Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi; Hayaletin Laneti 1. Bölüm

Kendi hazırlıklarımı yapmaya başladım.

Bağlayıcının ekip arkadaşı çukuru kazmaya devam ederken bağlayıcıyla birlikte ahıra geri döndüm. Ne yapılması gerektiğini biliyordu: Önce, yanlarında getirdikleri büyük bir fıçıyı suyla doldurmaya başladı. Deneyimli insanlarla çalışmanın avantajlarından biri buydu; ağır malzemeleri sağlıyorlardı. Oldukça sağlam, metal kasnakların çevrele­diği ve yaklaşık dört metrelik bir çukura dahi yetebilecek kadar büyük, ahşap bir fıçıydı.

Bağlayıcı yarısına kadar suyla doldurduğu fıçıya, at arabasından getirdiği büyük bir çuvaldan kahverengi bir toz dökmeye başladı. Her seferinde az bir miktar döküyor, he­men ardından kaim bir sopayla karıştırıyordu.

Çok geçmeden karıştırmak güçleşti; fıçıdaki sıvı, gitgi­de yoğun, yapışkan bir maddeye dönüştü. Üstelik haftalar önce ölmüş bir ceset gibi kötü kokuyordu. Eklenen tozun büyük bir kısmının ezilmiş kemik olduğu düşünülürse as­lında bu pek de şaşırtıcı değildi.

Sonuç çok güçlü bir yapışkan olacaktı ve bağlayıcı karıştırmaya devam ettikçe terleyip güçlükle nefes almaya başladı. Hayalet daima yapıştırıcıyı kendisi hazırlıyordu ve beni de bu şekilde eğitmişti. Ancak zaman çok azdı ve bu iş için gereken kuvvet, bağlayıcı da vardı. Bu yüzden ondan istenmemesine rağmen hemen çalışmaya başlamıştı.

Yapıştırıcı hazırlanınca yanımda getirdiğim torbalardan demir tozuyla tuz eklemeye başladım. Karışıma düzenli bir şekilde dağılmalarını sağlamak için de bir yandan yavaşça karıştırmaya devam ediyordum. Demir, bir öcü için tehlikelidir; çünkü tuz onu yakarken demir yavaş yavaş gücünü emer. Öcü bir kez çukura girerse oradan çıkamaz, kayanın alt kısmıyla çukurun kenarları aynı karışımla kaplandığında kendini iyice küçültüp aradaki boşlukta kalmak zorundadır. Elbette asıl sorun öcüyü çukura sokabilmektir.

Şimdilik bu konuda endişe etmiyordum. En sonunda bağlayıcı da, ben de yapıştırıcının kıvamını bulduğuna kanaat getirdik.

* * * * * * * *

Çukur henüz tamamlanmadığından, Horshaw’a uzanan virajlı, dar yolda doktoru beklemekten başka yapacak işim yoktu.

Yağmur dinmiş, hava oldukça durgunlaşmıştı. Eylül ayının sonlarıydı ve havalar giderek kötüleşiyordu. Çok yakında yağmurdan daha kötüsüyle karşılaşacaktık ve batıdan gelen zayıf gök gürültüleri beni daha da endişelendiriyordu. Yirmi dakika kadar sonra uzaktan gelen toynak sesleri duydum. Doktor, pelerini arkasında uçuşarak, dörtnala sürdüğü atının üzerinde köşeyi dönerken, sanki cehennemin köpekleri tarafından kovalanıyor gibiydi.

Hayalet’in asasını tutuyordum, bu nedenle tanıştırılmaya ihtiyacım yoktu. Zaten doktor o kadar hızlı gelmişti ki nefes nefeseydi. Onu başımla selamladım. Terli atını kilisenin önünde otlamaya bırakarak yan kapıya kadar peşimden geldi. Saygımdan ötürü önden onun girebilmesi için kapıyı açık tuttum. Babam bana herkese saygılı davranmamı, çünkü böylelikle onlardan da saygı göreceğimi öğretmişti. Bu doktoru tanımıyordum, fakat Hayalet’in ısrarlı tavsiyesinden, işinde iyi olduğuna emindim. Adı Sherdley idi ve siyah, deri bir çanta taşıyordu. Neredeyse, yanımda getirip ahırda bıraktığım Hayalet’in çantası kadar ağır görünüyordu. Çantayı hastasından iki metre kadar uzağa bıraktı ve hâlâ hıçkıra hıçkıra ağlayan kahyayı görmezden gelerek incelemelerine başladı.

Hemen arkasında duruyordum, böylelikle yaptıklarını en uygun açıdan izleyebiliyordum. Rahibin siyah cübbesini kaldırıp bacaklarını nazikçe ortaya çıkardı.

Sağ bacağı ince, beyaz ve neredeyse tüysüzdü; ancak öcünün yakalamış olduğu sol bacağı kızarmış ve şişmişti, yerdeki çatlağa yaklaştıkça koyulaşan mor damarlarla çevriliydi.

Doktor başını iki yana sallayıp yavaşça nefes verdi. Daha sonra kahyayla konuştu, sesi öylesine alçaktı ki söylediklerini güçlükle duyabildim.

“Kesilmesi gerek,” dedi. “Tek şansı bu.”

Bunu duyar duymaz kahya yeniden ağlamaya başladı ve doktor bana bakıp kapıyı işaret etti. Dışarı çıktığımızda sırtını duvara yaslayıp göğüs geçirdi. “Hazırlanman ne kadar sürer?” diye sordu.

“Bir saatten az,” diye yanıtladım, “ama duvarcıyla bağlı. Taşı kendisi getiriyor.”

“Eğer daha uzun sürerse, onu kaybederiz. Doğrusu, zaten pek şansı olduğunu düşünmüyorum. Acıyı dindirmek için dahi bir şey veremiyorum, çünkü vücudu iki dozu kaldırmaz ve bacağını kesmeden önce bir doz vermem gerekiyor. O zaman bile, şok onu anında öldürebilir. Sonrasında onu düz bir şekilde hareket ettirmek zorunluluğu, her şeyi daha da güçleştiriyor.”

Omuz silktim. Bunu düşünmek dahi istemiyordum.

“Tam olarak ne yapılması gerektiğini biliyorsun, değil mi?” diye sordu doktor, dikkatle yüzümü inceliyordu.

“Bay Gregory her şeyi anlattı,” dedim, kendimden emin bir ses tonuyla konuşmaya çalışarak. Doktor bunu sadece bir kez anlatacaktı, oysa Hayalet onlarca kez anlatmıştır. Sonrasındaysa tatmin olana kadar baştan sona anlatmamı istemişti.

“On beş yıl kadar önce buna benzer bir vakayla karşılaştık,” dedi doktor. “Elimizden geleni yapmıştık ama adamı kaybettik. Çok genç, güçlü kuvvetli ve henüz hayatının ba­harındaydı. Dua etmekten başka çaremiz yok. Bazen yaşlı­lar düşündüğümüzden çok daha dayanıklı olabiliyor.”

Uzun bir sessizlik oldu, aklıma takılan bir şeyi sorarak sessizliği bozan ben oldum:

“Bir miktar kanına ihtiyacım olacağını biliyorsunuz, değil mi?”

“Sen giderken ben dönüyordum,” diye homurdandı doktor ve ardından yorgun bir şekilde gülümseyerek Horshaw’a uzanan yolu işaret etti. “Duvarcı yolda, yani kalkıp işini yapsan iyi olur. Gerisini bana bırak.”

Dikkatle dinleyince çok uzaktan, yaklaşan bir at arabasının sesini duydum. Bağlayıcıların ne durumda olduklarını görmek için mezar taşlarının arasından geçip yanlarına gittim. Bağlayıcının arkadaşı ağaca tırmanmış, makara düzeneğini sağlam bir dala takmaya çalışıyordu. Bir insan kafası büyüklüğünde, demirden yapılmış bir aletti ve üzerinden zincirlerle iri bir kanca sarkıyordu. Taşı kaldırıp tam yerine oturtmak için bu aleti kullanacaktık.

“Duvarcı geldi,” dedim.

Her ikisi de anında yaptıkları işi bırakarak beni kiliseye kadar takip ettiler.

Şimdi yolda bir başka at daha vardı, çektiği arabanın üzerindeyse kaya duruyordu. Şimdiye kadar problem çıkmamıştı, ancak duvarcı keyifsiz görünüyor, benimle göz göze gelmekten kaçınıyordu. Yine de vakit kaybetmeden at arabasını uzun yoldan dolaştırarak, tarlaya açılan kapıya kadar getirdik.

Duvarcı, ağaca yaklaşınca kancayı kayanın ortasındaki halkaya taktı ve kaya at arabasından havaya kaldırıldı. Yerine tam uyup uymayacağını bekleyip görecektik. Kaya, zincirden çok dengeli bir şekilde sarkıyordu, çünkü duvarcı halkayı ustalıkla, olması gerektiği gibi takmıştı.

Çukurun iki metre kadar üzerine alçaltıldı, işte tam o sırada duvarcı, kötü haberi verdi. En küçük kızı çok hastalanmış, ateşlenmişti. Eyaleti kasıp kavuran ve Hayaleti de yalağa düşüren hastalığın aynısıydı. Karısı kızının yanındaydı ve onun da hemen gitmesi gerekiyordu.

“Üzgünüm,” dedi, ilk kez gözlerimin içine bakarak. ‘ Ama bu kaya çok kıyak, sorun yaşamazsınız. Buna söz verebilirim.”

Ona inandım. Bu kadar kısa sürede elinden geleni yapmış ve kızıyla ilgilenmeyi tercih edebilecekken taşı hazırlamıştı. Bu yüzden parasını ödeyip Hayalet’in ve benim teşekkürlerimizi sundum, kızının bir an önce iyileşmesini dileyerek onu gönderdim.

Sonra da yeniden işe koyuldum. Duvarcılar, kayaya keskiyle şekil vermek kadar doğru yerleştirme konusunda da uzmandılar; bunun için, bir tersliğe karşı, kalmasını tercih ederdim. Yine de bağlayıcı ve ekip arkadaşı işlerinde iyiydi. Tek yapmam gereken, sakin olmak ve aptalca bir hata yapmamaya dikkat etmekti.

Önce hızlı çalışıp çukurun kenarlarını yapıştırıcıyla sıvamam, sonra da kaya yerine oturtulmadan hemen önce tabanını da kaplamam gerekiyordu.

Çukura indim ve elimde fırça, bağlayıcının arkadaşının tuttuğu fenerin ışığında çalışmaya başladım. Dikkat gerektiren bir süreçti. En küçük, iğne deliği kadar bir yer dahi gözden kaçmamalıydı, çünkü öcünün kaçması için bu bile yeterli olabilirdi. Ve çukurun derinliği üç metre olması gerekirken iki metre olduğundan çok daha dikkatli olmalıydım.

Ben çalışırken karışım toprakta sertleşiyordu. Bu iyiydi, böylelikle yazın toprak kuruduğunda kolayca çatlamaz ve pul pul soyulmazdı. Kötü olan, toprağın üzerinde yeterli kalınlıkta bir dış tabaka kalmasını sağlayacak miktarı kestirmenin güçlüğüydü. Hayalet, bunun deneyimle öğrenilecek bir şey olduğunu söylemişti. Şimdiye dek çalışmamı kontrol etmek için hep yanımda olmuş ve son rötuşları o yapmıştı. Şimdiyse, işi kendi başıma düzgün olarak yapmalıydım. İlk kez…

En sonunda çukurdan çıktım ve üst kısımla ilgilenmeye başladım. En üstte kalan otuz santimlik, yani kayanın kalınlığı kadar olan kısmın boyu ve eni çukurun kinden fazlaydı. Öcünün kaçabileceği en küçük çatlakların dahi kapanacağı şekilde kayanın üzerine oturtulacağı düz bir zemin oluşturuyordu. Bu kısım ciddi bir dikkat gerektiriyordu, çünkü kayanın toprağa temas edeceği yer burasıydı.

İşi bitirmeme yakın, şimşek çaktı ve saniyeler sonra şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Fırtına patlamak üzereydi.

Çantamdan önemli bir şey almak üzere ahıra geri döndüm. Bu, Hayalet’in ‘yem kabı’ adını verdiği şeydi. Bu iş için metalden özel olarak yapılmıştı ve kenarlarında, birbirinden eşit uzaklıkta üç küçük matkap deliği vardı. Onu dikkatlice çıkarıp yenimle parlattıktan sonra doktora hazır olduğumuzu söylemek için kiliseye koştum.

Kapıyı açarken keskin bir katran kokusu aldım. Mihrabın hemen solunda küçük bir ateş yanıyor, üzerinde üç ayaklı, metal bir sehpanın üstündeki kaptan köpükler fışkırıyordu. Dr. Sherdley kanı durdurmak için katran kullanacaktı. Bacağın kesildiği yeri katrana bulamak, kalan kısmın sonradan kötüleşmesini engellerdi.

Doktorun kullandığı tahtaları nereden almış olduğunu görünce kendi kendime gülümsedim. Dışarısı ıslaktı, o da etrafta kuru olarak tek bulabildiği kilise sıralarından birini parçalamıştı. Rahibin buna hiç memnun olmayacağına kuşku yoktu. Ama bu, hayatını kurtarabilirdi. Zaten şu anda baygındı, derin derin soluyordu ve ilacın etkisi geçinceye kadar birkaç saat daha bu şekilde kalacaktı.

Yerdeki çatlaktan, beslenen öcünün sesi duyuldu. Bacaktan kan emmeye devam ederken yutkunma ve şapırda­mayla karışık iğrenç bir ses çıkarıyordu. Yakınında ve ziyafetine bir son vermek üzere olduğumuzu fark edemeyecek kadar meşguldü.

Konuşmadık. Sadece doktora doğru başımı salladım ve o da başıyla karşılık verdi. İhtiyacım olan kanı çekebilme­si için ona yem kabını verdim, o da çantasından ufak bir metal testere çıkarıp soğuk, parlak dişlerini rahibin dizinin hemen altındaki kemiğin üzerine yerleştirdi.

Kahya hâlâ aynı konumdaydı; ama gözlerini sımsıkı kapatmış, kendi kendine mırıldanıyordu. Dua ediyor olmalıydı ve yardımcı olamayacağı açıktı. Doktorun yanına diz çökerken içimin ürperdiğini hissettim.

Başını iki yana salladı. “Bunu görmene gerek yok,” dedi. “Bir gün çok daha kötülerini göreceğine kuşkum yok, ama bunun şimdi olmasına gerek yok. Sen git evlat, işine geri dön. Ben halledebilirim. Sadece o ikisini gönder de işim bittiğinde onu at arabasına kaldırmama yardım etsinler.”

Dişlerimi sıkmış, olacaklarla yüzleşmeye hazırlanıyordum, ama bu teklifi de ikiletmedim. Rahatlamış bir şekilde çukurun yanına geri döndüm. Henüz varmıştım ki bir çığlık geceyi delip geçti, hemen ardından acılı inlemeler duyuldu. Ancak bu sesler rahipten gelmiyordu. O baygındı. Sesler kahyadan geliyordu.

Bağlayıcı ve arkadaşı kayayı yeniden havaya kaldırmıştı bile ve üstündeki çamurları silmekle meşgullerdi. Sonra, onlar doktora yardım etmek için kiliseye doğru giderken, fırçayı son bir kez karışıma daldırıp kayanın altını güzelce sıvadım.

El ustalığımı keyifle izlemeye vakit bulamadan bağlayıcının arkadaşı koşarak geri geldi. Bağlayıcı hemen arkasında, çok daha yavaş ilerliyordu. Elinde içi kan dolu kap vardı, tek bir damlasını bile damlatmamaya gayret ediyordu. Yem kabı çok önemli bir araçtı. Hayalet, Chipenden’da bunlardan çok sayıda bulunduruyordu ve hepsi de kendi özel tarifine göre yapılmıştı.

Hayalet’in çantasından uzun bir zincir çıkardım. Ucunda ki geniş halkaya üç tane daha kısa zincir takılmıştı, hepsinin T ucunda da küçük, metal bir kanca vardı. Üç kancayı, kabın kenarına yakın kısımdaki üç deliğe soktum.
Zinciri kaldırdığımda, yem kabı hemen altında mükem­mel bir dengede kaldı, yani onu çukura indirip tam mer­kezine yavaşça oturtmak için büyük bir yetenek gerekli değildi.

Hayır, yetenek bu üç kancayı çıkarmaktaydı. Zincirleri gevşetirken çok dikkatli olmalıydınız, kancalar kaptan çıkıp yere düşerken ona çarpıp kan damlatmamalıydı. Bunu saatlerce çalışmıştım ve çok heyecanlı olmama rağmen ilk denememde kancaları çıkarmayı başardım. Şimdi yapılacak tek şey beklemekti.

* * * * * * * *

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Önceki sayfa 1 2 3Sonraki sayfa
Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı