstone Günlükleri Serisi PDF indir, Wardstone Günlükleri serisi fiyat, Hayaletin Laneti PDF, Starblade Günlükleri, Wardstone Günlükleri konusu,

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu