Skip to main content

Metzengerstein

Metzengerstein

Dehşet ve felaket bütün çağlarda kol gezmiştir. Öyleyse, anlattığım öykü için bir tarih vermek neye yarar? Sözünü ettiğim zamanda, Macarisran’ın iç bölgelerinde, ruh göçü öğretilerine karşı gizli ama kökleşmiş bir inancın var olduğunu söylemem yeterlidir. Bu öğretilerin kendileri -yanlış­lıkları ya da olabilirlikleri- hakkında bir şey söylemeyeceğim. Bununla birlikte, kuşkularımızın büyük bölümünün (Bruyere’in deyişiyle, mutsuzluğumuzun tamamının) sebebinin “vien de ne pouvoir être seuls” (yalnız kalamamak) olduğunu ileri süreceğim.

Ama Macar hani inanışında saçmalığa yakın bazı noktalar vardı. Onlar -Macarlar- Doğulu otoritelerden esaslı bir tarzda farklıydılar. Örneğin, “Ruh,” diyordu Macarlar, -kavrayışlı ve zeki bir Parislinin sözlerini aktarıyorum-,

“ne demeure qu’une seulfois dans un corps sensible: au reste-un cheval, un chien, un homme meme, n’est que la ressemlance peu tangible de ces animaux. “

(Poe’nun ezbeerden yazdığı ve grameri pek doğru olmayan bu tümceyi Baudelaire, “ne demeure qu’une seulfois dans un corps sensible. Ainsi un cheval, un chien, un homme mime, n’est que la ressemlance illussoire de ces êtres” şeklinde düzeltmiştir.

Anlamı: Ruh “bir bedende ancak bir defa bulunur. Bu yüzden bir at, bir köpek ve hatta bir insan bu varlıklara yanıltıcı bir benzerlikten başka bir şey değildir.”)

Berlifitzingve Metzengerstein aileleri yüzyıllardır birbirleriyle çekişiyorlardı. Bu kadar ünlü iki ailenin birbiriyle bu kadar kanlı bıçaklı oldukları görülmüş şey değildi. Bu düşmanlığın kökeni eski bir Icehanetin sözlerinde yatıyor olabilirdi: Atının üzerindeki bir şövalye gibi, Metzengerstein ölümlülüğü Berlifitzing ölümsüzlüğüne üstünlük sağladığında, büyük bir isim, müthiş bir düşüşe maruz kalacak.

Elbette, bu sözün pek fazla, hatta hiç anlamı yoktu. Ama daha önemsiz nedenler -hem çok eskilere gitmeye de gerek yok– çok daha büyük olaylara yol açmıştır. Bundan başka, birbirine komşu olan bu iki aile burnunu her işe sokan bir hükümette birbirlerine hasım bir nüfuz yarışı içerisindeydi. Üstelik, yakın komşular nadiren dost olurlar ve Berlifıtzing Şatosu’nun sakinleri yüksek taraçalarından Metzengerstein Sarayı’nın pencerelerinden içeri bakabiliyorlardı. Feodal ihtişamın çok ötesinde olduğunu gördükleri zenginlik, onlar kadar eski, onlar kadar varsıl olmayan ve öfkeleri burnundi Berlifıtzingleri çılgına çeviriyordu. O zaman, kendilerine miras kalmış bir kıskançlıkla her fırsatta dalaşmaya böylesine yatkın iki ailenin, sözleri ne kadar aptalca olursa olsun böyle bir kehanet yüzünden birbirlerine düşmesinde Şaşacak ne var ki? Kehanet, sonuçta daha güçlü olan ailenin zafer kazanacağını ima ediyor gibiydi -bir şey ima ediyorsa tabii- bu yüzden de daha zayıf ve daha etkisiz olan aile tarafından acı bir düşmanlıkla anımsanıyordu.

Berlifıtzing kontu Wilhelm, her ne kadar soylu bir aileden geliyor olsa da, bu anlatıdaki olayların geçtiği zamanda, hasmının ailesine karşı duyduğu aşırı ve kökleşmiş hınçtan ve atlarla ava karşı olan tutkusundan başka dikkat çekici hiçbir özelliği olmayan zayıf ve bunak bir ihtiyardı; ne bedensel zayıflığı ne ileri yaşı ne de zihinsel yetersizliği her gün tehlikeli av partilerine çıkmasım engelleyebiliyordu.

Diğer taraftan, Metzengerstein baronu Frederick ise henüz rüştünü ispat etmemişti, babası Bakan G. genç yaşta ölmüş, annesi Lady Mary kısa bir süre sonra onu izlemiti. Frederick o zamanlar on sekizini sürü­yordu. Bir kentte on sekiz yıl uzun bir süre değildir, ama kırsal alanda, hele hele bu prenslik gibi son derece ıssız bir bölgede sarkaç daha derin bir anlamla salınır.

Genç baron, babasının bakanlıktaki yönetiminden kaynaklanan bazı tuhaf şartlar sonucunda onun ölümünden hemen sonra çok büyük bir servetin sahibi oldu. Bir Macar soylusunun bu kadar büyük bir mülke sahip olması pek görülmüş bir şey değildi. Şatolarının sayısı belirsizdi. Bunların içinde en görkemlisi ve büyüğü “Metzengerstein Sarayı” idi. İdaresindeki toprakların sınırları hiçbir zaman açıkça belirlenebilmiş değildi, ama vahşi hayvanlar için ayrılmış bölgenin çapı 50 mili buluyordu.

Huyu suyu böylesine iyi bilinen, bu kadar genç birinin böylesine görülmemiş bir serverin sahibi olması, onun ileride ne şekilde davrana­cağı hususunda tahminler yürütülmesine yer bırakmıyordu. Gerçekten de, üç gün gibi kısa bir sürede, yeni varisin davranışları Herodes’e rah­met okuttu ve en büyük hayranlarının bütün beklentilerini fersah fer­sah aştı. Utanç verici sefahatler, rezike kalleşlikler, duyulmamış gaddarlıklar – tüm bunlar korkudan titreyen köylülere kölece boyun eğ­melerinin ya da yeni varisin vicdana gelmesinin kendilerini bundan böyle küçük Caligula’nın acımasız penrçelerinden korumayacağını çabucak anlattı. Dördüncü günün gecesi, Berlifıtzing Şatosu’nun alhrlarının yan­dığı görüldü; komşular fikir birliğiyle bu kundakçılık suçunu da baro­nun zaten yeterince kabarık olan iğrenç suç ve alçaklıklar listesine ekle­diler.

Ama bu olayın yol açtığı karışıklıklar sırasında, genç soylu Metzen­gerstein aile sarayının üst katındaki geniş ve kasvetli odalardan birinde oturup derin düşüncelere daldı. Duvarlarda hüzün verici bir tarzda dal­galanan, rengi atmış, değerli duvar halıları sayısız ünlü atanın fantastik, muhteşem resimlerini sergiliyordu. Halılardan birindeki bir resimde, değerli kakım kürklere bürünmüş rahipler ve kilise ileri gelenleri hü­kümdarlarla senli benli oturmuş ruhani olmayan bir kralın arzularını veto ediyor ya da Papa’dan aldıkları yetkiyle Baş Düşmanın, Şeytan’ın nüfuz alanını sınırlamaya çalışıyorlardı. Bir başka halıda, kaslı savaş at­ları yere serilmiş düşman cesetleri üzerinde tepinmekıe olan uzun boylu esmer Metzengerstein prenslerinin en sağlam sinirleri bile sarsacak denli güçlü bir ifadeyle resmedilmiş olduğu, yine bir başka resimde, birer kuğuyu andıran şehvetli eski zaman kadınlarının hayali bir ezginin eş­liğinde gerçekdışı bir dansın labirentlerine daldığı görülüyordu. Ama, baron, Berlifıtzinglerin ahırlarından yükselen ve giderek güç­lenen uğultuyu dinlerken -veya dinlermiş gibi yaparken- ya da belki daha gözü pek yeni bir plan üzerinde düşünürken, farkında olmadan gözlerini, halılardan birinde resmedilmiş olan, hasım ailenin Sarazen bir atasına ait, anormal renkli, devasa bir at fıgürüne dikmişti. Geri planda, yenilmiş süvarisi bir Metzengerstein hançeriyle can verirken, ön planda atın kendisi bir heykel gibi kıpırtısız dikeliyordu.

Bakışlarının bilinci dışında nereye yöneldiğini fark eden Frederick’in dudaklannda şeytani bir ifade belirdi. Ama bakışlarını başka yöne çevir­
medi. Hislerini bir kefen gibi kapayarak kendisini bunaltan huzursuzluğa bir anlam veremiyordu. Tutarsız bir düşü andıran bu duyguları uyanık birinin duygularıyla bağdaşmakta zorlanıyordu. Baktıkça büyüleniyordu­ bakışlarını halının büyüleyiciliğinden uzaklaştırmak her geçen an sanki daha da olanaksızlaşıyordu. Ama dışardaki gürültü pattıtnın an­sızın artması üzerine, bakışlarını alev alev yanan ahırların odanın cam­larında parıldayan kızıl ışıltısına çevirdi zorla.

Ancak bu hareket kısa bir an sünmüştü; bakışları elinde olmadan ye­niden duvara döndü. Dev atın başının konumunun değişmiş olduğunu
büyük bir dehşet ve şaşkınlıkla fark etti. Daha önce, hayvanın başı yere serilmiş efendisinin üzerine sanki acıyormuş gibi eğilmişken, şimdi ba­rona doğru dimdik uzanıyordu. Hayvanın daha önce görülmeyen gözü şimdi enerjik ve insani bir ifadeye bürünmüş, hummalı ve alışılmadık bir kızıllıkla parlıyordu; gerilmiş dudaklarının arasından öfkeye kapıl­dığı belli olan hayvanın ölülerinkileri andıran iğrenç dişleri görünüyor­du.

Duyduğu dehşetten serseme dönen genç soylu sendeleyerek kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açttğında içeri dolan kızıl ışık seli dış hatları net olarak seçilen gölgesini titreyen halının üzerine düşürdü ve bir süre eşikte kararsızlık içerisinde dikelirken, gölgesinin Sarazen Berlifıtzing’in aman­sız ve muzaffer katilinin şeklini aldığını, resmin hatlarını tam olarak dol­durduğunu görerek dehşetle titredi.

Baran, ruhundaki kasveti dağıtmak için alelacele açık havaya koştu. Sarayın ana kapısında üç seyisle karşılaştı. Seyisler kasılmalarla ileri atıl­maya çalışan alev rengi çok iri bir an canlan pahasına zapt etmeye uğra­şıyorlardı.

Halılarla kaplı odadaki atın gözünün önündeki atın bir kopyası olduğunu anında tanıyan genç adam, hırçın ve kavgacı bir sesle, “Kimin bu
at? Nereden buldunuz onu?” diye sordu.

“Sizin, efendim,” diye yanıt verdi seyislerden biri, “en azından sahi­bi olduğunu iddia eden kimse çıkmadı. Berlifıtzing Şatosu’nun yanan ahırlarından öfkeden deliye dönmüş bir vaziyette ağzı köpüklenerek kaçarken yakaladık. Onun ihtiyar kontun yabancı atlar tavlasından bir aygır olduğunu düşünerek başıboş kalmış hayvanı geri götürdük. Ama oradaki uşaklar atın kendilerine ait olduğunu kabule yanaşmadılar, bu
çok tuhaf, çünkü at alevlerden kıl payı kurtulduğunu gösteren emareler taşıyor.”

“Alnındaki W. V. B. damgası da açıkça görülüyor,” diye araya girdi ikinci seyis, “doğal olarak bunlann William von Berlifıtzing’in baş harf­leri olduğunu varsaydım, ama şatodaki herkes atı tanımadığını çok ke­sin bir dille ifade ediyor.”

Sözlerinin ne anlama geldiğini belli ki bilmeden, “Son derece ga­rip!” dedi genç baron, düşünceli bir tavırla, “Çok yerinde olarak işaret ettiğiniz gibi, nereden geldiği belirsiz ve dizginlenemez de olsa, hariku­lade bir at bu, muhteşem bir at! Benim olsun bakalım.” Kısa bir süre duraksadıktan sonra, “Frederick Metzengerstein gibi bir binici belki de Berlifıtzinglerin ahırından çıkma bir şeytanı bile ehlileştirebilir,” diye
sözlerine devam etti.

“Yanılıyorsunuz Lordum; at, söylediğimizi sanıyorum, kontun ahı­ rından değil. Öyle olsaydı, onu ailenizden bir soylunun huzuruna getirmektense görevimizin gereğini yerine getirirdik.”

“Doğru!” dedi baron kupkuru bir sesle ve tam o sırada bir oda uşağı saraydan alı al moru mor seğirterek geldi. Efendisinin kulağına fısıldayarak, kendisi tarafından döşenen bir odadaki bir halının bir kısmının ansızın yok olduğunu anlattı, sonra olayın ayrıntılarına girdi; ancak son derece alçak bir ses tonuyla konuştuğundan seyisler meraklarını gidere­cek bir şey duyamadılar.

Bu konuşma sırasında genç Frederick’in fena halde heyecanlandığı gözden kaçmadı. Ama kısa sürede kendini topladı, yüzüne kararlı ve kötücül bir ifade yerleşti. Söz konusu dairenin derhal kilitenerek anahtarının kendisine verilmesi hususunda kesin emir verdi.

Soylunun sahiplendiği iri at oda uşağının gitmesinden sonra saray­dan Metzengerstein ahırlarına kadar uzanan uzun yolda iki misli öf­keyle ileri atılıp şaha kalkarken vasallarından birisi barona, “İhtiyar avcı Berlifıtzing’in talihsiz ölümünü duydunuz mu?” diye sordu.

“Hayır!” dedi baron, konuşan kişiye ansızın dönerek, “Öldü mü de­ din?”

“Hakikatin ta kendisi bu, Lordum! Ve sanırım, sizin adınızı taşıyan bir beyzade bu habere üzülmeyecektir.”

Baron’un yüzünden çabucak bir gülümseme gelip geçti. “Nasıl ölmüş?”

“Av tavlasının en fazla değer verdiği kısmını kurtarmaya çabalarken alevler arasında feci şekilde can vermiş.”

“S-a-h-i-d-e-n!” diye haykırdı baron, sanki birden aklına düşen bir hakikati yavaş yavaş kavrıyormuş gibi.

“Sahiden,” diye yanıtladı beriki.

“Çok kötü!” dedi genç adam soğukkanlılıkla ve sakin sakin saraya döndü.

Bu tarihten başlayarak sefih genç Baron Frederick von Metzenger­ stein’ın dışarıya yansıyan davranışlarında çok köklü değişiklikler meydana
geldi. Aslında, bu davranışlar her türlü beklentiyi boşa çıkarıyor, dolap çevirmeye meraklı birçok kız anasının görüşleriyle hiç mi hiç uyuşmu­
yor, hal ve gidişi civar aristokratlara eskisinden de sevimsiz geliyordu. Baronun kendi arazilerinin sınırları dışına çıktığı hiç görülmedi; engin
toplumsal alemde arkadaşsızdı – sahiplendiğinden beri üzerinden in­mediği garip, süratli, alev renkli o at, gizemli bir şekilde dost olarak nitelenmeyi hak etmiyorsa elbette.

Bununla birlikte, uzun bir zaman diliminde, civar aristokratlardan zaman zaman davetler de almadı değil. “Baron, şenliğimizi şereflendirirler miydi?” “Baron, bizimle yaban domuzu avına katılırlar mıydı?”

“Metzengerstein avlanmaz,” “Metzengerstein davete gelmeyecek,” şek­lindeydi gururlu kısa yanıtları.

Sürekli yinelenen bu hakaretlere buyurgan soylular daha fazla katla­namazlardı. Bu tür davetler daha resmileşti -seyrekleşti- ve zamanla arkası kesildi. Bahtsız Kont Berlifitzing’in dul eşinin “Baron, eşitleriyle bir arada olmaktan hoşlanmadığına, ata binmeyi istemediği zamanlarda ata bindiğine ve bir atın arkadaşlığını yeğlediğine göre, umarım evde olmak istemediği zamanlar da evde olur,” dediği işitildi. Bu, elbette, kalıtsal bir dargınlığın son derece ahmakça dışa vurumundan başka bir şey değildi ve sözlerimize olağanüstü bir kuvvet vermek istediğimizde onların nasıl da anlamsızlaştığını kanıtlıyordu sadece.

Yufka yürekli insanlar, genç soyludaki bu davranış değişikliğini anne babasını zamansız yitiren bir evladın doğal acısına verdiler – bu kayıpları izleyen dönemdeki gaddar ve pervasız davranışlarını unutuyorlardı oysa. Onun kendisini ve asaletini fazla önemsediğini ileri sürenler de vardı elbette. Kimileri de (bunların arasında aile hekimi de vardı) mara­zi bir melankoliden ve kalıtsal bir sağlıksızlıktan söz etmekte durak­samıyorlardı; öte yandan, anlamı belirsiz, kuşkulu imalar halk arasında çok yaygındı.

Gerçekte, baronun yeni edindiği savaş atına karşı gösterdiği sapkın­ca düşkünlük -hayvanın sergilediği her yeni kudurgan ve şeytani eğilimle sanki daha da kuvvetlenen bağlılık- sonunda aklı başında kişilerce iğ­renç ve olağandışı bir tutku olarak görülmeye başlandı. Öğle güneşi al­tında, gecenin kör karanlığında, hastalıkta ve sağlıkta, sakin ve fırtınalı havalarda genç Metzengerstein, ıslah olmaz haşinliği kendi karakterine çok iyi uyan bu dev hayvanın eğerine çivilenmiş gibi görülüyordu hep.

Bundan başka, son olaylarla birleşince binicinin ata gösterdiği düş­künlüğe ve hayvanın yeteneklerine doğaüstü ve uğursuz bir nitelik ka­zandıran birtakım ayrıntılar da vardı. Atın bir sıçrayışta aştığı mesafe dikkatle ölçülmüş ve bunun hayal gücü en kuvvetli kişilerin tahminlerini bile hatırı sayılır ölçüde aştığı görülmüştü. Ayrıca, baron, harasın­daki bütün atlarına tipik adlar vermişken bu hayvana bir ad vermemişti. Bu atın ahırı da diğerlerinkilerden uzaktı ve atın tımarıyla diğer gerekli hizmetlerine gelince, sahibinden başka kimse ne bu görevlere bakabi­liyor ne de atın ahırına yaklaşabiliyordu. Şu da gözden uzak tutulma­malıdır ki, Berlifıtzinglerin ahırındaki yangından kaçarken hayvanı ya­kalamış olan üç ahır uşağından hiçbiri, her ne kadar onu bir zincir gem ve kementle durdurmayı başarmışlarsa da, o tehlikeli boğuşma sırasın­da ya da daha sonra elini atın gövdesine değdirmiş olduğunu kesin ola­rak söyleyemedi. Soylu ve azgın bir hayvanın hal ve tavrındaki bazı ga­rip zeka belirtilerinin olağanüstü dikkat çekmnesi beklenemez, ama bazı durumlar vardır ki en kuşkucu ve soğukkanlı insanın bile ruhuna ürkü salar. Ve denilmekteydi ki, atın ayaklarını öfkeyle yere vuruşundaki de­rin ve korkunç anlam, bazen -genç Metzengerstein’ın benzinin sarar­dığı ve atın insan gibi bakan sorgulayıcı gözleri karşısında sığınacak bir yer aradığı zamanlarda- etraftaki ağzı hayretten bir karış açık insanların dehşet içerisinde geri çekilmesine sebep oluyordu.

Ama, baronun tüm uşakları arasında, atının ateşli niteliklerine genç soylunun beslediği olağanüstü sevgiden kuşku duyan kimse yoktu- Çirkinliğiyle göze batan, fikirleri pek önemsenmeyen, biçimsiz, küçük bir oda uşağı dışında. Bu uşak ( fikirlerinden söz etmeye değerse eğer) efen­disinin açıklanamaz, belli belirsiz bir titreme geçirmeden atın sırtına binemediğini ve uzun süren gündelik gezilerinden kötücül bir zafer
kazanmış gibi, ama allak bullak bir suratla geri döndüğünü ileri sürmek küstahlığını göstermişti.

Fırtınalı bir gece, Metzengerstein derin bir uykudan uyanarak deli­ler gibi odasından aşağı indi, aceleyle atının sırtına atladı ve ok gibi ormanın karanlığında gözden yitti. Bu kadar sıradan bir olay kimsenin dikkatini çekmedi, ancak saatler sonra Metzengerstein Sarayı’nın heybetli ve görkemli mazgallarının başa çıkılması olanaksız, yoğun ve şiddetli bir yangının etkisiyle çatırdayıp temellerinden sarsıldığı fark edildiğin­ de, baron hâlâ. ortalıkta görünmeyince uşaklar büyük bir endişeyle yo­lunu gözlemeye başladılar.

İlk fark edildiği anda bile yangın öyle ilerlemişti ki binanın herhangi bir bölümünü kurtarmaya çalışmanın boşuna olacağı apaçık ortadaydı; şaşkın komşular hiçbir şey yapmaya kalkışmadan, duygusuzlukla değil­se bile derin bir sessizlik içerisinde durup yangını seyrettiler. Ama çok
geçmeden yeni ve korkunç bir şey kalabalığın bakışlarını kendi üzerin­de topladı ve cansız maddelere ilişkin en korkunç görüntülerin yarattığı etkiye kıyasla, bir insanın can çekişmesini seyretmenin insanların duy­guları üzerindeki etkisinin ne kadar yoğun olduğunu ortaya koydu.

Ormandan Metzengerstein Sarayı’nın ana kapısına kadar uzanan asır­lık meşelerin çevrelediği uzun yolda, sırtında saçı başı darmadağınık bir
binici olan bir atın Fırtına Şeytanı’na nal toplatacak bir hızla koşturduğu görüldü.

Süvarisinin, gemi azıya almış hayvanı dizginleyemediğine kuşku yok­tu. Yüzündeki ıstırap, bedenindeki kasılmalar insanüstü bir çaba harca­dığını ortaya koyuyordu, ama duyduğu dehşetin şiddetiyle habire ısır­dığı paramparça dudakları arasından tiz bir çığlık dışında herhangi bir ses çıkmadı. Keskin ve yırtıcı nal seslerinin bir an için alevlerin çatırtı­sını ve rüzgarın iniltisini bastırdığı işitildi ve bir an somra kale hendeğini ve ana kapıyı bir sıçrayışta geçen at, sarayın çökmek üzere olan merdiven­lerine atılıp binicisiyle birlikte bir alev kasırgasının arasında gözden kay­boldu.

Fırtınanın öfkesi anında dindi ve ortalığa bir ölüm sessizliği çöktü. Binayı hala bir kefen gibi sarmalayan beyaz alevler dingin atmosfere doğaüstü parıltılarla yükselirken, bir duman bulutu kale burcundaki mazgallar üzerine belirgin bir şekil -devasa bir at şekli- oluşturarak çö­küyordu.

Edgar Altan Poe – Dehşet Öyküleri

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 3.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir