Dehşet ÖyküleriKorku Hikayeleri

Korku Hikayesi: “ÖLÜADAM’DA GECE OLANLAR:”

Korku Hikayesi

Korku Hikayesi: “ÖLÜADAM’DA GECE OLANLAR”

Gerçek Olmayan Bir Öykü

Korku Hikayesi

Son derece açık ve bir elmasın göbeği kadar berrak bir geceydi. Berrak gecelerin bütün numarası keskin olmalarıdır. Karanlıkta üşüdüğünüzün farkına varmayabilirsiniz: eğer görebilirseniz acı çekersiniz. İşte bu gece de insanı, yılan gibi sokmaya yetecek kadar parlaktı. Ay, Güney Dağını taçlandıran kocaman çamların ardında gizem içinde hareket ederek kabuk bağlamış karların üzerinde buz gibi bir kıvılcım çaktırıyor ve zifiri karanlık gökyüzünün batı tarafındaki arka fonunda, ardında görülemeyen Pasifik’in yattığı Kıyı Sıradağlarının soluk hatlarını belirginleştiriyordu. Karlar, vadinin dibi boyunca açık alanlarda uzun sırtların ve tepelerin üzerinde kümelenmişti. Geceyi aydınlatan iki ışık kaynağı vardı; biri ay ışığı, diğeriyse ay ışığının karlar üzerindeki yansıması.

Bu kar fırtınasında, terk edilmiş madenci kampı barakalarının çoğu karlar altında kalmıştı -ya da bir denizcinin diyebileceği gibi batmışlardı- ve karlar, flumin tabir edilen bir derenin su yatağının kenarlarına dikilmiş kazıkların üzerinde düzensiz aralıklarla yükseliyordu; elbette flumin, fluminadan gelir. Dağların, altın arayıcısını mahrum etmediği ayrıcalıklardan biri de Latince konuşmaktır. Altın arayıcısı, ölü komşusundan “Fluminde kaybolup gitti,” diye bahseder. “Hayatı, yaşam pınarına geri döndü,” demenin hiç de fena olmayan bir yoludur bu.

Rüzgârın saldırılarına karşı zırhını kuşanmış bu kar, saklanacak hiçbir yer bırakmamıştı. Rüzgârın peşine kattığı kar, geri çekilmekteki ustalığıyla bir orduya benzer. Açık alanlarda kendini kıtalar ve taburlar halinde sıralar; ayağını sabitleyebildiği yerlerde direniş gösterir; siper alabildiği yerlerde alır. Kırık bir duvar parçasının arkasına sinmiş müfreze müfreze karlar görebilirsiniz. Dağlık alanı yarıp geçen dolambaçlı eski yol, işte böyle karla doluydu. Süvari birliği üssüne süvari birliği bu hat boyunca kaçmaya çabalamış, ama aniden kovalamaca kesilmişti. Bir kış gecesinde Ölüadam Vadisi’nden daha ıssız ve kasvetli bir yer hayal etmek zordur. Her şeye rağmen buranın tek sakini Bay Hiram Beeson, burada yaşamayı tercih etmişti.

Hiram Beeson, Kuzey Dağı’nın eteklerinde, dağın tepesinden toplanmış çam kütüklerinden yapılma küçük kulübesi, tek penceresinin camından uzun, ince bir ışık demeti yansıtıyor ve yeni, parlak bir topluiğneyle dağa tutturulmuş kara bir böcekten pek farklı durmuyordu. İçerde, kükreyen ateşin karşısında oturan Bay Beeson’un ta kendisiydi; sanki böyle bir şeyi hayatında hiç görmemiş gibi ateşin sıcak göbeğine dikmişti gözlerini. Alımlı bir adam değildi. Saçları kırlaşmıştı; kılığı hırpaniydi ve pasaklıydı; yüzüyse solgun ve bitkindi; gözleri pek parlak değildi. Yaşına gelince, insan tahmin etmeye kalksaydı kırk yedi diyebilir, ama sonra yanlışını düzeltip yetmiş dört diyebilirdi. Aslında yirmi sekiz yaşındaydı. Bir deri bir kemikti; biraz daha kilo verse, Bentley’s Flat’teki meteliksiz cenaze levazımatçısıyla, Sonora’daki, cinayetleri soruşturmakla görevli yeni açıkgöz memur başına üşüşeceklerdi. Sefaletle şevk, üst üste duran iki değirmen taşıdır. Bu karışıma bir üçüncüyü eklemek tehlikelidir.

Bay Beeson, hırpani dirsekleri hırpani dizlerinin üzerinde, sıska çenesi sıska ellerine gömülmüş, uyumaya niyeti olmadığı belli bir halde otururken, sanki en küçük bir hareket kendisini parçalara ayıracakmış gibi duruyordu. Yine de son bir saat içinde gözlerini üç kereden çok kırpmamıştı.

Kapıda ani bir tıklama oldu. Gecenin o saatinde ve o havadaki bir tıklama, vadide iki yıldır insan yüzü görmeden yaşayan ve bölgenin aşılamaz olduğunu bilen her sıradan ölümlüyü şaşırtırdı; ama Bay Beeson gözlerini kömürlerden bile çekmedi. Ve kapı itilip açıldığında bile sadece, insanın görmek istemediği bir şeyi gördüğünde yaptığı gibi omuzlarını biraz çökertmekle yetindi. Kilise morgundan taşınan tabutun önünde yürüyen kadınlarda gözlemleyebilirsiniz bu hareketi.

Ama yüzüne bir mendil bağlı ve neredeyse bütün suratı bir atkıyla örtülmüş, üstü pırıltılı karlarla kaplı yeşil kar gözlükleri takan ve yün bir paltoya sarılıp sarmalanmış uzun boylu yaşlı bir adam odaya adım atıp Bay Beeson’un omzunun üzerine eldiven takılı sert bir el koyduğunda Bay Beeson, dalgınlığından sıyrılıp, hiç de azımsanmayacak bir şaşkınlıkla yukarı baktı: Kimi bekliyorduysa, belli ki böyle biriyle karşılaşacağını tahmin etmemişti. Yine de bu beklenmedik misafiri görmek Bay Beeson’a sırasıyla şunları yaşattı: Şaşkınlık hissi, memnuniyet duygusu; derin bir iyi niyet. Koltuğundan kalkıp, bu düğüm düğüm eli omzundan çekti ve anlaşılmaz bir hararetle bir aşağı bir yukarı sallayarak sıktı; adamın elini sıkarken gösterdiği ateşlilik anlaşılmazdı, çünkü yaşlı adamın ne çekici ne de itici bir yanı vardı. Ancak  içinde iticilik barındırmamak için çekicilik fazla genel bir ifadedir. Dünyadaki en çekici nesne, içgüdüsel olarak bezle örttüğümüz yüzümüz – dür. Daha da çekici olduğunda, insanın nefesini kesecek kadar heyecan verdiğinde üzerine yedi kat toprak dökeriz.

“Bayım,” dedi Bay Beeson, yaşlı adamın kalçasına sessiz bir çıtırtıyla düşen elini sıkmayı bırakarak, “son derece tatsız bir gece bu. Lütfen oturun, sizi gördüğüme çok sevindim.”

Bay Beeson, insanın, şu ana kadar anlattığımız bütün her şeyi dikkate aldığında zorbekleyeceği türden terbiyeli bir şekilde konuşuyordu. Aslına bakılırsa görünüşüyle tavırları arasındaki zıtlık, şaşırtıcı da olsa, madenlerdeki sosyal olguların en yaygınlarından biridir. Yaşlı adam, yeşil kar gözlüklerinden kocaman kocaman yansıyarak parlayan ateşe doğru bir adım ilerledi. Bay Beeson devam etti:

“Hayatınız üzerine bahse girebilirsiniz ki sevindim!”

Bir an durdu ve gözlerinin, misafirinin sarılı başından çekilip, bütün vücudunu sarıp sarmalayan yün paltoyu ilikleyen küf bağlamış düğmeler dizisine ve oradan da, eriyip zemin boyunca oluklar haline akmaya başlayan kar serpintileriyle dolu yeşilimsi sığır derisi botlarına doğru inmesine izin verdi. Misafirinin bir envanterini çıkardı ve mutlu göründü. Kim mutlu olmazdı ki? Sonra da konuşmasını sürdürdü: “Size sunabileceğim neşe, ne yazık ki içinde yaşadığım ortamla uyumlu: ancak Bentley’s Flat’te daha iyisini aramaktansa burayı benimle paylaşmaya lütfederseniz kendimi şereflenmiş sayacağım.”

Olağanüstü misafirperver bir incelikle Bay Beeson, sanki böyle bir gecede sıcak kulübesinde kalmak, üzeri kabuk bağlamış karlara boğazına dek gömülü halde yirmi kilometre yol gitmekle kıyaslandığında daha dayanılmaz bir külfetmiş gibi konuşuyordu. Konuğu, Bay Beeson’un bu sözlerine cevaben paltosunu çıkarttı. Ev sahibi ateşi besledi, döşemeyi bir kurt kuyruğuyla sildi ve ekledi:

“Ama BENCE sen ortadan kaybolsan iyi edersin.”

Yaşlı adam, ateşin yanına oturup şapkasını çıkarmadan çıplak ayaklarını ateşe uzattı. Madenlerde, çizmeler çıkarılmadan şapkalar pek çıkarılmaz. Bay Beeson da başka bir yorum yapmadan, eskiden bir fıçı olan ve sanki fıçının asıl halinin çoğu korunarak, yeniden dizayn edilmiş gibi görünen bir koltuğa oturdu. Bir an sessizlik oldu ve sonra çamların arasında bir yerden, bir çakalın kesik, acı ulumaları geldi; aynı anda kapı da çerçevesinde takırdadı. Çakalın fırtınalardan hiç hoşlanmaması ve rüzgârın şiddetlenmekte olduğu dışında iki olay arasında herhangi bir bağlantı yoktu; ancak Bay Beeson,’ yine de sanki iki olay arasında doğaüstü türden bir komplo varmış gibi, belli belirsiz bir dehşet hissiyle titredi. Kendini hemen topladı ve tekrar konuğuna hitap etti;

“Buralarda garip işler dönüyor. Size her şeyi anlatacağım ve eğer gitmeye karar verirseniz, umarım yolun en berbat yerine kadar size eşlik edebilirim; Baldy Peterson’un Ben Hike’ı vurduğu yere. Yeri bildiğinize kalıbımı basarım.”

Yaşlı adam başını kesin bir şekilde iki yana salladı; başını sallayışı bile ürkütücüydü.

“İki yıl önce,” diye başladı Bay Beeson, “iki arkadaşımla beraber bu kulübede kalıyorduk; ama Flat’e akın başlayınca diğerleriyle birlikte ayrıldık. On saatte bütün vadi boşalmıştı. Ancak o gece, değerli bir tabancayı -hepsi bu- geride bıraktığımı fark ettim ve almak için geri döndüm. Geceyi, o günden beri her gece yaptığım gibi burada geçirdim. Belirtmeliyim ki ayrılmamızdan birkaç gün önce Çinli hizmetçimiz, toprağın bir mezar kazmayı imkânsız kılacak kadar donmuş olduğu bir zamanda ölme talihsizliğini yaşadı. Bu yüz­den, telaş içinde ayrıldığımız gün, evin zemininin şurasını kesip elimizden geldiği kadarıyla bir gömme töreni yaptık. Ama onu aşağı indirmeden önce, saç örgüsünü kesip mezarının üzerindeki şu kirişe çivileme zevksizliğini gösterdim. Bugün bile eğer isterseniz görebilirsiniz ya da belki, içerideki sıcaklık size gözlemler yapmanız için gereken konforu sağladığında bakmayı tercih edersiniz.

“Çinli’nin doğal nedenlerden öldüğünü belirtmiştim değil mi? Benim elbette bununla hiçbir ilgim yoktu ve karşı koyamadığım bir çekimden ya da hastalıklı bir meraktan değil, sadece tabancamı unuttuğumdan geri dönmüştüm. Bu anlaşılıyor değil mi efendim?”

Ziyaretçi kafasıyla ağırbaşlı bir şekilde onay verdi. Az konuşan bir adama benziyordu; eğer konuşuyorsa elbette. Bay Beeson devam etti:

“Çinlilerin inancına göre, insan, uçurtmaya benzer; kuyruğu olmadan cennete çıkamaz. Neyse, bu sıkıcı ancak size anlatmayı görev saydığım öyküyü kısa kesmek gerekirse, o gece, burada tek başıma, kendisi dışında her bir şeyi düşündüğüm o Çinli, saç örgüsü için geri döndü.

“Onu alamadı.”

Bu noktada Bay Beeson derin bir sessizliğe gömüldü. Belki de, konuşma eyleminin gerektirdiği yoğun enerjiden yorgun düşmüştü; belki de kesintisiz ilgisini vermesi gereken bir anı gelmişti aklına. Artık rüzgâr iyice azıtmıştı; dağın yamacındaki çamlar eşi benzeri duyulmamış bir şarkı söylüyorlardı.

Anlatıcı devam etti:

“Pek bir anlam çıkaramıyorsunuz bundan ve itiraf etmeliyim ki ben de çıkaramıyorum.

“Ama sürekli geri geliyor!”

Tek eklem kıpırdatmadan ikisinin de ateşe dalıp gittikleri uzun bir sessizlik daha oldu. Sonra Bay Beeson, gözlerini neredeyse hiddetle, tepkisiz dinleyicisinin suratının görebildiği kadarına dikerek patladı:

“Ona vermek mi? Bayım, bu konuda kimsenin tavsiyesine ihtiyacım yok. Kusuruma bakmazsınız, eminim.” Burada son derece ikna edici bir tavırla, “Ancak o saç örgüsünü çivilemeyi göze aldım ve onu muhafaza etmenin sorumluluğunu biraz meşakkatli de olsa üstlendim. Bu yüzden, düşünceli teklifinize uymam son derece imkânsız,” dedi.

“Bana Modok muamelesi mi çekiyorsunuz?”

Hiçbir şey, misafirinin suratına çarptığı bu başkaldırı dolu şikâyetini dile getirirken gösterdiği ani hışımla boy ölçüşemezdi. Sanki kulağına çelikten bir tokat indirmişti. Bu bir karşı çıkıştı, ama aynı zamanda da meydan okumaydı. Bir korkak sanılmak, Modok muamelesi çekilmek: bu iki ifade aynıdır. Bazen bahsedilen bir Çinli’dir. ‘Bana Çinli muamelesi mi çekiyorsun?’ sorusu aniden ecelleri gelenlerin kulağına sık sık fısıldanan bir sorudur.

Bay Beeson’un örselemesi bir etki yaratmadı ve aynı anda rüzgârın da bacada tabutun üzerine atılan topraklar gibi gümbürdediği bir anlık durgunluktan sonra devam etti:

“Ama dediğiniz gibi, bu beni tüketiyor. Son iki yıldır sürdürdüğüm hayatın bir hata olduğunu hissediyorum; kendi kendini düzelten bir hata; nasıl olacağını siz de görüyorsunuz. Mezar! Hayır; mezarı kazacak kimse yok. Hem zaten toprak da donmuş, ama siz bir deneyin isterseniz. Ya Bentley’s diyebilirsiniz, ama bunun önemi yok. Saçlarını kesmesi çok zordu: Saç örgülerine ipek örüyorlar. Aaaah!”

Bay Beeson gözleri kapalı konuşuyor ve daldan dala atlıyordu. Ettiği son kelime bir horlamaydı. Bir an sonra derin bir nefes alıp, gözlerini zorlukla açarak, tek bir şey daha söyledi ve derin bir uykuya daldı. Söylediği şey şuydu;

‘Tozumu atıyorlar!”

Sonra, geldiğinden beri tek kelime etmeyen yaşlı yabancı, oturduğu yerden kalkıp üstündekileri teker teker çıkardı. Yün çamaşırlarının içinde, eskiden kendini kombinezonunun içinde San Francisco’lulara sergileyen iki metre boyunda, yirmi beş kilo ağırlığında İrlandalı bir kadın olan merhum Signoria Festorazzi kadar kemikli görünüyordu. Sonra, bölgede âdet olduğu üzere revolverini kolayca erişebileceği bir yere koyup ranzalardan’ birine sokuldu. Bir raftan almış olduğu bu revolver, şu iki yıl önce uğruna vadiye geri dönüldüğü belirtilen revolverdi.

Biraz sonra Bay Beeson uyandı ve misafirinin dinlenmeye çekildiğini görünce o da aynısını yaptı. Ama önce uzun, örgülü pagan saçın tellerine uzanıp, onları, güvende olduklarını anlamak için kuvvetlice çekti. Temiz olmayan battaniyelerle örtülü iki basit raftan oluşmuş iki yatak, aralarında Çinli’nin mezarına inen kare döşeme kapağı, odanın karşı köşelerinden birbirlerine bakıyorlardı. Kapağın üstünü iki sıra çivi başı çaprazlıyordu. Doğaüstüne karşı verdiği direnişte Bay Beeson, somut önlemlerin kullanımasını da hafife almamıştı.

Artık ateş azalmıştı, duvarlara hortlakvari gölgeler yansıtan mavi ve hırçın tek tük harlamalarla yanıyor, esrarlı esrarlı etrafta dolanan gölgeler bir bölünüyor, bir birleşiyordu. Ancak asılı kuyruğun gölgesi, odanın diğer ucundaki çatının orada, canı sıkkınmış gibi diğer gölgelerden ayrı duruyor, kuyruğa karşı gösterilen bir hayranlık ifadesini kendine çekiyordu. Dışarıdaki çamların şarkısı artık bir zafer ilahisinin vakarına yakışır bir perdeye yükselmişti. Ama aralardaki duraksamalar ürkütücüydü.

İşte, zemindeki döşeme kapağı da bu duraksamalardan birinde kalkmaya başladı. Yavaş yavaş, kesintisiz kalkıyordu; tıpkı yaşlı adamın sarmalanmış kafasının, neler olduğunu görmek için yavaş yavaş, kesintisiz kalktığı gibi. Sonra döşeme kapağını kaldıran şey, evi temellerinden sarsan bir el çırpmasıyla, çivi başlarının tehditkâr bir şekilde yukarı işaret ettikleri döşeme kapağını kaldırmayı bırakıp, gerisin geri döndü. Bay Beeson uyandı ve kalkmadan gözlerini ovuşturdu. Tir tir titriyor, dişleri takırdıyordu. Misafiri artık dirseklerinden birine dayanarak uzanmış, olanları lamba gibi parlayan kar gözlükleriyle izliyordu.

Aniden, uluyan sert bir rüzgâr esintisi bacadan aşağı inip, külleri ve dumanları etrafa saçarak bir an için her yeri karanlığa boğdu. Ateşin ışığı odayı tekrar aydınlattığında, görünümü iyi bir izlenim bırakan, hiçbir falsosu olmayan bir zevk anlayışıyla giyinmiş küçük, esmer bir adamın şömine önündeki bir taburenin kenarında çekingen bir tavırla oturarak, yaşlı adama arkadaşça bir gülümseyişle kafasıyla işaret ettiği görülebiliyordu. “San Francisco’lu belli ki,” diye düşündü, korkusunu biraz olsun üzerinden atıp, bu gece geçen olayların çözümüne doğru ilerlemekte olan Bay Beeson.

Ama artık sahneye yeni bir aktör daha girmişti. Odanın ortasındaki siyah, kara delikten dışarı ölü Çinli’nin başı çıktı, köşeli yarıklarının içindeki donuk gözleri, yukarıya doğru çevrilip, orada sallanan saç örgüsüne, arzu dolu, tarifi mümkün olmayan bir ifadeyle kilitlendi. Bay Beeson inledi ve tekrar yüzünü ovuşturdu. Odayı hafif bir esrar kokusu kapladı. Üzerinde kapitone ve ipekten, ancak her tarafı mezar toprağıyla kaplı kısa, mavi bir tunikten başka bir şey olmayan hayalet, sanki sarmal, hafif bir yay tarafından itiliyormuşçasına yavaş yavaş kalktı. Dizleri zemin seviyesindeydi ki, bir alevin sessizce sıçrayışına benzer bir şekilde yukarıya doğru hızla
atılıp kuyruğu iki eliyle birden kavradı ve vücudunu yukarı çekip, kuyruğun ucunu, iğrenç, sarı dişlerinin arasına aldı. Malını kiriş­ten kopartma çabasıyla solgun yüzünü buruşturarak, ama tek kelime etmeksizin sağa sola çekiştirdiği kuyruğa cinnet geçiriyormuşçasına sıkıca asılıyordu. Sanki bir akümülatörün canlandırdığı, suni biçimde sarsılan bir ceset gibiydi. İnsanüstü faaliyetiyle suskunluğu arasındaki zıtlık çok korkunçtu!

Bay Beeson, korkudan yatağına sindi. San Francisco’lu küçük, esmer centilmen, bacaklarını doğrulttu, çizmesinin burnuyla zemine sabırsızlığının izini döve döve kazıdı ve vakti öğrenmek için ağır altın bir saate baktı. Yaşlı adam dik oturmaya devam ederken, sessizce revolverini eline aldı.

Bam!..

Çinli, kuyruğu dişlerinin arasında, sanki ipi kesilerek darağacından kurtarılmış bir beden gibi aşağıdaki kara deliğe dönüverdi. Döşeme kapağı dönüp çat diye kapandı. SanFrancisco’lu küçük, esmer adam oturduğu yerden ani bir atakla fırlayıp, tıpkı oğlan çocuklarının kelebeklere yaptıkları gibi, havadaki bir şeyi şapkasıyla yakaladı ve sanki vakum tarafından emilmişçesine bacanın için de kayboldu.

Dışarıda, önce karanlığın içinden bir yerden gelen belirsiz, uzak bir çığlık açık kapıdan içeri süzüldü, sanki çölde ölümüne boğazlanan bir çocuğun ya da düşmanın alıp götürdüğü kayıp bir ruhunmuş gibi uzun, hüngür hüngür ağlama sesleri duyuldu. Belki de sadece bir çakal sesiydi duyulan.

Bir sonraki ilkbaharın ilk günlerinde, yeni kazı alanlarına giden bir grup madenci vadi­den geçtiler ve terk edilmiş kulübeler boyunca dolanırlarken, birinin içinde Hiram Beeson’un, kalbinde bir kurşunla bir ranzaya boylu boyunca uzanmış cesedini buldular. Kurşun belli ki odanın karşı tarafından ateşlenmişti çünkü yukarıdaki meşe kirişlerden birinde, kurşunun bir boğumdan sekip kurbanının göğsüne doğru yön değiştirdiğini gösteren pek derin olmayan mavi bir çentik vardı. Aynı kirişe sıkıca tutturulmuş bir başka şey de, kurşunun boğuma giderken kestiği örgülü bir tutam atkuyruğuna benzettikleri şeydi. Dikkatlerini çeken başka bir şey olmadı; Ölüadam’ın bazı ölü yurttaşlarının yıllar önce içinde gömüldükleri küflü, birbirleriyle uyumsuz kıyafetler haricinde; ama bu kıyafetler tanınmamak için Ölüm’ün ta kendisi tarafından giyilmediyse, oraya nasıl geldiklerini anlamak mümkün değildir. Onları ölümün giymiş olması ise inandıncılıktan uzaktır.

AMBROSE BIERCE- İMKÂNSIZ ÖYKÜLER

hikaye, hikâye, hikaye arşivleri, hikaye oku, hikaye okuma, hikaye okumak, hikaye siteleri, hikayemiz, hikayelerimiz, hikayelerimizden seçmeler, seçme hikayeler, Türk Hikayeleri, hikaye yaz, hikayelerimiz, masal, masal oku, masal okuma, öykü, öykü oku, story, kısa hikayeler, çocuk masalları, kısa masallar, kısa hikayeler, masallar oku, hikayeler oku, Korku Hikayesi, Korku Hikayeleri, Dehşet Hikayesi, Dehşet Hikayeleri, Ölü, Ölü Adam,Ceset, Mezar, Korkunç, Korkunç Hikayeler,

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu