Skip to main content

Halk Hikayelerinden; “Avcı Mehmet”

Halk Hikayelerinden; “Avcı Mehmet”

Vakti zamanında bir Avcı Hasan varmış, bunun da Avcı Mehmet adında bir oğlu varmış. Bu Avcı Hasan’ın işi av kuş etmekmiş, başka hiçbir işi yokmuş. Bir gün bu adam hastalanmış. Oğlu Mehmet’i yanına çağırmış:

“Oğlum yanıma gel, benim günlerim doldu, bu dünyayı değişeceğim, Sana bir vasiyetim var. Her tarafa ava kuşa git, filanca dağa gitme, oradan sana iyilik gelmez.”

Vadesi tamam olunca Avcı Hasan ölür. Mehmet de babasının işine devam eder.

Mehmet, bir gün babasının, gitme dediği dağa gider, babasının sözünü dinlemez.

Gidip bakıyor ki bir çamın dalında büyük bir post asılı. Postun tüyleri yıldız gibi parlıyor. Mehmet postu sırtlayıp evine getirirken padişahın vezirleri bunu görüyorlar, gidip padişaha haber verirler:

“Padişahım sağ olsun, Avcı Hasan’ın oğlu Avcı Mehmet bir post getirdi ki bu post senin sarayına yakışır.”

Avcı Mehmet’i çağırırlar:

“Buyurun efendim.”

“Oğlum, sen bir post getirmişsin. Bu postu sen ne yapacaksın, para vereyim de bu postu bana ver.”

“Olur, padişahım bu post sana münasip.”

Avcı Mehmet gidip postu padişaha getirir. Padişah birinci vezirine der ki:

“Vezir, haydi hazineden Avcı Mehmet’e postun yerine iki yüz altın ver.”

Birinci vezir iki yüz altını kendisi alır, Avcı Mehmet’e de iki yüz tane dayak çeker. Zavallı çocuk korkusundan kimseye bir şey diyemeden düşe kalka eve gelir.

Annesi bu hâlde görünce sorar:

“Oğlum ne oldu?”

“Böyle böyle oldu.”

“E oğlum, baban sana ne demişti, niye sözünü dinlemedin. Üstelik bu kadar da sopa yedin.”

“Ne yapayım, oldu bir kere.”

Avcı Mehmet iyi olur. Bunu takip eden bir cadı padişaha gidip der ki:

“Padişahı, felanca yerde bir kız var ki daha dünyaya böyle güzel gelmemiş.

Sen bu kızı getirttiremiyor musun?”

“Ben bu kızı kime getirttireyim?”

“Bu postu getiren, kızı da getirir.”

Avcı Mehmet’i çağırırlar, padişah der ki:

“Oğlum, Cimcime Sultan’ın bir kızı varmış, gidip o kızı bana getireceksin, yoksa seni idam ederim.”

“Padiflahım, bana kırk gün müsaade ver, kafama bir danışayım. Eğer yapabilirsem yaparım; yapamazsam beni idam et.”

Avcı Mehmet evine gelir, konu komşuya sorar. Bir gün annesi der ki:

“Oğlum, filan köyde babanın bir arkadaşı vardı, git ona sor. O yaşlı adamdır, daha iyi bilir.”

Avcı Mehmet gidip babasının arkadaşı olan o adamı bulur:

“Babamın sözünü tutmadım, başıma böyle bir hâl geldi. şimdi padişah bana işkence koymayıp yapıyor. Sen bilirsin, bana bir yol göster.”

“Babanın bir av tazısı vardır, duruyor mu?”

“Duruyor.”

“Tazının sırtına çulunu vurursun, o zavallı hayvan nereye giderse sende oraya gidersin, sakın korkma. Onun peşinden gidersen onların dediği memlekete varırsın.”

Avcı Mehmet padişahın huzuruna gelir:

“Padişahım, bana bir ay müsaade vereceksin. Bir aya kadar o kızı getirirsem getiririm; yoksa beni idam mı edersin, zindana mı atarsın, ne edersen et.”

Oğlan evine gelip tazıyı alır. Yola çıkınca tazıyı bırakır, kendisi de tazının gittiği yere gider. Bir müddet gittikten sonra bir adama rastlar. Bu adam dağları eline almış, hangisi yeğnik, hangisi ağır diye tartıp duruyor. Tazı bunun bacaklarının arasından geçer. Bu zavallının yüreği oynar:

“Ya ben altından geçerken dağı bırakır da altında kalırsam.” diye korkar. Yaklaşıp selam verir:

“Selamün aleyküm dağları tartan.”

“Ve aleyküm selam Avcı Hasan’ın oğlu Avcı Mehmet!”

“Yahu sen beni ne tanıyorsun?”

“Senin baban benim iyi arkadaşım idi. Onunla çok arkadaşlık yaptık, ben onu iyi tanırım. Sen nereye gidiyorsun?”

Avcı Mehmet buna durumunu anlatır, Mehmet’e der ki:

“Sen git, şurada iki dağ daha var, onları da tartayım, sana kavuşurum.”

Biraz daha gidince kulaklarını yere verip yerleri dinleyen bir adama rastlar. Tazı bunun belinin üstünden geçer, zavallı çocuk korkar:

“Bu adamın bir kulağı dünyayı kaplamış, kalkar da bana bir sille vurursa biz ha babam gittik.” Bu adamın yanına yaklaşır.

“Selamün aleyküm yer dinleyen.”

“Ve aleyküm selam Avcı Hasan’ın oğlu Avcı Mehmet”

“Yahu sen beni ne tanıyorsun?”

“Nasıl tanımam, senin baban benim en iyi arkadaşım idi. Nereye gidiyorsun?”

Avcı Mehmet hâlini buna da anlatır. Mehmet’e der ki:

“Sen git, benim dinlenilecek bir iki yerim kaldı. Ben sana yetişirim.”

Biraz daha gidince bir adama daha rastlar. Bu adam da ağzını dayamış bütün nehirleri yutuyor. Bir yandan da bağırıyor:

“Eyvah, susuzluktan öldüm, bir yudum su verecek yok mu?” Tazı bunun yanından vurup geçer. Mehmet korkmaya başlar:

“Dünyanın nehirlerini yutan bir adam beni hiç dinlemeden yutar.” Yanına yaklaşır.

“Selamünaleyküm arazyutan.”

“Ve aleyküm selam Avcı Hasan’ın oğlu Avcı Mehmet.”

“Sen beni nereden tanıyorsun?”

“Ben seni tanıyamam mı, senin baban benim iyi dostum idi. Burada bir iki araz kaldı, ben onları yutayım da ben sana kavuşurum.”
Avcı Mehmet biraz daha gittikten sonra arkasına bakar ki üçünün de gelmekte olduklarını görür. Bunlar gide gide bir şehire varıyorlar. Sorup sual edip padişaha misafir oluyorlar. Padişahın da üç vaadi varmış, dermiş ki:

“Benim bu sözlerimi kim yaparsa kızımı ona vereceğim. şehirin ortasındaki büyük kaya yerinden kaldırılacak, bütün ordularımın yemeği bir öğünde yenilecek, uzak bir yerdeki devlerin kapısında asılı bülbülleri getirilecek.”

Bunlar padişaha misafir olduktan sonra padişah bunlara ne işle geldiklerini sorar. Dağları tartan der ki:

“Padişahım, Allah’ın emriyle seninle hısım olmaya geldik.”

“Hay hay, olsun. Ama benim kavlim var, yapabilir misiniz?”

“Yaparım, emret padişahım.”

“Şehrin ortasındaki şu kayayı kaldıracaksınız, ikincisi bütün orduların yemeğini bir öğünde yiyeceksiniz, üçüncüsü de falanca yerde yedi tane dev var, onların bahçelerinde kafeste bülbüller asılı, o bülbülleri getirip benim sarayımın önüne
asacaksınız. Ondan sonra kızımı veririm.”

“Peki.”

Padişah bunlara yer gösterttirir. Akşam olunca yer dinleyen, dağları tartana der ki:

“Arkadaş, kalk şu taşı eline al da bir tarafa atıver.”

Dağları tartan kalkıp kayayı eline alır, şehrin dışına atar. Padişah sabahleyin kalkar ki şehrin ortasında taş maş, hiçbir şey yok. Geçmiş gitmiş.

“Hele gördün mü başımıza gelen işi.” Padişah hemen vezirlerini toplar:

“Bu adamlar başımıza iş çıkartacaklar. Vaziyete bakarsak bu adamlar elimizden kızı alacaklar.”

“Adam sen de padişahım, o kayayı taşla kırdılar, ya bu kadar askerin yemeğini neyle yiyecekler?”

Bunlar da padişahın huzuruna çıkarlar: “Padişahım, taşı attık, emriniz?”

“Orduların yemeğini yiyeceksiniz.”

Bütün orduların yemeğini bir araya toplarlar. Dağları tartan, yer dinleyen ve Avcı Mehmet birer kap yemek yeyip geri çekilirler. Araz yutan buraya çullanır. Ha babam, de babam, getirin, götürün derken, bütün yemekleri yiyip bitirir de yine
feryada başlar:

“Bu nasıl bir padişah, Allah aşkına bir karnımı bile doyuramadı.” Padişah yine vezirlerini toplar:

“Gördünüz mü, bunu da yaptı. Bu adam bu kızı götürecek, nasıl edelim? Yedi tane devi öldürüp de bülbülleri nasıl getirecek?”

Öbür tarafta akşam olunca yer dinleyene derler ki:

“Arkadaş, bak bakalım, devler uyuyorlar mı, uyanıklar mı? Şu bülbülleri de sen al gel.”

Hemen kulaklarını verip yer dinliyor ki devler uyumuşlar. Hemen gidip bülbülleri alır gelir; padişahın sarayının önüne asar. Padişah sabahleyin kalkınca bülbülleri öter görür. Hemen vezir vüzerasını toplar:
“Ben size demedim mi bunlar tekin değildir, diye. Bu adamlar kızı götürecekler.”

Padişah düğün yapıp kızın› bunlara verir. Bunlar da kızı alınca oradan ayrılırlar. Önce araz yutan, sonra yer dinleyeni, en sonra da dağları tartan yerine bırakan kızla oğlan yollarına devam ederler.

Zavallı tazı da onlarla beraber. Bunlar yol alıp ilerlerken oğlanı bir düşüncedir aldı. Dağdan postu getirip verdi, iki yüz altın yerine iki yüz değnek yedi. Şimdi de bu kızı götürüp verecek, beş yüz değnek yiyecek. Padişah kıza sarılıp yatacak, bu da belki dayağın tesiriyle mezarlığı boylayacak. Kız, bunun düşünceli hâlini fark etti:

“Beni nereye götürüyorsun? Onlar belki senin büyüğündü, yanlarında konuşmaya utandın. Onların her biri bir yere gitti. Şimdi seninle yalnız kaldık, niye konuşmuyorsun?”

“Hanım, düşünüyorum ki, şimdi seni götürünce kaç yüz tane dayak yiyeceğim?”

“Sen beni kime götürüyorsun?”

“Durum böyle böyle.”

Avcı Mehmet başından geçenleri anlatınca padişahın kızı bunu teselli eder:

“Sen onu düşünme, ben oraya varınca bir kolayını bulurum.”
Bunlar padişahın huzuruna çıkarlar, Avcı Mehmet kızı padişaha teslim eder. Padişah hemen ikinci vezirini çağırır:

“ikinci vezir!”

“Buyurun padişahım”

“Git, hazineden bu Avcı Mehmet’e bin tane altın ver!”

Kız burada lafa karışır:

“Padişahım durunuz, bu postu kim getirdi?”

“Bu çocuk getirdi.”

“Ona kaç tane altın verdiniz?”

“iki yüz tane.”

“Kim verdi?”

“Birinci vezirim verdi.”

Kız orada Avcı Mehmet’e sorar: “Sen bu iki yüz altını aldın mı?”

“Hayır, almadım. Üstüne de iki yüz tane değnek yedim. Şimdi de bin altını ikinci vezir alacak, ben de bin tane değnek yiyeceğim. Bu bin değneği yediğim zaman gideceğim yer de kabristan olacak.”

Kız, padişaha der ki:

“Bu çocuğu baş vezir edeceksin, kızını da bu oğlana vereceksin. Önce onların düğününü yapacaksın, sonra biz evleneceğiz. Yoksa şimdi babama bir mektup yazarım, yirmi dört saat içinde tahtın›, tacını başına geçirir.”

Padişah, kızın güzelliğine heveslenerek onu kırmaz. Önce Avcı Mehmet’in düğününü yapar, onlar zifafa attıktan sonra da kendi düğününü yapar. Böylece yiyip içip yaşarlar.

(Sakaoğlu 2001; 292-296).

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 5 Ortalaması: 3.4]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir