Dehşet ÖyküleriGökhan KarakeleşKorku HikayeleriPolisiye Hikayeler

Korku Hikayelerinden; Açlık Çekenler 3. Bölüm (+18)

Korku Hikayelerinden; Açlık Çekenler 3. Bölüm (+18)

Amir bir kez daha elindeki kulaklığın ucundaki ufak mikrafona konuştu “Herkes yerini aldı mı?” Sezgin Amirin hemen yanında oturuyordu. Üzerinde dizine kadar uzanan bir siyah kaban vardı. Başında eskilerden kalma siyah bir kasket şapka, boynunda gri renkte bir atkı, ellerinde ise siyah deri eldiven…

Haydar sessizce konuştu. Herhangi biri konuşurken onu herkes duyabiliyordu. Bütün telsizler birbirine bağlıydı fakat bunu sadece oradaki altı kişi duyabiliyordu. “OFF! FELAKET YAĞMUR YAĞIYOR!! DİKKATLİ OLUN!!” Haydar’ın ardından Bayan C konuştu. “Görmekte çok zorlanıyorum, dürbün ıslandıkça görüntü kötüleşiyor.” Amirin işaretiyle Sezgin arkasındaki bastona benzeyen kahverengi saplı siyah şemsiyeyi alıp arabadan indi. Kış olmamasına rağmen gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Yağmurun sesi yüzünden kimse birbirini duymuyordu. Her yer karanlık ve ıssızdı. Sezgin iki adım sonrasında olay yerine girdi. Olay yerine girdiği anda kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Gereğinden fazla karanlıktı. Gözündeki gözlüklerle bile görmekte zorlanıyordu. Kocaman yarım kalmış binalar karanlıkta siyaha boyanmış onlarca gözü olan canavarlara benziyordu. Bahçeler ıssız ve sessizdi. Ortalıkta sokak köpeği bile yoktu. Yağmurun sesi ne kadar sessizliği bozuyor gibi görünse de karanlıkta her damla şemsiyenin üstüne düştükçe kurşun sesi gibi yankı yapıyordu. Sezgin korkusunu yenmek için içinden şarkı söyleme başlamıştı fakat esen rüzgârın eşliğinde şiddetlenen yağmur kulaklarında karanlığın senfonisini çalıyordu. Her attığı adımda sokak kaldırımları biraz daha üzerine geliyordu. Taktığı gözlük yüzünden her yer sarının yeşile çalan gecenin aydınlık halini anımsatan bir hale bürünüyordu. Kaldırımın hemen altındaki ufak kanallardan geçen ıslak sular şuan o gün ki gibi taze kana benziyordu. Dünya bir kere daha ıslanıyordu. Bu sefer gökyüzünden inen yağmur damlaları değildi.

Sezgin ürkek adımlarla yürürken kulağındaki kablosuz kulaklıktan Haydar’ın sesi geldi. “Korkuyor musun ?” Bu kısa bir soruydu fakat Sezgin’i en çok bu soru tarif ediyor gibiydi. Sezginin dudakları çekilerek ufak bir tebessüm gösterdi. Bir eliyle şapkasının ucundan tutarak hafiften gözüne doğru çekti. Şu haliyle gözleri tamamen karanlığın içinde gibiydi. Sezgin ağzını açarken bütün dişleri görünüyordu. “Evet, hemde her şeyden çok…” Sezgin gülümsemeye devam etti. Yüzündeki gülümseme korkmadığını göstermek için değildi aksine korktuğunu sadece korkuyorum diyerek anlatamaması yüzündendi. Şuan tarif ettiği korku karanlık bir sokakta, gökyüzünden inen yağmurla hiç bilmediği bir yere doğru yürümesi… Bu bilinmezlik kanına işliyordu. Hiç bilmediği bir düşmanla dövüşmeleri isteniyordu ve bunu hiç bilmedikleri bir yerde yapacaklardı. Tek korktuğu şey karanlığında ortasında yalnız yürümek değildi, hiç bilmediği bir karanlığa doğru yürümekti.

Kısa bir süre sonra Sezgin yirminci binanın önüne geldi. Etrafta yağmur sesinden başka ses yoktu. Sezgin yavaşça ağzını atkısına doğru yaklaştırdı. Ağzının oynadığının görünmesini istemiyordu. “Birini gören var mı?” Herkes herhangi bir şey görmediği teyit etti. Fakat Sezgin’in kalbinde uğursuz bir şüphe, ağır bir acı vardı. Yine aynı sokakta olmak acı veriyordu. Bu sefer sabah değildi. Arkasına saklanacak bir ışık yoktu. Boğazından yakalayan geceye dur diyecek gücü yoktu. Tek yapması gereken ya ölene kadar beklemek yada birinin kendisini kurtarmasını beklemekti. Kabul etmesi zor olsa da hayatın böyle bir kara-mizahı vardı.

Herkes dilini yutmuş gibiydi. Saatler çoktan on ikiyi vurmuştu. Koca alanda hâlâ sessizlik hakimdi. Sezgin durmadan kolunu sıvayıp saatine bakıyordu. Gerçekten de çok garipti. Bir kurbanın ölümü bu kadar istemesi şaşırılacak olaydı, fakat ölüm bile olsa şu lanet yerden kurtulmak Sezginin tek isteğiydi. Haydar Sezgin’e bu operasyondan sonra ne yapacağını sorduğunda “Ölmezsem, yıllık iznimi kullanıp bu şehirden çok uzak bir yere gideceğim. ” demişti. Şuanda da tek isteği buydu. Şu lanet oyunu bitirip bir an önce bu şehirden uzaklaşmak…

Sezgin bir kez daha saate bakmak için kolunu sıvamaya çalışırken sağ tarafından bir ses geldi. Ses çok yakındı. Hatta hemen dibinden gelmişti. ” Birini mi bekliyorsunuz ? ” Sezin çok ani şekilde sese doğru yüzünü çevirdi. Karşısında kendi boylarında bir adam vardı. Adamın saçı siyahtı ve arkadan bağlanmış bir şekilde beline kadar iniyordu. Sezgin’in yaşlarında görünmesine rağmen yüzünde tek bir kıl bile yoktu. Üstelik üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Ellerindeki beyaz eldivenler ile aslan başı simgeli bir bastonu tutuyordu. Yağmur kendisini rahatsız etmiyor gibiydi. Yağan yağmura karşı tek bir tepki bile göstermiyordu. Sadece gülen bir yüzle Sezgin’e bakıyordu.

Adam bir kez daha konuştu. Yüzünde hiç kaybolmayan bir gülümseme vardı. “Sizi korkuttuysam özür dilerim.” Sezgin ufak bit tebessüm gösterdi. Bu saatte böyle bir adamın böyle bir yerde ne işi vardı. “Özür dilemenize gerek yok…. evet, bir arkadaşımı bekliyorum.” Sezgin’in gözleri korktuğunu belli ediyordu. Karşısındaki kişi çoğu ihtimalle oydu. Bu kesinlikle katil olmalıydı fakat normal bir insana benziyordu. Amirin dediği gibi bir farklılık yoktu. Acaba o değil miydi ? O zaman bu saatte burada ne işi vardı? Sezgin sorularla boğuşurken adam bir kere daha konuştu. “Bu saatte buranın tehlikeli olduğunu bilmiyor musunuz?” Sezgin şaşırmış gibi görünerek “Hayır bilmiyordum, uyardığınız için teşekkür ederim. Arkadaşım gelince buradan hemen ayrılacağız.” Adamın yüzündeki gülümseme daha da büyüdü. Sezgin konuşurken kulağına yağmur sesiyle karışık hırıltılar gelmişti fakat konuşmasını kesmemişti. Acaba diğerleri iyi miydiler ?

Adamın gülümsemesi giderek büyüdü. Köpek dişleri dudağının arasından dışarı çıkıyordu. Gözlerinde bakış bir şeytanın sinsiliğini açık açık ortaya koyuyordu. Sezgin her geçen saniye biraz daha tedirgin oluyordu. Karşısında adamın yüz ifadesi kanını donduruyordu. Gözlerinde acımasız bir katilin şeytani bakışı vardı.

Adam kocam açmış olduğu ağzıyla bir kez daha konuştu. Bu kez sesi daha ince ve daha iğrenç çıkmıştı. Sanki şeytanın ete bürünmüş hali gibiydi. “Arkadaşın mı? Sanırım o az önce öldü.” Sezgin bir an afalladı. Ayakları geri gitmeye başladı. Koca hayatı şu anda önünden geçiyordu. Ölüme en yakın olduğu zaman şu andan başkası olamazdı. Kan donduran bir zaman dilimine girmişti. Bir şeytanın kırmızı gözlerine bakıyordu. Bir kurban gibi ne zaman boğazlanacağını bekliyordu. Kulağındaki yağmur sesi şuan uçup gitmişti. Tek duyduğu koca bir sessizlikti.

Sezgin geri geri adım atarken adam yavaş adamlarla Sezgin’e yaklaşıyordu. Sezgin kısılmış sesiyle bağırdı “Kimse yok mu?” Hiç kimse ses vermiyordu. Kocaman bir boşluğun içinde yalnız kalmıştı. Karanlık boğazından tutmak üzereydi ve kendisini kurtaracak kimse yoktu.

Adam gülerek konuştu. “Bağırmak bir şey değiştirmeyecek. Seni duyacak kimse yok. Çünkü hepsi öldü” Adam büyük bir kahkaha kopardı. Artık her yer karanlıktı. Kaçacak veya saklanacak herhangi bir yer yoktu. Zaten adam tam karşısındaydı. Ölüm şuan bir nefesten bile yakındı.

Adam kahkaha attıktan sonra bir an sessizleşti. Kaybolan gülümsemesi ile birlikte Sezgin’e son sözlerini söyledi “Merak etme acı çekmeyeceksin” Sezgin kaçmak için hareketlenmeye başladığında gözünün önünde bir el belirdi ve aynı anda bir patlama duyuldu. Her şey bir anda olmuştu. Adam çok hızlıydı. Sezgin ne olduğunu bile anlamdan ölmüş olacaktı.

Haydar koşarak Sezgin’in yanına geldi. Sezgin korkudan titriyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu. Haydar Sezgin’in kollarından tutarak Sezgin’i sallamaya başladı “SEZGİN KENDİNE GEL!!” Sezgin elini düz bir şekilde açıp kulağına vurmaya başladı. Sesten dolayı kulağı çınlamıştı. Haydar’ın dediklerini anlamıyordu fakat tahmin etmesi çokta zor değildi. Sezgin kafasını sallayıp korkmuş bir yüzle Haydar’a baktı. Haydar’ın da Sezgin’den bir farkı yoktu. Belki yetişmese Sezgin’in kafası dört parçaya ayrılacaktı.

“İYİ MİSİN?” Haydar Sezginin duymadığını düşünüp bağırmaya başladı. Kullandığı silahın böyle bir özelliği olmasa da içindeki mermiler diğer mermilerden farklıydı. İki kez patlıyordu; ilki ilk ateşlemede patlarken ikinci patlayış isabet ettiği noktada gerçekleşiyordu. Bu yüzden Sezgin’in kulağının dibinde bomba patlamış gibiydi. Sanki kulağında hiç bitmeyen böcek orduları geziyordu.

Sezgin kendini ıslanmış sokak kaldırımının üzerine attı. Kafasını kollarının arasına alıp bir süre öyle kaldı. Haydar konuşmadan Sezgin’in başında bekliyordu. Adam herkesin öldüğünü söylemişti fakat Haydar yaşıyordu. Amirden bile ses gelmemişti. Haydar hariç kimse ateş etmemiş, herhangi bir tepki göstermemişti. Belkide gerçekten hepsi ölmüştü fakat ikinci bir ihtimal daha vardı. Aralarından en masum ihtimal bu olsa gerekti, telsiz bağlantıları kesilmişti… lakin bir ihtimalden ibaretti. Diğerlerine ne olduğunu görmeden bunu bilemezlerdi.

Sezgin kısa bir sürenin ardından kafasını kaldırdı. Sanki yeni uyanmış gibi sersem bir hali vardı. “Az kalsın beni de öldürüyordun.” Haydar gülümsedi. Hâlinden memnun bir hali vardı. “Ne kadar keskin bir nişancı olduğumu bilirsin…” Bir an ikisi de sessiz kaldı. Akıllarında ki soruları cevaplamak için düşünmeleri gerekiyordu fakat az önce vurulan adama daha bakan olmamıştı.

Sezgin elini kaldırıma dayayarak ayağa kalktı. Yüzündeki sersem ifade hâlâ devam ediyordu. “Sence onlar ölmüş müdür ? ” Haydar derin bir nefes aldı. Aklındaki en kötü senaryo bu olurdu. Ceset parçalarını kaldırımlardan toplamak…

Haydar cevap vermedi. Sadece düşünüyordu. Düşünmekten başka seçeneği yoktu. Görünüşe göre bu adam yalnız değildi. Fakat en önemlisi bu adam neyin nesiydi. Haydar kafasını çevirerek yerdeki adama baktı. Karnının ortasında kocaman bir delik vardı. Attığı kurşun bir bütün halinde hedefe değiyor, hedefe değdiğinde ise saçmalara ayrılıyordu. Böyle bir yara ile normal bir insanın yaşaması imkansızdı fakat bu kişi bir insan değildi.

Haydar tam adama doğru eğilecekken adam bir anda yerden kalktı. O kadar hızlıydı ki Sezgin de Haydar da aynı anda adamdan uzaklaşmıştı. Fakat bir metreden fazla gidememişlerdi. Adamın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Haydar ve Sezgin korkuyla adama baktı. Sezgin delirecekmiş gibi adama bakıyordu. “SEN NASIL BİR İNSANSIN?” Sezgin korkuyla kükredi. Karşısında ki adamın insan olmadığından artık daha fazla emindi.

Adam derin bir nefes aldı. Yüzündeki korkunç ve yamyam gülümseme bir an olsun yok olmuyordu. “HAHAHAHA!! SİZE İNSAN OLDUĞUMU KİM SÖYLEDİ?” adamın konuşması bittiği anda ilk kez yüzündeki gülümseme silindi ve korkunç bir çığlık duyuldu “Aaaaaaaaagggğğğ”. Çığlık başladığı anda adamın sol elinden bir kırılma sesi geldi. Ardından hemen sol elinin üst bölgesi kırılıp geri doğru döndü. Bütün kemikleri kırılıp şekil değiştiriyordu. Canavara dönüşen adamın kemiklerinin kırılma sesi tüm alanda yankılandı. Kemikler kırıldıkça bedeni şekilden şekile giriyor, bedeni giderek büyüyordu. Üç metreye yaklaşan kambur bedenden kemikler etten dışarı çıkmaya başladı. Önce sırtındaki kemikler dışarı çıkmıştı. Ardından kolundaki kırık kemikler eti parçalayarak çıktı. Kemikleri kırıldıkça yeniden düzensiz bir şekilde kaynıyordu.

Adam derin bir nefes alıp tekrar verdi. Ağzından dumanlar çıkıyordu. Bedeninin her yeri parçalanmış olmasına rağmen hayattaydı. Asfalt bir kere daha kana boğulmuştu. Kanlar içinde bedeninden çıkan kemikler şuan adamın tüm bedenini sarmıştı. Artık kan akmıyordu. Adamın bütün bedeni kemiklerin etrafını doku örtüsüyle sarmıştı. Bu inanılmaz bir şeydi. Bir insan bunu yapamazdı. Tüm bedenini yeniden tasarlamış gibiydi. Daha büyük ve daha güçlüydü.

Adam bir nefes daha aldığında gözlerinde ki siyah örtü suyun kaynaması gibi küçük baloncuklar oluşturmaya başladı. Baloncuklar artmaya başladığında kuyudan su atar gibi adamın gözlerinden kırmızı bir kan tabakası akıp bütün gözünü kırmızıya boyadı. Şu haliyle cehennemden çıkmış bir şeytandan hiçbir farkı yoktu. Yağmur bedenine değdikçe buharlaşıp yok oluyordu. Siyah uzun saçları dağılmış kambur bedeniyle eğilmiş gibi görünen başından aşağı sarkıyordu. Yüzünde korkunç bir gülümseme oluşurken dişlerinin arasından oluk oluk kan sızıp yere akıyordu.

Sezgin’in adımları geri geri giderken içinden dua edip, yalvarıyordu. Gördükleri bir yaratanın izin vereceği türden değildi. Böyle bir yaratık olamazdı. Sanki cehennemin kapıları açılmışta iblisler dünyaya akın etmiş gibiydi.

Kemikleri tüm bedeninden çıkmış adam ağzını konuşmak için açtı. Hâlâ ağzından kanlar akıyordu. “Bu beden…. Uzun süre kullanmamıştım… acıdııı… çok açım… çok açım… yemek istiyorum… sizi yemek… istiyorum…” Adamın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Eğer ikisi de diğer ölenler gibi parçalara ayrılacaktı. Ölmenin bile şerefi vardı ama bu tamamen kurban gibi ölmekti. Bir kurdun bir koyunu avlaması gibiydi. Sadece yemek için öldürüyordu. Canlı canlı parçalamak için öldürüyordu.

Haydar tüm gücüyle bağırdı. “SEZGİN BİNAYA KOŞ!!” İkisi birden tüm gücüyle hemen önlerinde ki binaya doğru koşmaya başladılar. Koşarken nefes bile almıyorlardı. Ölüm koşusu gibiydi. Arkalarına bile bakmadan, ölmeden durmayacakları bir koşturmaydı.

Aynı anda küçük çitten atlayıp binaya yöneldiler. Arkalarından güçlü sesler gelse de bakmaya cesaretleri yoktu. Çünkü bir saniyenin bile ölümle yaşam arasında büyük bir değeri vardı.

Haydar kapıdan hızlıca kendini attı. Sezgin kapıya ters düşünce camdan içeri atlamıştı. Daha nefes bile alamadan büyük bir patlama ile duvar karton gibi parçalandı. Her yeri toz kaplamıştı. Toz yüzünden göz gözü görmüyordu. Haydar kapıya doğru üç el ateş etti. Bir ses gelmemişti fakat tozun içinden bir kişinin çıktığı görünüyordu. Haydar şaşkınlıkla “OLAMAZ!!” dedi. Adam şimdi kendi haline dönmüştü. Adam yaklaştıkça yüzüne giren saçma kurşunları daha fazla belli oluyordu. Yanağı boydan boya yarılmış kafasının bir çok yerinde delik açılmıştı. Sağ gözüne ise büyük bir saçma kurşunu saplanmıştı.

Adamın yüzündeki gülümseme bir an olsun gitmiyordu. Bu kadar yaraya rağmen hayattaydı. Bu adam ölümsüz müydü ? Ne acı hissediyordu nede ölüyordu. Yada kurşun canını acıtacak kadar bile değerli değildi. Adam elini sağ gözüne soktu. İki parmağıyla gözüyle birlikte kurşunu da çıkardı. Gözündeki uzun damar kopunca eline baktı. Ardından büyük bir kahkaha kopardı. “HAHAHAHAAAHHA… NE KADAR SALAĞIM, GÖZÜMÜDE ÇIKARMIŞIM AHAHAHAHAH… NEYSE SİZDEN BİRİNİN GÖZÜNÜ ALIRIM .” Haydar beklemeden birkaç el daha ateş etti. Kurşun sadece adamın sarsılmasına neden oluyordu. Adam bir tekrardan şeytani biçime dönüştü. O kadar hızlı dönüşmüştü ki saniyeler sürmüştü. Yine çığlık atmıştı fakat bu sefer acıdan değil, öldürme isteği yüzündendi. Yüzünde acı çeken bir ifadeden çok, yemeğini bulmuş aç bir köpeğin ağzınının suyunu akıtarak yemeğine şevkle baktığı o bakış vardı. Her an bir parça koparacak gibi bakıyordu. Sessiz duvarların arkasında sadece ağzından kuru betona düşen salyalaların sesi duyuluyordu. Gözlerinde ki açlık hiç solmayan bir ağaç gibiydi. Her geçen gün daha da büyüyordu.

Sezgin hâlâ şokun etkisinden çıkamamışken boyun kısmından bir el yakaladı. “SALAK!! HEMEN KAÇMALIYIZ!! ÖYLE DURMA!!” Sezgin kendinin nefes alış verişi düzensizleşmeye başladı. Sessiz olmasına rağmen kafasında binlerce çığlık kopuyordu. Ölmesi yetmezmiş gibi birde bir canavarının akşam yemeği olacaktı. Böyle ölmek için doğmamıştı. Polis olduğunda bile vurularak ölmek cazip gelmemişti. Hep yaşlanıp günü geldiğinde yatakta son nefesini vermek istiyordu fakat şu an kaderinin derin bir kuyuya ayağına taş bağlanarak atıldığı zamandı. Öyle bir çıkmaza girmişti ki kaçsa da bir duvara toslayana kadar yaşayacaktı.

Haydar’ın öfkeli bağırışları sonunda Sezgin’in kulağına yerleşmeye başladı. Korku denizinde yüzerken acayip bir şey olmuştu. Canavarın ağzından ve kulaklarından kan geliyordu. Bir anda yere yığılmıştı. Ölmüyordu fakat travma geçiriyor gibiydi. O boğucu ve korkunç sesiyle hep aynı şeyleri söylüyordu. “ÇOK AÇIM… YEMEM LAZIM… ÇOK AÇIM… YEMEM LAZIM… YEMEM LAZIM… YEMEM LAZIM…”

Haydar ve Sezgin’in ayakları geri geri giderken bir anda geri dönüp son sürat hızlanmaya başladı. Bir hızla odadan çıkıp üst merdivenlere yöneldiler. Merdivenlerden çıkarken nefes almayı unutuyorlardı. Arkalarına bakmadan koşarken yüzlerinden akan terler yeri suluyordu. Bir hızla merdivenler çıkıp etraflarına baktılar her yer karanlıktı. Önlerini görmekten çok hangi yöne gidecekleriyle ilgileniyorlardı. Fakat canavar her an gelebilirdi.

Haydar sağa doğru dönerken aşağıdan bir çığlık daha yükseldi. “KAÇMAYIN!!” İkisi birden tekrar canları pahasına sağa doğru koşmaya başladı. Her geçen saniye ortamdaki gerilim biraz daha artıyordu.

Sezgin duvardan tutunup hızlı hızlı nefes almaya başladı. Bir eli ile de karnını tutuyordu. Haydar biraz eğilmiş dizlerinden tutup aynı şekilde derin derin nefes alıyordu. Artık koşacak halleri kalmamıştı. O kadar çok koridor geçip dönmüşlerdi ki hangi katta olduklarını bile bilmiyorlardı. Bina düşündüklerinden daha büyük çıkmıştı. Fakat şuan buradan çıkmaları gerekiyordu. Sezgin nefes nefese konuştu “İzimizi kaybetti galiba” Haydar sadece kafasını salladı. Omzundan silahını indirip etrafı gözleriyle taradı. En ufak ses bile yoktu. İkisi birden duvara yaslanıp dinlenmeye başladı. Sanki on yıl yaşlanmış gibi yüzleri çökmüştü. Sezgin dinlenirken bir yandan da elini kulaklığa bastırıp durmadan sesleniyordu. “Beni duyan var mı? Bayan C, Bay A , Amirim, Bay B, kimse yok mu? Lütfen cevap verin?” Sezgin’in gözünden yaşlar dökülmeye başladı. Haydar sessizce bakıyordu sadece. Sezgin gibi olsa çoktan ağlamıştı fakat şuan sağlam durmak zorundaydı. Yoksa sabaha yolun ortasında parçalanmış bedenlerini bulurlardı. Sezgin Elini duvara vurarak “LANET OLSUN BİZ NEREYE GELDİK ” dedi. Haydar bir anda yerinden fırladı. Sezgin üzülürken Haydar bir anda mermi gibi yerinden fırlamıştı.

Sezgin Haydar’a şaşırmış gözlerle bakarken Haydar sevinçle konuştu. “Bir daha vursana” Sezgin kaşlarını çatıp anlamamış gibi tekrar Haydar’a baktı. Haydar bu sefer daha emrivaki konuştu. “HEMEN VUR ŞU DUVARA!!” Sezgin bir daha duvara vurdu. Duvara vurdukça tok bir ses çıkıyordu. Haydar kulağını duvara yasladı. Sevinçle gülümsedi. “Duvarın arkası boş, belki çıkışa giden bir yol olabilir.” Sezginin ağlayan gözleri bir anda sevinçle coştu. O kadar çok sevinmişti ki az kalsın duvarı tekmeleyip arka tarafına geçecekti.

Haydar yavaşça cebinden el fenerini çıkardı. Gözündeki gözlükler sayesinde karanlıkta iyi görüyordu fakat nesnelerin hepsini aynı renkte gördüğü için ayırt etmekte zorlanıyordu. Bu yüzden el feneri ile duvarı incelemek daha mantıklıydı.

Sezgin duvarın dibinden kalkıp Haydar’ın duvarı incelemesine yardım etti. Duvarın enine yarım metrelik bir kısmı duvarın diğer bölümlerine göre daha farklı görünüyordu. Haydar’ın duvara her vuruşunda tok bir ses çıkıyordu. Fakat gizli bir kapı mevcut ise neden sabah gelen ekipler böyle bir şeyin varlığını bulamamıştı. Eğer gizli bir kapı keşfetmelerine rağmen bu kapının çıkışa bağlandığı kesin değildi. Fakat en güvenli yol buydu. Hâlâ peşlerinden gelen iğrenç yüzlü korkunç bir canavar vardı.

Haydar duvara elini sürdükçe herhangi bir pürüz bile bulamıyordu. Eğer kapı varsa bir kapı deliği de olmalıydı fakat en ufak çıkıntı, en ufak engebe bile yoktu. Haydar duvarın her köşesine elini sürdü fakat hâlâ kuru betondan başka birşey gelmiyordu. Sezgin yavaşça duvara yaklaşıp duvarı incelemeye başladı. Haydar sinirden terlemeye başlamıştı. Bu kadar aramasına rağmen bulamamak içinde sıkıntı oluşmasına neden olmuştu. Zamanla yarıştıkları bu durumda çıkışa bu kadar yaklaşmışken böyle bir engelle karşılaşacağı aklının ucundan bile geçmezdi.

Sezgin kısık bir sesle Haydar’a seslendi. “Bıçağın yanında mı?” Haydar yavaşça terli kafasını kaldırıp Sezgine baktı. “Evet yanımda. Bıçakla ne yapacaksın ?” Sezginin yüzünde sevinçli bir tebessüm oluştu. “Sanırım kapıyı açmanın yolunu buldum…” Haydar şaşkınlıkla belinden çıkardığı bıçağı Sezgine verip geri çekildi. Kendisinin göremeyip de Sezginin ne gördüğünü çok merak ediyordu.

Sezgin yere dizlerini koyup bıçağı zemine doğru götürdü. Haydar merakla Sezgin’i izliyordu. Sezgin bıçağı duvarın dibine doğru bastırıp yavaşça yana doğru ilerletmeye başladı. Bıçak ilerledikçe duvarın dibinde bir iz oluşuyordu. Sezgin bir yerde durup bıçağı yukarı doğru kaldırıp biraz daha ilerledi. Sanki bıçak belirli bir çizgi üzerinde ilerliyordu.

Sezgin bir yerde durup bıçağın arkasından vurarak bıçağı birkaç santim duvarın içine soktu. Ardından bıçağın sapından tutarak bıçağa yana doğru bastırmaya başladı. Bıçak eğildikçe duvar yerinden çıkıyordu. Haydar’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Asla tahmin edemeyeceği bir şey oluyordu. Duvarın içinde bir kapı yoktu. Duvarın kendisi kapıydı. Bir kapı kolu ya anahtar deliği yoktu. Sadece güzel bir şekilde kesilip tekrar yerine otutturulmuş bir kapı vardı. Sezgin bir zamandan sonra bıçağı çıkarıp parmak uçlarıyla duvarı çıkarmaya çalıştı. Haydar da feneri cebine koyup Sezgine yardım etmeye başladı. Kısa zaman sonra kapı içeri girilecek kadar açıldı. Sezgin Elini duvarın arkasına attığında yarısına kadar boş olduğunu fark etti. İçeriden kapatılması için kapıyı tutup çekecek yer bırakılmıştı .

Haydar’ın terli yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuştu. “Aferin Sezgin, senden bu potansiyeli beklemiyordum. Cidden beni şaşırttın.” Sezgin gülümseyerek Haydar’a baktı. “Bazen bende şaşırıyorum.”

Haydar cebinden feneri çıkarıp ışığını yaktı. İlk önce hemen önündeki merdivenlere tuttu. Bütün merdiven basamakları kırmızıya boyanmıştı. Ardından feneri duvara tutup etrafı inceledi. Her yer kesik kesik koyu kırmızıya boyanmıştı. Yerler iki santim kalınlığında koyu kırmızı madde ile kaplanmıştı. Haydar feneri biraz daha yaklaştırdığında Sezgin titreyerek “Bu kan…” dedi. Haydar ilk baktığında da anlamıştı fakat emin olmak istemişti.

Haydar derin bir nefes aldı ve karanlığa doğru yürümeye başladı. Sezgin de Haydar’ı takip ediyordu ama attığı her adımda ayağı kurumuş kana her değdiğinde bütün bedeni iğrenmekten titriyordu .

Uzun bir yürüyüşün ardından düz bir zemine ayak bastılar. Büyük bir ihtimalle bodruma kadar inmişlerdi. Fakat verilen bilgilerde evlerin bodrumu olduğu söylenmemişti. Şuan bulundukları yer hiçte çıkışa benzemiyordu. Yerde kan izlerinin olduğu karanlığın korkuyla yoğrulduğu siyahın en koyu tonu duvarlara işlenmiş bir yerdi. Kurumuş kan zeminin kirli betonuna biraz daha vahşet katmıştı. Yürürken duvarlardan gelen garip hayvan ve böcek sesleri her adımda kulağı biraz daha tırmalıyordu. Burada karın ağrıtan bir uğultu ve kanın ağır bir kokusu vardı. Her an fenerin önünden bir şeyler geçecek gibiydi. İkisi de kan ter içinde yürürken bir an önce buradan çıkmak istiyorlardı.

Haydar feneri önlerine çıkan bir kapıya tuttu. Kahverengi eski kapının üzerine koyu kanla “PANİK ODASI” yazıyordu.

Sezgin titreyen sesiyle ürkerek konuştu. “Haydar ağabey, çıkışın bu kapı ardında olduğuna emin misin ?” Haydar’ın alnı terlemişti. Fakat Sezgin gibi titremiyordu. Sadece kararlarından emin değildi. Neler olacağını tahmin edemiyordu. Kararlarının yanlış çıkma ihtimali kendisini korkutuyordu. Çünkü tehlikeye attığı sadece kendi hayatı değildi. En ufak bir hata da Sezgin de ölecekti.

Haydar başını sallayıp elini kapının kanlı koluna attı. Kan yüzünden pürüzsüzlüğü bozulmuş kapı kolu içinde apayrı bir endişe uyandırıyordu. Fakat tek yol buydu. Geri dönüş yoktu. Geri dönecekleri zaman öleceklerdi ama şuan bir şansları olabilirdi. İlerlemekten başka şans yoktu.

Haydar kapıyı yavaşça açtı. Kapı açılırken çıkardığı gıcırtılı ses boş duvarlarda birçok kez yankılanıp tekrar kulağında çarptı. Sonsuz bir döngünün içinde kurumuş kanın duvarların süsü olduğu bir yerde gıcırtının oluşturduğu ses sonsuza dek sürecekmiş gibi duvarları yalayarak kocaman bir boşluğa yavaş yavaş yürüyordu. Geriye korkak bakışlarla karanlığı süzen iki kişi kalıyordu. Attıkları her adım büyük bir gizemin oluşturduğu korkunç manzaralara biraz daha yaklaştırıyordu.

Haydar yalancı bir korkak gülümseme ile Sezgine seslendi. “Korkuyor musun?” Sezgin gülümseyecek halde değildi fakat yinede içinden gülümsemek gelmişti. “Sen yanımda olduğun için içim rahat Ağabey…” Haydar tekrar gülümseyerek derin bir nefes alıp karanlığa adım attı. Sezgin de hemen yanında onu izliyordu. Karanlığın derecesi o kadar artmıştı ki el fenerinin ışığını bile içine çekiyordu. En fazla iki metre kadar önlerini gösteriyordu. Taktıkları gözlükler burada etkisiz hale gelmişti. Fakat hâlâ bir umutları vardı. Yaşamak için mücadale ediyorlardı.

Haydar ışığı duvara tuttuğunda duvarda küçük bir meşale gördü. Hâlâ yanacak durumdaydı fakat böyle bir yerde meşalenin ne işi vardı. Meşaleyi yakmak güvenlimi diye düşünürken eli iç cebindeki gümüş renkteki zippo çakmağına gitti ve bir çıtırtı ile meşaleyi yaktı. En doğrusu buydu. Meşalenin ışığı fenerden daha güçlü ve daha geniş çaplıydı.

Haydar meşaleyi yaktıktan sonra geri dönüp Sezgin’e bakmak istedi. Sezgin az uzağında bir şeye bakıyordu. Çok sessizdi ve hiç tepki vermiyordu. Haydar kısık sesle Sezgin’e seslendi. “Sezgin ne duruyorsun gelsene!!” Sezgin cevap vermiyordu. Donup kalmış gibiydi. Haydar hızlı adımlarla Sezgine yaklaşıp kolundan tutup çekti. “Sezgin neyin va…” Haydar sözünü tamamlayamadan Sezgin’in korkunç gözlerinin gördü. Korkudan yüzü bembeyaz olmuş bütün yüzü kırışmıştı. Gözleri içine kaçacak kadar küçülmüştü. Titrerken kaşından inen terler bile yolunu kaybediyordu. Haydar korkuyla Sezgin’e baktı. Sezgin ağlamaklı bir sesle titreyerek konuştu. “On…lara… ne … ne… ol…muş?” Sezgin konuşurken kekeliyordu. Haydar kafasını çevirip Sezgin’in önüne doğru baktı. Kocaman uzun ve ince tahtadan yapılmış bir masa vardı. Haydar meşalinin kırmızı ışığında masanın üstündekileri gördüğünde içi titredi. Tahta masanın üzerinde bir sürü insan kafası vardı. Çoğunun kafaya bağlı atar damarları boyun kısmından çıkarak masanın üzerine serilmişti. Çoğu kafa kesilmekten çok koparılmış gibiydi. Boyun etleri paramparça olmuştu. Birkaçının yüzü çürümüş gözleri dışarı çıkmıştı. Yanak kısmı çürüyüp orta kısım boş kalmıştı. Fakat hepsinde de ortak bir nokta vardı, o da bakışlarıydı. Hepsinin gözleri kocaman açılmış şaşkın ve korkmuş bir hali vardı. Bazılarının ağzı halen açıktı. Belki de çığlık atarken ölmüşlerdi. Sanki bir şey görmüş ve paniklemişlerdi ama sonuç çoğunlukla değişmemişti. Hepsinin kafası lastiği koparır gibi boyun kısmından koparılmış ve buraya getirilmişti.

Haydar yüzlerce insan kafasına baktı. Yüzlerindeki ifade yerlere süzülen kanlar hâlen kurumamış olanlar vardı. Hatta iki tane insan kafası yeni koyulmuş gibiydi. İkisininde kanı daha kurumamış, masadan aşağı damlıyordu. Boğazlarından çıkan ince damarlar masadan aşağı sarkıyordu.
Haydar en son koyulan insan kafasına yaklaştı. Yüzü bir anda kızardı. Öfkeden diğerini sıkıyordu. Sezgin titreyerek Haydar’ın yanına geldi. “O ki… Hayır olamaz! Bu imkansız!” Haydar elini masaya vurarak kükredi “LANET OLSUN!! BÖYLE OLAMAMALIYDI!! BÖYLE OLAMAMIYDI!!” Haydar’ın gözünden ilk kez birkaç damla yaş döküldü. Sezgin çoktan hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Amirlerinin yaşlı yüzü karşılarındaydı. Yüzünde diğerleri gibi korkunç bir bakış vardı. Ne yaşadıağını kimse bilemezdi. Hemen yanında ki kafa ise Bay A’ya aitti. Bay A’nın koparılmış kafasının Amirden hiçbir farkı yoktu. Büzüşmüş yüzünde aynı şekilde korkunç bir ifade vardı. Yüzünün bir bölümü kanlıydı. Kafası koparılırken lastik gibi çekilen damarlar bir anda patlayıp yüzünün bir bölümünü kana boğmuştu. Boyun kısmındaki omuriliğin birkaç kemik parçası bile koparılan kafanın arka tarafından sallanıyordu. Bu dehşet olayın ne zaman gerçekleştiğini ne Haydar ne de Sezgin biliyordu fakat şuan ikisininde düşündüğü tek bir şey vardı. İkisininde sonu böyle meçhule karışarak parçalanmak olacaktı. İkisininde düşündüğü buydu.

Gökhan KARAKELEŞ

Hikayenin Bölümlerinin Linkleri

1. Bölümü Okumak İçin TIKLAYINIZ.

2.  Bölümü Okumak İçin TIKLAYINIZ.

3. Bölümü Okumak İçin TIKLAYINIZ

4. Son Bölümü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı