Korku Hikayesi Hayaletin Laneti 21. Bölüm

Korku Hikayesi Hayaletin Laneti 21. Bölüm “Bir Adak”

Fıçı ve şarap raflarının arasından geçerek yeraltı mezarlarına açılan kapıya geldim. Tahminime göre gece karanlığının çökmesine on beş dakikadan az kalmış olmalıydı, yani fazla vaktim yoktu. Güneş batar batmaz ustamın Alice’i son kez Zehir’i çağırmak için kullanacağını biliyordum.

Hayalet, Zehir’i kalbinden bıçaklamaya çalışacak, ama bunun için yalnızca tek bir şansı olacaktı. Eğer başarırsa, ortaya çıkan enerji muhtemelen onu öldürecekti. Kendi hayatını feda etmeye hazır olması onun adına büyük bir cesaretti, ama eğer başaramazsa bunun cezasını Alice de çekecekti. Oyuna getirildiğini ve Gümüş Kapı’nın ardında sonsuza dek kapana kısıldığını anladığında Zehir çılgına dönerdi. Eğer çok çabuk yok edilmezse Alice ve ustamın bunu canlarıyla ödeyeceklerine hiç kuşku yoktu.

Basamakların başladığı yerde duraksadım. Ne yöne gitmeliydim? Sorum anında yanıtlandı; aklıma babamın deyişlerinden biri geldi:

“Hep en iyi ayağını önce at!”

En iyi ayağım sol ayağımdı, bu yüzden Gümüş Kapı ve kapının ötesindeki yeraltı nehrine çıkan hemen önümdeki tünel yerine, soldakine girdim. Oldukça dar , tek kişinin sığabileceği bir tüneldi ve çok dik bir şekilde döne döne alçaldığından sanki bir spiralden aşağı iniyormuş gibi hissediyordum. Aşağılara indikçe hava soğuduğundan ölülerin toplanmaya başladığını anlamıştım. Göz ucuyla sürekli olarak bir şeyler görüyordum: Küçük İnsanlar’ın hortlakları, tünel duvarlarına girip çıkan küçük ışık demetleri… Ve arkamdan, –sayıca önümdekilerden çok daha fazla olduğunu sanıyorum– beni takip ettiklerini hissediyordum; sanki hepimiz gömü odasına doğru ilerliyorduk.

Nihayet tam karşıda titrek bir mum ışığı gördüm ve gömü odasına çıktım. Beklediğimden daha küçüktü, çapı yirmi adım kadar olan daire biçiminde bir odaydı. Yukarıda, kayaya gömülü yüksek bir raf vardı ve bu rafın üzerinde çok eski zamanlardan kalma ölülerin kalıntılarını içeren taş kaplar duruyordu. Tavanın tam ortasında, bacaya benzeyen dairesel bir açıklık vardı; mum ışığının erişemediği kara bir delik. Bu delikten zincirlerle bir de kanca sarkıyordu.

Taş tavandan su damlıyordu ve duvarlar yeşil, çamurumsu bir maddeyle kaplıydı. Çok ağır bir de koku vardı: çürümüşlük kokusuyla durgun ve pis su kokusunun bir karışımıydı bu.

Duvar boyunca uzanan taş bir bank vardı; Hayalet her iki eliyle asasına yaslanmış bu bankın üzerinde oturuyordu. Hemen sağındaysa göz bağı ve tıkaçlarıyla Alice oturuyordu.

Onlara yaklaşırken Hayalet bana baktı; ama artık sinirli değil, yalnızca üzgün görünüyordu.

Yanlarına yürüyüp Hayalet’in önünde durunca, “Benim düşündüğümden daha da aptalmışsın,” dedi sessizce. “Hâlâ şansın varken geri dön. Birkaç dakika sonra çok geç olacak.”

Başımı salladım. “Lütfen, kalmama izin verin. Yardım etmek istiyorum.”

Hayalet derin derin iç geçirdi. “İşleri daha da kötüleştirebilirsin,” dedi. “Eğer Zehir herhangi bir kuşku duyarsa buradan uzak duracaktır . Kız nerede olduğunu bilmiyor ve ben de ona karşı zihnimi kapayabilirim. Sen de bunu yapabilir misin? Ya zihnini okursa?”

“Zehir az önce zihnimi okumaya çalıştı. Nerede olduğunuzu bilmek istiyordu. Tabi benim nerede olduğumu da. Ama ona karşı koydum ve başaramadı,” dedim.

“Onu nasıl durdurdun?” diye sordu, sert bir ses tonuyla.

“Ona yalan söyledim. Eve dönüyor olduğumu, sizinse Chipenden’a gidiyor olduğunuzu söyledim.”

“Peki sana inandı mı?”

“İnanmış gibiydi,” dedim, aniden buna eskisi kadar emin olamamıştım.

“Çok yakında onu çağırdığımızda bunu da anlayacağız. O halde biraz tünelde geriye git,” dedi çok daha yumuşak bir sesle. “Oradan izleyebilirsin. Eğer işler kötü giderse belki kaçma şansın bile olabilir. Hadi evlat! Oyalanma, vakit gelmek üzere!”

Söyleneni yaparak tünelde geriye doğru gittim. Artık güneşin batmış ve alacakaranlığın çökmeye başlamış olduğunu biliyordum. Zehir artık saklandığı yerden çıkacaktı. Ruh halindeyken rahatça uçabilir ve kayaların içinden geçebilirdi. Çağrılır çağrılmaz kanatlarını kıvırmış bir kartaldan daha hızlı bir şekilde Alice’in yanına gelerek bir taş gibi kurbanının üzerine çökecekti. Eğer Hayalet’in planı işe yararsa Alice’in onu nerede beklediğini fark edemeyecekti. Bir kez oraya geldiğindeyse artık çok geç olacaktı. Ama kandırılıp tuzağa düştüğünü fark ederek hiddetlendiğinde biz de burada olacaktık.

Hayalet’in ayağa kalkıp Alice’in önüne geçtiğini izledim. Başını eğip bir süre hiç kıpırdamadan durdu. Rahip olsaydı dua ediyor olduğunu düşünebilirdim. En sonunda Alice’e uzanıp sol kulağındaki tıkacı çıkardı.

“Zehir’i çağır!” diye öyle yüksek sesle bağırdı ki, sesi taş odada ve tünel boyunca yankılandı. “Şimdi! Bekleme!”

Alice konuşmadı. Hareket dahi etmedi. Buna gerek yoktu çünkü onu zihniyle çağırıyordu, burada olmasını istemesi yetiyordu.

Gelişiyle ilgili hiçbir uyarı olmadı. Bir an sadece sessizlik vardı, hemen sonraysa aşırı bir soğukluk ve Zehir odada beliriverdi. Boynundan yukarısı, katedralin ana giriş kapısının üzerindeki taş heykelin tıpatıp benzeriydi: sivri dişler , uzun bir dil, iri köpek kulakları ve şeytani boynuzlar . Boynundan aşağısıysa büyük bir boşluğa benzeyen, şekilsiz kara bir buluttu.

Asıl biçimine geri dönecek kadar güçlenmişti! Artık Hayalet’in ona karşı ne şansı olabilirdi ki?

Zehir bir anlığına hareketsiz dururken gözlerini fırıl fırıl döndürerek her yere bakıyordu. Koyu yeşil gözleri dikey çizgilere benziyordu. Bu şekilleriyle bir keçininkileri andırıyordu.

Sonra, nerede olduğunu anlayınca, acı ve dehşetle öyle bir inledi ki sesi tünel boyunca yankılanırken botlarımın tabanlarını titretip kemiklerime kadar tırmandığını hissedebiliyordum.

“Yine tutsağım, yine! Yakalandım!” diye sert, tıslamaya benzer bir sesle bağırırken sesi gömü odasında yankılanıp buz parçası gibi, vücuduma saplanıyordu.

“Evet,” dedi Hayalet. “Şimdi buradasın ve burada kalacaksın, sonsuza dek bu lanetli yerde tutsak olacaksın!”

“Yaptığının tadını çıkar! Son nefesini al Yaşlı Kemik. Kandırdın beni, ama ne için? Ölümün karanlığından başka ne geçecek eline? Bir hiç olacaksın sen, ama ben hâlâ yukarıdakilerle oynuyor olacağım. Yine istediklerimi yapacaklar . Taze kan gönderecekler bana! Yani bir hiç içindi hepsi!”

Zehir’in başı büyürken yüzü de giderek daha korkunç bir hal alıyor; çenesi kıvrılarak, kancalaşan burnuna doğru uzuyordu. Kara bulut aşağıya doğru fokurdayarak ete dönüşüyordu. Boynu belirginleşmişti ve geniş, kaslı omuz başları belirmeye başlamıştı. Ama deri yerine sert, yeşil pullarla kaplıydı.

Hayalet’in neyi beklediğini biliyordum. Yaratığın göğsü belirginleştiği an kalbine doğru saldırıya geçecekti. Fokurdayan bulutun daha da alçalarak yaratığın beline kadar indiğini görebiliyordum.

Ama yanılmıştım! Hayalet bıçağını kullanmadı. Aniden sol elinde gümüş zincir belirdi ve kolunu kaldırarak zinciri Zehir’e doğru fırlatmaya hazırlandı.

Bunu daha önce yaptığını görmüştüm. Zinciri Kemikli Lizzie’ye fırlattığını ve zincirin havada mükemmel bir spiral çizerek üstüne düşüp kollarını hareketsiz kılışını izlemiştim. Yere düşmüş ve zincir bedeniyle ağzını sıkarken hırıltılar çıkarmaktan başka bir şey yapamamıştı.

Eminim aynı şey burada da olurdu ve yerde çaresizce yatma sırası Zehir’indi. Ama tam Hayalet zinciri atmaya hazırlanırken Alice öne atılıp göz bağını çıkardı.

Yapmak istediğinin bu olmadığını biliyorum ama, bir şekilde Hayalet ile Zehir’in arasına girerek hedefi şaşırttı. Zincir , Zehir’in kafasına düşeceği yerde omzuna düştü. Bunu hisseder hissetmez yaratık acı içinde bağırdı ve zincir yere düştü.

Henüz her şey bitmemişti. Hayalet asasını kaptığı gibi yukarı kaldırarak Zehir’e saplamaya hazırlanırken bir ses duyuldu ve asanın ucunda, mum ışığında parlayan gümüş alaşımlı bir bıçak belirdi. Bu, onu Heysham’da bileylerken izlediğim bıçaktı. Bunu daha önce bir kez, yaşlı cadı Malkin Ana’nın oğlu Zımba’yla karşı karşıyayken kullandığını görmüştüm.

Hayalet, Zehir’in kalbini nişan alarak asasını sert ve hızlı bir şekilde sapladı. Zehir eğilerek kurtulmaya çalıştıysa da bu hamleden tam olarak kurtulamayacak kadar geç kalmıştı. Bıçak sol omzunu delerken acı içinde haykırdı. Alice yüzünde dehşet dolu bir ifadeyle gerilerken Hayalet asasını geri çekip acımasız ve kararlı bir yüz ifadesiyle ikinci hamleye hazırlandı.

Ama aniden her iki mum da sönerek gömü odasıyla tüneli karanlığa gömdü. Çılgınca çıra kutumu kullanarak kendi mumumu yakınca Hayalet’in gömü odasında tek başına kalmış olduğunu gördüm. Zehir kaybolmuştu! Alice de…

“Alice nerede?” diye bağırarak Hayalet’e doğru koşarken o yalnızca üzgün bir şekilde başını sallıyordu.

“Hareket etme!” diye bağırdı. “Henüz bitmedi!”

Yukarı, zincirlerin tavandaki karanlık delikte gözden kaybolduğu yere bakıyordu. Bir düğüm vardı ve hemen yanındaysa ikinci bir zincir asılıydı. Bu zincirin ucunda, neredeyse yere değen büyük bir kanca vardı. Bu tıpkı öcü taşlarını doğru yere taşımak için bağlayıcıların kullandığı makara takımına benziyordu.

Hayalet bir şey duymaya çalışıyor gibiydi. “Yukarıda bir yerde,” diye fısıldadı.

“Bu bir baca mı?” diye sordum.

“Evet evlat. Onun gibi bir şey. En azından bir zamanlar o amaçla kullanılıyordu. Zehir bağlanıp Küçük İnsanlar öldükten çok sonraları bile bazı zayıf ve aptal adamlar işte tam burada Zehir’e kurbanlar vermeye devam etti. Baca, dumanı Zehir’in yukarıdaki inine taşıyordu ve zinciri de yakılan adağı yukarı göndermek için kullanıyorlardı. Bunca zahmete katlanan bazıları da presleniyordu!”

Bir şeyler olmaya başlıyordu. Bacadan bir hava akımının geldiğini hissettim ve hava aniden soğudu. Yukarı bakınca dumana benzer bir şeyin yavaşça aşağıya yayılarak gömü odasının üst kısımlarını doldurmaya başladığını gördüm. Sanki şimdiye dek burada yakılan tüm adaklar geri dönüyordu!

Ama bu her neyse, dumandan çok daha yoğundu; suya, başımızın üzerinde dönen kara bir girdaba benziyordu. Birkaç saniye içinde durgunlaştığındaysa kapkara bir aynanın cilalı yüzeyini andırıyordu. Üzerinde yansımalarımızı dahi görebiliyordum: Ben Hayalet’in yanında duruyordum, Hayalet’se asasını kaldırmış yukarı doğru saplamaya hazır bekliyordu.

Sonrasında olanlarsa düzgün görülemeyecek kadar hızlı gelişti. Dumandan aynanın yüzeyi bize doğru kabardı ve içinden bir şey öyle hızlı ve sertçe patladı ki Hayalet geriye doğru düştü. Çok sert bir düşüştü bu ve asası elinden fırlayıp ani bir çatırtıyla iki parçaya bölündü.

Önce sersemlemiş bir şekilde, hiçbir şey düşünemeden, öylece durdum. En sonunda tüm vücudum titrerken iyi olup olmadığını görmek için Hayalet’in yanına gittim.

Sırtüstü yatıyordu, gözleri kapalıydı ve burnundan ağzına doğru kan sızıyordu. Derin derin soluk alıp veriyordu. Onu sarsarak uyandırmaya çalıştım. Tepki göstermedi. Kırık asaya doğru yürüyüp yerden daha küçük, üzerinde bıçağı olan parçayı aldım. Uzunluğu neredeyse ön kolum kadar olan parçayı kemerime takım. Zincirin yanında durup yukarı baktım.

Birinin Alice’e bu yaratığı sonsuza dek yok etmesi için yardım etmesi gerekiyordu ve bunu yapabilecek tek kişi bendim. Onu Zehir’e bırakamazdım. Öncelikle zihnimi boşaltmaya çalıştım. Bunu başarabilirsem Zehir düşüncelerimi okuyamazdı. Hayalet muhtemelen günlerdir bunun üzerinde çalışıyordu, ama benim de elimden gelenin en iyisini yapmam gerekliydi.

Mumu dişlerimin arasına aldıktan sonra her iki elimle zinciri dikkatlice tutarak olabildiğince sabit durmaya çalıştım. Sonra ayaklarımı kancanın üzerine yerleştirerek zinciri dizlerimin arasına sıkıştırdım. İple tırmanma konusunda oldukça iyiydim, zincir de pek farklı olmamalıydı.

Hızla tırmanmaya başladım. Ellerimin arasında zincirin soğukluğunu ve keskinliğini hissedebiliyordum. Kalın duman tabakasının tam altına ulaştığımda derin bir nefes alıp başımı o karanlığın içine soktum. Hiçbir şey göremiyor ve nefes almıyor olmama rağmen, burnumdan giren duman ağzıma ulaşarak boğazımın arkasında, yanık sosisleri hatırlatan acı, keskin bir tat bırakıyordu.

Bir anda başım dumanın arasından çıktı ve omzumla göğsüm de çıkana kadar kendimi yukarı çekmeye devam ettim. Neredeyse aşağıdakinden farksız, daire biçiminde bir odadaydım, tavandaki baca deliği yerine zeminde bir delik vardı ve odanın alt yarısı dumanla kaplıydı.

Karşı duvarda, karanlığa uzanan bir tünel ve üzerinde, dizlerine kadar dumanla çevrili olduğu halde Alice’in oturduğu taş bir bank vardı. Sol elini Zehir’e doğru uzatmıştı. Bu iğrenç yaratık dumanın içinde onun üzerine eğilmişti ve sırtının kamburluğu bana iri, yeşil bir kurbağayı anımsatıyordu. Alice’in elini o geniş ağzına soktuğunu gördüm. Tırnaklarının altından kanını emerken Alice’in çığlık atmaya başladığını duydum. Bu, Alice onu serbest bıraktığından beri Zehir’in onun kanıyla üçüncü beslenişiydi. Bitirdiğinde Alice ona ait olacaktı!

Üşüyordum, bir buz kalıbı gibiydim ve zihnim bomboştu. Hiçbir şey düşünmüyordum. Kendimi biraz daha yukarı çekip zincirden üst odanın taş zeminine indim. Zehir , benim varlığımı fark edemeyecek kadar kendini kaptırmıştı. Bu bakımdan Horshaw deşicisinden bir farkı yoktu; beslenirken başka hiçbir şey önemli değildi.

Ona yaklaşırken kemerimden Hayalet’in asasının kırık parçasını çıkardım. Ucundaki bıçak, Zehir’in pullu, yeşil sırtına doğru gelecek şekilde asayı başımın üstüne kaldırdım. Tek yapmam gereken sertçe indirip kalbine saplamaktı. Ete kemiğe bürünmüştü ve bu onun sonu olurdu. Onu öldürebilirdim. Tam kolumu kasıp hızla indirmek üzereyken korktuğumu hissettim.

Bana neler olacağını biliyordum.

Öyle güçlü bir enerji açığa çıkacaktı ki ben de ölecektim. Tıpkı parmakları bir öcü tarafından ısırıldıktan hemen sonra ölen zavallı Billy Bradley gibi bir hortlak olacaktım. O da bir zamanlar Hayalet’in çırağı olarak mutluydu, ama şimdi Layton’daki kilisenin bahçesine gömülüydü. Bunun düşüncesi bile dayanılmazdı.

Dehşete kapılmıştım –ölüm beni dehşete düşürmüştü– ve yeniden titremeye başladım. Titreme dizlerimden başlayıp bütün vücuduma ve en son da bıçağı tutan ellerime ulaştı.

Zehir de korkumu hissetmiş olmalıydı, çünkü aniden başını çevirdi. Alice’in parmakları hâlâ ağzındaydı ve kıvrık çenesinden kan damlıyordu. Ama sonra, tam her şey için çok geç olmak üzereyken korkum buharlaşıverdi. Aniden neden burada, Zehir’le karşı karşıya
olduğumu fark ettim. Annemin mektubunda yazanları anımsadım…

“Kimi zaman bu yaşamda başkalarının iyiliği için kendimizi feda etmemiz gerekebilir.”

Zehir’le karşılaşan üç kişiden sadece ikisinin hayatta kalacağına dair beni uyarmıştı. Nedense ölecek olanın ya Hayalet ya da Alice olacağını düşünmüştüm, ama şimdi ölecek olanın ben olduğumun farkına varmıştım! Asla çıraklığımı tamamlayamayacak, asla bir hayalet olamayacaktım. Ama kendimi feda ederek her ikisini de kurtarabilirdim. Çok sakindim. Yapılması gerekeni kabullenmiştim.

Zehir’in son anda, ne yapacağımı anladığına eminim ama beni oracıkta preslemek yerine tuhaf, gizemli bir şekilde gülümseyen Alice’e döndü.

Bütün gücümle bıçağı kalbine doğru sapladım. Bıçağın ona saplandığını hissetmedim, ama gözümün önünde titreyen bir karanlığın yükseldiğini gördüm; baştan ayağa titriyor, kaslarımı kontrol edemiyordum. Mum ağzımdan düştü ve aşağıya yuvarlandığımı hissettim. Kalbini ıskalamıştım.

Bir an için öldüğümü düşündüm. Her yer karanlıktı. Şimdilik Zehir ortadan kaybolmuştu. Yerde el yordamıyla mumu bulup yeniden yaktım. Dikkatlice dinlerken Alice’e sessiz olmasını işaret ettim ve tünelden gelen bir ses duydum. İri bir köpeğin tabanlarından çıkan sese benziyordu.

Asanın ucunda bıçak olan parçasını belime taktım. Sonra annemin gümüş zincirini ceketimin cebinden çıkarıp sol elimle bileğimin çevresine dolayarak fırlatmaya hazır hale getirdim. Sağ elime mumu aldıktan sonra vakit kaybetmeden Zehir’in peşine düştüm.

“Hayır Tom, hayır! Bırak onu!” diye bağırıyordu Alice arkamdan. “Her şey bitti! Chipenden’a geri dönebilirsin!”

Bana doğru koştu, ama onu sertçe geriye ittirdim. Sendeledi ve neredeyse yere düşüyordu. Yeniden bana doğru yürüdüğünde gümüş zinciri görebileceği şekilde sol elimi kaldırdım.

“Yaklaşma! Sen artık Zehir’e aitsin. Uzak dur, yoksa seni de bağlarım!”

Zehir sonuncu kez beslenmişti ve artık Alice’in söylediği hiçbir şeye güvenilemezdi. Serbest kalabilmesi için Zehir’in ölmesi gerekiyordu.

Arkamı dönüp hızla uzaklaştım. Önümde Zehir’i, arkamdaysa beni takip eden Alice’in her adımıyla sivri burunlu ayakkabılarının çıkardığı klik-klik sesini duyabiliyordum. Aniden koşan bir köpeğin sesine benzeyen o ses kesildi.

Zehir ortadan kaybolup yeraltı mezarlarının başka bir bölümüne mi gitmişti? Daha dikkatli bir şekilde ilerlemeye devam etmeden önce durup dinledim. İşte o zaman ileride bir şey gördüm. Tünel zemininde bir şey vardı. Yanına yaklaştığımda midem kalktı. Neredeyse kusacaktım.

Birader Peter sırtüstü yatıyordu. Preslenmişti. Başı bozulmamıştı; ardına kadar açılmış, yukarı bakan gözleri ölüm anında hissettiği dehşeti yansıtıyordu. Ama boynundan aşağısı dümdüz edilmişti.

Bu görüntü beni dehşete düşürdü. Çıraklığımın ilk aylarında birçok korkunç şey görmüş ve ölüme pek çok kez, anımsamak istemeyeceğim kadar çok yaklaşmıştım. Ama ilk kez önem verdiğim birinin ölüsünü görüyordum. Hem de çok korkunç bir ölümdü!

Gördüğüm manzara karşısında şaşkına dönmüştüm ve Zehir karanlığın içinden çıkıp üstüme koşmak için o anı seçti. Bir an için durup bana baktı, gözlerindeki yeşil çizgiler karanlıkta parlıyordu. Ağır, kaslı bedeni siyah tüylerle kaplıydı ve iyice açılmış ağzındaki keskin sarı dişlerini görebiliyordum. Açık ağzından öne doğru sarkmış dilinden bir şey akıyordu. Salya değil, kandı bu!

Zehir aniden bana doğru sıçrayarak saldırıya geçti. Zincirimi hazırlarken arkamda Alice’in bağırdığını duydum. Tam o sırada Zehir’in saldırı açısını değiştirdiğini fark ettim. Hedef ben değildim! Alice’ti!

Şaşkına dönmüştüm. Zehir için tehdit bendim, Alice değil. Neden benim yerime onu seçmişti?

İçgüdüsel olarak hedefimi değiştirdim. On denemenin dokuzunda Hayalet’in bahçesindeki kazığı vurabiliyordum, ama bu farklıydı. Zehir çok hızlı hareket ediyordu ve atlamaya başlamıştı bile. Zinciri açıp yaratığa doğru fırlattım. Zincirin bir ağ gibi açılarak döne döne düşüşünü izledim. Tüm o alıştırmalar işe yaramıştı ve Zehir’in üstüne düşerek gövdesini sıkıca sardı. Zehir uluyup kaçmaya çalışarak yerde yuvarlanmaya başladı.

Teorik olarak kurtulamazdı, ayrıca ne yok olabilir ne de şekil değiştirebilirdi. Ama işimi şansa bırakamazdım. Hızlı bir şekilde kalbini delmeli, işini bitirmeliydim. Öne koşarken belimdeki bıçağı çekip göğsüne saplamaya hazırlandım. Bıçağı hazırlarken göz göze geldik. Bakışları nefret doluydu. Ama bakışlarında korku da vardı: ölüm dehşeti; yüzleştiği hiçliğin dehşeti… Ve aklımın içinde konuşarak canını bağışlamam için çılgınca yalvarmaya başladı.

“Merhamet! Merhamet!” diye bağırdı. “Hiçbir şey yok, bizim için! Sadece karanlık. Bunu mu istiyorsun evlat? Sen de ölürsün!”

“Hayır Tom, hayır! Bunu yapma” diye bağırdı Alice, sesi Zehir’inkine eklenmişti. Ama ikisini de dinlemedim. Ödemem gereken bedel ne olursa olsun bu yaratığın ölmesi gerekliydi. Zincirin halkalarının arasında debeleniyordu ve iki kez bıçakladıktan sonra kalbini bulabildim.

Üçüncü kez aşağı doğru hamle yaptığımda Zehir yok oldu, ama bir çığlık duydum. Bu sesi Zehir’in mi, yoksa Alice’in mi çıkardığını asla bilemeyeceğim. Belki de üçümüz birden!..

Göğsümde büyük bir darbe hissettim, hemen ardındansa tuhaf bir düşme hissine kapıldım. Her şey sessizleşti ve karanlığa doğru yuvarlandığımı hissettim.

Sonraki hatırladığım şey, büyük bir su kütlesinin yanında, ayakta duruyor olduğumdu.

Büyüklüğüne rağmen denizden çok göle benziyordu, çünkü kıyıya doğru esen hafif bir rüzgâr olmasına rağmen su kıpırtısızdı ve gökyüzünün eşsiz maviliğini yansıtıyordu.

Kumları altın renginde olan sahilden küçük tekneler denize indiriliyordu ve onların da ötesinde, kıyıya oldukça yakın bir ada vardı. Ağaçlar ve çayırlarla yemyeşildi ve hayatım boyunca gördüğüm en harika şey olduğunu düşünüyordum. Ağaçların arasındaki tepelerden birinin üzerinde, Caster’ın çevresindeki alçak yaylalardan geçerken gördüğümüz kaleye benzeyen bir bina vardı. Ama donuk gri taşlar yerine sanki gökkuşağının yaydığı ışık demetlerinden inşa edilmiş gibi parlıyordu ve ona bakarken, harikulade bir güneşe bakıyormuş gibi alnım ısınıyordu.

Nefes almıyordum ama sakin ve mutluydum. Eğer öldüysem, ölü olmanın hoş bir şey olduğunu düşündüğümü anımsıyorum ve sadece o kaleye gitmem gerektiğini… En yakındaki tekneye koştum, mutlaka içlerinden birine binmeliydim. Yaklaştıkça, insanlar tekneleri suya indirmeyi bırakıp yüzlerini bana çevirdiler . Tam o an bunların kim olduğunu anladım. Küçüklerdi, çok küçüklerdi ve siyah saçlarıyla kahverengi gözleri vardı. Bunlar Küçük İnsanlar’dı! Segantii’ler…

Beni gülümseyerek içtenlikle karşıladılar, bana doğru koşup beni tekneye doğru çekmeye başladılar . Hayatımda hiç bu kadar mutlu olduğumu, bu kadar iyi karşılandığımı ve kabul edildiğimi anımsamıyorum. Yalnızlığım sona ermişti. Ama tam güverteye çıkmak üzereyken sol kolumda soğuk bir el hissettim.

Arkamı döndüm. Kimse yoktu, ama kolumdaki baskı, acıtıncaya kadar arttı. Tenime tırnakların battığını hissedebiliyordum. Kolumu kurtarıp tekneye binmeye çabaladım ve Küçük İnsanlar da bana yardım etmeye çalışıyordu, ama kolumdaki baskı artık dayanılmaz bir hal almıştı. Bağırıp derin bir nefes alarak acıyla titredim ve bütün vücudum ürperdikten sonra içten içe yanıyormuşum gibi ısınmaya başladı.

Karanlığın içinde sırtüstü yatıyordum. Çok şiddetli bir yağmur vardı ve yağmur damlalarının göz kapaklarıma ve alnıma çarptığını ve hatta açık olan ağzıma dolduğunu hissedebiliyordum. Gözlerimi açamayacak kadar bitkindim, uzaktan Hayalet’in sesini duydum.

“Bırak onu!” dedi. “Biraz huzur ver. Şu an onun için yapabileceğimiz tek şey bu!”

Gözlerimi açınca Alice’in üzerime doğru eğilmiş olduğunu gördüm. Hemen arkasında katedralin karanlık duvarını görebiliyordum. Sol kolumu sıkıca tutarken tırnakları tenime batıyordu. Öne eğilip kulağıma fısıldadı.

“O kadar kolay gidemezsin Tom. Geri döndün. Ait olduğun yere!”

Derin bir nefes aldım ve Hayalet öne geldi, bakışlarındaki şaşkınlık görülebiliyordu.

“Öldüğünü sandım. Seni yeraltı mezarlarından dışarı taşırken nefes almadığına yemin edebilirim!”

“Zehir?” diye sordum. “Öldü mü?”

“Evet evlat. Onun işini bitirdin ve neredeyse kendini de öldürüyordun. Yürüyebilir misin? Buradan gitmemiz lazım.”

Hayalet’in arkasında, yanında boş şarap şişeleri duran nöbetçiyi görebiliyordum. Hâlâ uyanmamıştı, ama her an uyanabilirdi. Hayalet’in yardımıyla ayağa kalkabildim ve üçümüz katedralden uzaklaşıp ıssız caddelerde ilerlemeye başladık.

Başta bitkindim ve titriyordum, ama taraçalı evlerden uzaklaşıp kırlık araziye ulaştığımızda kendimi daha güçlü hissetmeye başladım. Bir süre sonra arkamı dönüp aşağımızda kalan Priestown’a baktım. Bulutlar kalkmıştı ve tepede ay vardı. Katedralin çan kulesi ışıldıyordu.

“Şimdiden, daha güzel görünüyor,” dedim, manzaraya bakmak için durarak.

Hayalet de yanımda durup baktığım yöne doğru baktı. “Uzaktan çoğu şey daha güzel görünür,” dedi. “Hatta bu çoğu insan için de geçerlidir.”

Şaka yapıyor gibi görünüyordu ve ben de gülümsedim.

“Evet,” diyerek iç geçirdi, “artık çok daha iyi bir yer olmalı. Ama tabi buraya geri dönmek için acele etmeyeceğiz.”

Bir saat kadar yürüdükten sonra sığınabileceğimiz terk edilmiş bir ahır bulduk. Çok rüzgâr alıyordu, ama en azından kuruydu ve az da olsa peynirimiz vardı. Alice hemen uykuya daldı, ben uzun bir süre oturup olanları düşündüm. Hayalet yorgun görünmüyordu, dizlerine sarılmış, sessizce oturuyordu. En sonunda konuştu:

“Zehir’i nasıl öldüreceğini nereden bildin?” diye sordu.

“Sizi gördüm,” diye yanıtladım. “Kalbine nişan aldığınızı gördüm…”

Ama bir anda yalan söylediğim için utanç duyarak başımı eğdim. “Hayır , üzgünüm,” dedim. “Bu doğru değil. Naze’in hortlağıyla konuşurken gizlice sizi dinledim. Tüm konuştuklarınızı duydum.”

“Evet, üzgün olmalısın evlat. Büyük bir risk aldın. Eğer Zehir düşüncelerini okumayı başarabilseydi…”

“Gerçekten çok üzgünüm.”

“Ve bana gümüş zincirin olduğunu da söylemedin,” dedi.

“Annem vermişti,” diye yanıtladım.

“İyi ki de vermiş. Her neyse, zincir çantamda ve şimdilik güvende. Ta ki bir daha ihtiyacın olana kadar…” diye ekledi, kaygı verici bir şekilde.

Uzun bir sessizlik daha oldu, sanki Hayalet bir şeyler düşünüyor gibiydi.

“Seni yeraltı mezarlarından taşırken soğuktun ve ölmüş gibi görünüyordun,” dedi en sonunda. “Ölümü öyle çok kez gördüm ki yanılmadığımı biliyorum. Sonra o kız senin kolunu tuttu ve geri geldin. Ne düşüneceğimi bilmiyorum.”

“Küçük İnsanlar’ın yanındaydım,” dedim.

Hayalet başını salladı. “Evet,” dedi, “Zehir öldüğüne göre artık huzura kavuşmuş olmalılar. Buna Naze de dahil. Peki ya sen evlat? Neye benziyordu? Korktun mu?”

Başımı salladım. “Annemin mektubunu okuduğumda daha çok korkmuştum,” dedim. “Neler olacağını biliyordu. Başka bir seçeneğim yokmuş gibi hissediyordum. Sanki her şey önceden kararlaştırılmıştı. Ama eğer her şey önceden kararlaştırılmışsa, yaşamanın ne anlamı kalır ki?”

Hayalet kaşlarını çatıp elini uzattı. “Bana o mektubu ver,” diye emretti. Mektubu cebimden çıkarıp ona uzattım. Uzun bir süre okuduktan sonra bana geri uzattı. Bir süre hiçbir şey söylemedi.

“Annen kurnaz ve akıllı bir kadın,” dedi en sonunda. “Bu da orada yazanların çoğunu açıklıyor . Ne yapacağımı tamı tamına anlamış. Bunu yapabilecek kadar bilgisi var . Bu kehanet değil. Hayat kehanetlere inanmadan da yeterince kötü. Merdivenlerden inmeyi sen seçtin. Ama başka bir seçeneğin daha vardı. Bırakıp gidebilirdin ve o zaman her şey farklı olurdu.”

“Ama bir kez seçimimi yaptıktan sonra, o haklı çıktı. Zehir’le üçümüz karşı karşıya geldik ve sadece iki kişi hayatta kaldı. Ben ölmüştüm. Beni dışarı taşıdınız. Bunu nasıl açıklayabiliriz?”

Hayalet yanıt vermedi ve aramızdaki sessizlik giderek daha da derinleşti. Bir süre sonra yatıp rüyasız bir uykuya daldım. Lanetten bahsetmedim. Bu konuda konuşmak istemeyeceğini biliyordum.

Joseph Delaney

  1. Kitap Hayaletin Çırağı
  2. Kitap Hayaletin Laneti

Hayaletin Laneti 1. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 2. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 3. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 4. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 5. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 6. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 7. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 8. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 9. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 10. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 11. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 12. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 13. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 14. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 15. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 16. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 17. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 18. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 19. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 20. Bölüm İçin TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 21. Bölüm İçin  TIKLAYINIZ

Hayaletin Laneti 22. Bölüm İçin  TIKLAYINIZ

 

Exit mobile version