Tehlikeli Temaslar

Korku Hikayeleri

Tehlikeli Temaslar

Kendimi bildim bileli insanın, tam olarak ne olduğunu belki de hiçbir zaman anlayamayacağı bu sonsuz evrendeki yerini ve var olma nedenini merak etmişimdir. Bunun yanında ruh, hayalet ve karabasan gibi kavramlar her zaman ilgimi çekmiştir. Zaten tarih öncesi çağlarda mağaralarda yaşayan ilkel insanlardan bu yana, merak ve korku duyguları hep açıklanamayan kavramlara yönelik​ olmamış mıdır?

Notlarımın daima yüksek olduğu derslerimde ve hayatımın her alanında hep düzenli biri olmuşumdur. Okul birincisi olarak bitirdiğim liseden sonra, üstün zekalı ögrencilerin eğitim gördüğü bir okulun matematik bölümüne seçildim. Katı kuralların geçerli olduğu bu okuldaki bölümümüzde tek sınıf vardı ve mevcudumuz sadece 30 kişiydi. Her gün saat kaçta uyuyup uyanacağımız, hangi derslerde hangi konuları işleyeceğimiz ve derslerden sonra neler yapacağımız, haftalık programlarımızda belliydi. Okuldan mezun olduktan sonra her birimiz ülkenin farklı yerlerinde göreve başlayacaktık.

Yeşil bir bahçe içerisinde yükselen, eğitim ve her türden sosyal aktivite için inşa edilmiş beyaz renkli binalardan oluşan okul yerleşkesi, çarşıya çıktığımız hafta sonlarını saymazsak bizim tek yaşam alanımızdı. Üç kişilik koğuşlardan oluşan yatakhanemizdeki oda arkadaşlarım, okul numaralarımız seri olduğu için sınıftaki oturma düzenimiz de yan yana olan, Faruk ve Serdar’dı.

Çoğu zaman beyaz ve ipliksi bulut şeritlerinin, deniz üzerindeki ufka doğru uzanarak gelişigüzel desenlerle bezediği mavi gökyüzü altındaki bu şehirde; yüksek bir tepe üzerinde kurulu olan okul yerleşkemiz, kıyının hemen önünde yükselen beyaz kent binalarını yukarıdan görürdü. Gün boyunca denizden aldığı solukla esen meltem, bize iyot ve yosun kokusu yanında huzur da getirirdi.

Okulun gerisinde; göğe doğru uzattığı başlarında, antik çağ tanrılarınınki gibi, sislerden taçlar taşıyan dağların kayaçlardan oluşan bağırlarında pamuksu bulut parçacıkları birbirleriyle oynaşırdı.

3. sınıfın ortalarına doğru, derslerden ve monotonluktan​ oldukça sıkılmış bir vaziyette kendime başka uğraşlar bulmaya çalışıyordum. Çok az olan boş zamanlarımı genellikle kütüphanede geçiriyor ve ders kitapları dışında bulabildiğim her türden kitabı okuyordum. Bir gün kütüphanenin kuytu köşesinde bulunan rafların birinde, sanki kolay bulunmaması için bilinmeyen bir güç tarafından oraya özellikle saklanmış gibi duran, cildi oldukça yıpranmış bir kitap buldum. Bu eski kitabın Arap yazarı, kitapta çöl cinleri hakkında bilgiler verip, onlarla nasıl temas kurulabileceğiyle ilgili ritüel tarifleri yapıyordu. Kitabı okudukça onlarla iletişime geçme arzusu, başı göklere uzanan karlı zirvelerden yuvarlanan bir kartopu gibi, içimde hızla büyüyordu. Bugüne kadar zihnimi meşgul eden pek çok cevapsız soru hakkında onlarla bilgi alışverişinde bulunabilmek, içimde tarifi imkansız bir heyecan uyandırmıştı. İnsanı dehşete düşüren birçok metod içerisinde en basit olan ve en az 3 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir ritüeli uygulayabileceğimi düşündüm. Oda arkadaşlarım Faruk ve Serdar’a bu kitaptan ve ritüelden bahsedince önce sıcak bakmadılar fakat o kadar çok ısrar ettim ki en sonunda onları ikna edebildim. Okul yönetiminin böyle bir davranışı hoş karşılamayacağını düşündüğümüz için bunu gizli bir şekilde yapacaktık ve bundan kimseye bahsetmeyecektik. Öncelikle ihtiyacımız olan şey, kimsenin uğramayacağı boş bir mekandı. Bunun için okulun alt katında bulunan ve kullanılmayan bir sınıfı gözümüze kestirdik. Gece saatlerinde etüd odalarında sınavlara çalışabilmemiz için yatakhanemizin hemen yanında olan okulumuzun kapısını kilitlemiyorlardı ve bu nedenle içeri girmemiz sorun olmayacaktı.

Hafta sonu çıktığımız çarşıdan; ritüel için gerekli malzemeler olan bakır tas, yanmış odun kömürü, mum, soğan kabuğu ve bıçağı temin ettiğimiz günden sonraki gece saat 2 civarı boş sınıfa girdik.

Bahçedeki aydınlatma direklerinin lambalarından içeri süzülen sarı ışıkların hafifçe aydınlattığı sınıfta, ritüelde tarif edildiği gibi, kömürle yere çizdiğim dairenin içerisine oturduk ve etrafımıza mumları dikip, içerisine soğan kabukları doldurduğumuz bakır tası tam ortamıza koyduk. Kitapta yazan ve ne anlama geldiğini bilmediğim Arapça yazıları küçük kağıtlara geçirip soğan kabuklarının üzerine koydum. Tasın içerisindeki soğan kabuklarını ve kağıt parçalarını yaktıktan sonra üçümüz de bıçakla avuçlarımızı kestik ve el ele tutuşup beklemeye başladık. Dumanın dışarı çıkması için aralık bıraktığımız pencereden içeri tekinsiz bir hafiflikte esen rüzgarın etkisiyle; sınıfın lacivert perdeleri, az sonra gerçekleşmesini umduğumuz yasak hadisenin huzursuzluğundan titrer gibi, tok silkelenme sesleriyle çırpınıyordu. Alevler sönmek üzereyken şiddetlendikçe şiddetlendi ve neredeyse bir insan boyutuna ulaştı. Sanki dans ediyormuş gibi hareket eden alevler yavaşça şekillenip baş ve kollara benzeyen uzuvlar oluşturmaya başladı. Soğumakta olan lavların katılaşması gibi yavaşça ve kısım kısım oluşan bedenin turuncu teninden yayılan kırmızı ışık, duvarlarda korkunç gölgeler oluşturuyordu. Faruk o an ritüeli bırakmak istiyormuş gibi gözlerimin içine baktı fakat ben yarıda kesmenin bir felakete neden olabileceğini düşünerek başımı, hayır anlamında iki yana salladım ve ikisinin de elini daha sıkı tutmaya başladım. Alevler üzerinde yavaşça katılaşan bu deri katmanları birleşip; üzerinde boynuzu andıran iki küçük uzantı bulunan büyük bir başı, elleri neredeyse ayaklarına değecek kadar uzun kolları ve uzun sivri kulakları olan bir varlığı oluştururken kulaklarımızı sağır edecek şiddette bir çınlama sesi duymaya başladık. Varlık, yanlardan iki gözünün ortasına doğru kapanan kocaman göz kapaklarını açıp, sarı ve elips şeklindeki göz bebeklerini bana doğru diktikten bir süre sonra, duyduğumuz çınlama sesi tiz bir sese dönüştü ve “Benden ne istiyorsunuz?” dedi.

Ben de korkuyla titreyerek “Öğrenmek istiyorum” diye cevap verdim ve “Siz ne tür varlıklarsınız?” diye ekledim.
Cin ” Sizden pek bir farkımız yok aslında. Biz de sizin gibi akıllı varlıklarız. Aramızdaki fark; yaratılışlarımızın farklı temeller üzerinde, farklı olarak şekillendirildiğidir. Benimle temasa geçerek çok büyük bir hata yaptınız. Bunun elbette sizin için bir bedeli olacaktır.” dedi ve varlığın sesi tekrar, unutulmuş mezarlıklardaki hayaletlerin nefret dolu çığlıkları gibi, bedenlerimizin her hücresini korkuyla dolduran o çınlama sesine dönüştü. Varlığın bedeni tekrar yavaşça hareket eden alevlere dönüşürken, çınlama sesi de gittikçe zayıflayıp yerini küçülen ateşin cılız çıtırtılarına bıraktı. Ateş söndükten sonra, içerisindeki küllerden ince bir dumanın tüttüğü bakır tasın etrafında öylece kalakalmış bir vaziyette otururken; cinin giderken sanki tüm enerjimi de emip beraberinde götürmüş olduğu gibi bir hisse kapıldım ve bir süre kendimde ayağa kalkacak gücü bulamadım. Faruk ve Serdar kollarıma girip beni yatakhaneye taşıdı ve ben yatağa uzandıktan sonra bir süre başımda bekleyip endişeli gözlerle beni izlediler. Gözlerimi kapadığımda, eski çağların tekinsiz çöllerinde yaşanmış, bana ait olmayan anıların kan donduran derecede korkunç birtakım görüntülerini görüyordum. Bölük pörçük gözlerimin önüne gelen bu kesitler; gece ay ışığı altında, dev okyanus dalgalarını andıran soğuk kum tepeleri üzerinde tuhaf iniltiler çıkararak gezen ve gündüz kavurucu güneşin altında kervanlara saldırıp, tıpkı kan emen vahşi hayvanlar gibi, insanların ruhlarını emen korkunç şeytanların olduğu görüntüler içeriyordu. O gece sabaha kadar hiç uyuyamayıp, bu anıların sahibi olan ve vücutları parçalanan kişilerin yaşadığı acıları bire bir vücudumda hissederken aynı zamanda beynimin içerisinde, birçok kişiye ait, belli bir anlamı olmayan ve sadece birkaç kelimeden ibaret konuşmalar yankılanıp durdu. Sabah yataktan kalkıp derse gitmek için hazırlanırken, birkaç defa görünmeyen bir varlığa ait elin omuzuma dokunduğunu hissettim. Derste iken belirli aralıklarla, gece duyduğum konuşma seslerini beynimin içerisinde duymaya devam ettim. Yine bir ara bu konuşmalar yankılanmaya başladıktan sonra kendimi sınıf arkadaşlarım tarafından sırt üstü yere yatırılmış ve hareket kabiliyetim engellenmiş vaziyette buldum. Kollarımdan ve bacaklarımdan tutup hareket etmeme izin vermeyen şaşkın bakışlı arkadaşlarıma ne yaptıklarını sorduğumda, bana “Asıl sen ne yapıyorsun? Neyin var?” dediler.

4 ya da 5 kişi beni kaldırıp karga tulumba sınıfın dışına çıkarırken; diğer arkadaşlarımın, yüzü kanlar içerisinde olan ve acıyla inleyen Bekir Hoca’yı masasına oturttuklarını gördüm. Arkadaşlarımın beni odasına götürdükleri Bölüm Başkanı olan Alper Hoca’ ya olay hakkında hiçbir şey hatırlamadığımı söylediğimde bana, ders esnasında Bekir Hoca’ya saldırarak onu darp ettiğimi fakat Bekir Hoca’nın her şeye rağmen adli yönden davacı ve şikayetçi olmadığını anlattı.

Alper Hoca bahsetmemişti fakat büyük ihtimalle Disiplin Kurulu bana 1 ay gibi bir süre okuldan uzaklaştırma cezası verip Psikiyatri Polikliniğinde tedavi görmemi talep edecekti.

Alper Hoca’nın odasından çıkıp yatakhaneye gittim ve yatağa uzandım. Yine ara ara beynimde yankılanan sesleri duyuyor ve zihnimde, asla düşünmemem gereken şeytani düşünceler beliriyordu. Aklımı kontrol edemiyor ve gözlerimi kapadığımda, değer verdiğim insanları acımasız şekillerde katlettiğim bölük pörçük görüntüler görüyordum. Alper Hoca’nın odasından çıktıktan sonra ellerimde farkettiğim titremeler, artık yerini yavaş yavaş istem dışı parmak ve bilek hareketine bırakmıştı. O an hayatta gerçeğe dönüşebilecek en korkunç kabusun, insanın düşüncelerini ve eylemlerini kontrol edememesi olduğunu düşünürken birden aklıma, cinin “Benimle temasa geçerek çok büyük bir hata yaptınız. Elbette bunun sizin için bir bedeli olacaktır.” dediği sözleri geldi. Faruk ve Serdar’da henüz anormal bir davranış görmemiştim fakat “Belki de bendeki bu ruhsal bozukluğun aynısını yakında onlar da yaşamaya başlayacaklar” diye düşündüm. O an, ilk etkilenen kişinin ben olmamı; ritüeli planlayan ve cinle bire bir konuşan kişinin ben olduğum nedenine bağladım.

Ben zihnimi bu düşüncelerle meşgul ederken; kendimi kızgın güneşin kavurduğu bir çölde, kumlara bata çıka ilerlemeye çalışırken buldum. Ufka doğru uzanan sarı kum tepeleri arasında, dallarına akbabaların tünediği üç gövdeli bir ceviz ağacı gördüm. Ona doğru biraz daha ilerledikten sonra gökyüzünün maviliklerinde o uğursuz çınlama sesi yankılandı ve akbabalar, boğazları kesilen çiftlik hayvanlarının can çekişirken çıkardıkları sesleri andıran ötüşleriyle ağaçtan havalanarak başımın üzerinde dönmeye başladılar. Ben gökyüzünde onları izlerken, ayaklarımın kuma giderek daha fazla batmaya başladığını fark ettim. Beni yavaşça içine çeken kumlardan kurtulmak için çırpındıkça daha fazla gömüldüm ve tamamen kumlar tarafından yutulup nefessiz kaldım. Tam boğulmak üzereyken gözlerimi açtığımda kendimi akşam, yatakhanedeki yatağımda sırt üstü uzanmış vaziyette buldum ve tüm bu yaşadıklarımın korkunç bir kabus olduğunu düşündüm.

Fakat rüyadan uyanmama rağmen hala nefes alamadığım gerçeğiyle yüzleşince, ellerimle kendi boğazımı tüm gücümle sıkıyor olduğumu fark ettim. Hemen ellerimi boğazımdan çektikten sonra, uzun süre oksijensiz kalmaktan kaybetmeye başladığım bilincimim yerine gelmesi biraz zaman aldı. Telefonumun saatine bakınca saatin gece 2 olduğunu gördüm. Zihnimin ve vücudumun şeytani bir varlık tarafından kontrol edilğinden artık emindim. Ritüelden sonra gittikçe güçlenip zihnimi ele geçiren ve gündüz çevremdeki insanlara tehdit oluşturan, şimdi ise daha da ileri gidip kendi canıma kastetmeye başlayan bu şeytani varlığın etkisini bir an önce yok etmeliydim. Dolabında sakladığım cin kitabını açıp sayfalarını alelacele karıştırdığımda; ritüellerle kurulan temasların, cinlerin kişileri kontrol altına alabileceği birtakım etkileri başlatabileceği ve bu etkilerin ölümcül derecede tehlikeli olabileceği bilgileri yer alırken, bu etkilerin nasıl yok edileceğiyle ilgili herhangi bir bilgiye rastlayamadım. Ritüeli tekrarlayıp, beni kontrol eden cinden, etkiyi sonlandırmasını istemekten başka çarem kalmamıştı. Şeytani bir varlıktan, kötülük yapmaya son vermesini talep etmek her ne kadar tezat olsa da Faruk ve Serdar’ı uyandırıp ritüeli tekrarlamak zorunda olduğumuzu, aksi takdirde ölümcül sonuçlara maruz kalabileceğimizi anlattım. Hiç itiraz etmeden önerimi kabul etmelerinin ardından, daha önceki ritüelden kalma malzemeleri ve soğan kabuklarını dolabından alıp tekrar aynı boş sınıfa gittik. Aynı şekilde yere kömürle bir halka çizip etrafına mumları diktim ve bakır tasın içerisine soğan kabuklarını doldurup içerisine, tuhaf Arapça yazıları yazdığım küçük kağıtları da atıp tutuşturdum. Dairenin içerisine oturup, daha önceki ritüelde olduğu gibi, avuç içlerimizi bıçakla kanatarak el ele tutuştuk. Şekillenen alevler cinin bedenine dönüşürken tekrar o tahammül edilmez çınlama sesi yankılanmaya başladı. Fakat bu sefer gelen cinin öncekinden farklı olarak bir kadın olduğunu gördük. Bu cin de en az daha önceki cin kadar korkunç bir görünüme sahipti. Çınlama sesi gittikçe tizleşip cinin sesine dönüştü ve ” Benden ne istiyorsunuz?” dedi.

Ben yardımına ihtiyacım olduğunu söyleyip “Bana olan şey nedir?” Diye sordum.

Cin “Sen ele geçirilmişşin” diye cevap verdi.

Ona “Peki beni ele geçiren şeyi nasıl bulabilirim? Bu lanete nasıl son verebilirim?” diye sordum.

Cin “Bu ritüeli yaparak her seferinde herhangi bir varlıkla temas kurabilirsiniz. Fakat aradığınız varlığı bulabilmek için onun adını bilmeniz gerekir. Şu anda yapılmakta olan şeyden dolayı daha fazla kalmayacağım, çünkü çok yoruluyorum” dedi.

Şu anda yapılan şey nedir? Diye sordum.

Cin ” 22 yıldır yapay zeka teknolojileri geliştirme çalışmaları yürüten bir şirketin araştırma laboratuvarında bulunan ve ağ bağlantısıyla birbirlerine bağlanmış 3 adet bilgisayar, erişim izni olmadan dosyalarıma giriyor” dedi.

Hepimiz şaşkınlıklık içerisinde “Bilgisayar ne alaka? Ne dosyası? Ne bilgisayarı?” diye sorduk.

Cin “O bilgisayarlar sizlersiniz” diye cevap verdi.

Genesis

Exit mobile version