Skip to main content

Gerçek Bir Hikaye Daha; “Köy Zamanlarım”

Gerçek Bir Hikaye Daha; “Köy Zamanlarım”

Mutlaka okunması gereken çok güzel bir hikaye;

Adını hatırlamadığım bir kitapta köyümün olduğu Behramaz bölgesine eskiden Süryanilerin yazı geçirmek için Nusaybin (şimdiki Mardin ve çevresine verilen ad) bölgesinden geldikleri iddiası vardı. Ancak bizim köyümüzün de yazlık olarak kullanılıp kullanılmadığı hakkında bir bilgim yok. Eldeki kalıntılardan ve yaşlıların anlatımlarından anlaşıldığı kadarıyla muhtemelen köyümüzün ilk yerleşimcileri benim atalarım. Ancak bağlı olduğumuz Elazığ’ın Maden ilçesinin tarihi oldukça eskiye gidiyor. Kaynaklara göre M.Ö.2000 yıllarına kadar uzanan antik bir tarihi var. Bölgeye M.Ö.1450 yıllarında Mitanni Krallığı, M.Ö. 30-M.S. 180 yıllarında Roma İmparatorluğu, M.S.1077`de Selçuklular hakim olmuşlardı. Maden ilçesinde bakır yatakları Milattan 2000 yıl önce Asurlular tarafından bulunmuştur. Ancak İngiliz Bilim adamları Tarring ve Cordero, insanoğlunun bakırı ilk kez M.Ö. 7000-8000 yılları arasında Fırat- Dicle vadileri arasında bulduğunu yazıyorlar. Şu an elimizdeki bilgilere göre Fırat ve Dicle arasında Bakır, burdan başka hiçbir yerde bulunmamış ve de işlenmemiştir. Zamanla kurulan fabrikadan dolayı Köyümüzden hatırı sayılır miktarda işçi bakır işletmelerinde çalışmaya başlamıştı. Ancak madenlerin tükenmesinden sonra Etibank bakır işletmesi kapanmış, hem önemli bir gelir kaynağı yok olmuş hem de fabrikada kullanılan muhtemelen sülfürce zengin olduğunu düşündüğüm serpintiler köye ulaşamadığı için verimli kayısı ağaçlarının da sonunu getirmiş ve tüm kayısı ağaçları kurumuştu. (ilginç bir şekilde fabrika kapanınca kayısı ağaçları da kurumuş bundan sonra ne kadar ekim yapılsa bir türlü verim alınamamıştı.)

Bizim kuşağımızdaki hemen hemen her Anadolu çocuğu ıssız dağlarda, korkularıyla baş başa kalarak dünyanın en kadim mesleği olan çobanlığı yapmıştır. Sabah namazından sonra günün ilk ışıklarıyla beraber yukarı evlerden başlayarak aşağıya doğru Zazaca ‘‘davar-e verade’’ (hayvanları salın) diye bağırıp tüm hanelerin hayvanlarını otlatmak için tek tek evlerden toplardık. Köyün her hanesinin su kullanım sırası gibi hayvanları da otlatmak için çobanlık yapma sırası vardı. Bir çeşit köy imecesi şeklinde olan bu kadim işi bizim hayvanlarımız olmasa da o zamanlar erkek çocuğu olmayan Kamil amcam için birkaç defa yapmıştım. (Şimdi olsa akrep, yılan ve kurtlarla dolu bu dağa 10-12 yaşlarındaki çocuğumu asla göndermezdim. Ancak sanırım o yıllar için onlu yaşların başlangıcı ergen yaş gurubu gibi sorumlulukların üstlenilmesi gereken bir yaşı ifade ediyormuş ki aileler bunu hiç umursamıyordu.) Anadolu köylerindeki imece bir çeşit kooperatifçilik gibi herhangi bir hukuki bağlayıcılığı olmadan ve yazılı bir belgeye dayandırılmadan en mükemmel bir şekilde uygulandığı yerlerdir. Hatta Anadolu köyleri bu yönüyle kısmi bir sosyal devlet anlayışının amatör kurgusudur diyebiliriz. Eğer kurulan genç Cumhuriyet köylünün gelişimi üzerine bir nevi Çin’in Mao Zedung’u gibi politikalar geliştirmiş olsaydı bugün köylü gerçekten “milletin efendisi” olabilecekti. Halihazırda ortalamada her altı kişiden birinin kooperatif üyesi olduğu Avrupa, dünyada kooperatifçiliğin en mükemmel uygulandığı yerdir. 18. yüzyılın ikinci yarısında Alman köylülerinin çektiği açlık ve fakirlik ile mücadele için 27 yaşında idealist bir belediye başkanı olarak ilk kırsal kredi kooperatifini kuran Friedrich Wilhelm Raiffeisen; bugün, kurduğu bu kooperatifin şu anda milyarlarca Euro’luk bir sermayeyi kontrol eden uluslararası bir yatırım kuruluşuna dönüşebileceğini asla hayal edemezdi. Sonraki on yıllarda kooperatif düşüncesi tüm Almanya, Avrupa ve dünyada yaygınlaştı. Her yerde çok sayıda köylü, çiftçi, ticaret esnafı ve zanaatkar Raiffeisen ve yine bir Alman kooperatifçisi olan Schulze-Delitzsch prensiplerine dayalı olarak güçlerini birleştirdi.

Bizim köyümüz iki ana sülaleden gelip sonra soy ismi bağlamında beş aileye bölünmüş ve halkı okul okuyup bir meslek sahibi olmak dışında hiçbir geleceği olmayan tipik bir Zaza köyüydü. Eskilerin anlattığına göre İran’ın kuzeyinden seksen kişilik bir kafile ile ilk önce Malatya İzol’a, oradan Tunceli’nin dağlık bir bölgesine yerleşmişler. Sonradan Süleyman ve Vehbi adında iki kardeş yaşadıkları kan davasından olduğu rivayet edilen bir nedenden dolayı Maden’in Pırnos bölgesine göç edip burayı mesken tutmuşlardı. Ziyaret denilen dağın iki vadisine ilk önce karşılıklı evler yapmışlar sonrada bunun iyi bir fikir olmadığına kanaat getirmişler, bugün terkedilmiş ve harabeye dönmüş eski köye yerleşmişler, Diyarbakır-Elazığ karayolu bitince eski köyden şu an mevcut olan yeni köye taşınmışlardı. Zaman geçtikçe yerleştikleri yerin adı atalarımızdan birinin adı olan Keleş’e atfen Keleşan olarak anılmaya başlanmıştı. Keleşan ismi Cumhuriyet döneminde birçok köye yapıldığı gibi değiştirilerek Tekevler ismini aldı.

Dicle nehrinin ilk başlangıcı; Behramaz ovasında dağlardan akan derelerin birleşmesinden meydana gelir. Dicle adını ilk aldığı yerin köyümüzün sınırları içinde kalıyor olması açıkçası gururumu biraz okşuyor. İnsanoğlunun enerjiye olan gereksinimleri ve sulamanın da beraberinde getirdiği ihtiyaçlardan dolayı yapılan baraj ve kanallar suyunu azaltmış ve cılız bir dereye dönüştürmüş olsa da hala bu noktada ismi Dicle olarak anılmaktadır. Bigbang (evreni oluşturan büyük patlama) 13,6 milyar yıl, Yeryüzünün oluşumu 4,5 milyar yıl, Dicle Nehri’nin 3 milyar yıl yani prekambiryen dönemde oluştuğu varsayılmaktadır. Amerika ile Afrika kıtalarının bitişik olduğu Pangea süper kıtası zamanında bile bu nehrin varlığı düşüncesi bana açıkçası farklı bir heyecan veriyor. Bilgisini manipüle edebilen homo sapiens türünün buzul çağından sonraki ilk yerleşim yerleri Fırat ve Dicle nehirleri arasında gerçekleşmiştir. Bu bakımdan belki de ilk buğday, ilk arpa ve ilk mercimek burada filizlenmiş ve hatta ilk şekiller belki de burada çizilmişti. Tevrat’ta Digris, İncil’de Tigris, Kuran’da Dijle olarak isimlendirilimiş olan Dicle, tıpkı Antik Mısırlıların Nil’i Hinduların Ganj’ı gibi ilahi kitaplarda bir nevi kutsanmıştı.

Hayatımın en güzel zamanlarını geçirdiğim anlar bütün kuzenlerimizin köyde toplandığı yaz tatilleri olmuştur. Amcalarım, halalarım ve onların çocukları ile beraber büyük ve çok geniş bir aile açıkçası bana müthiş bir özgüven ve feodal de olsa bir nevi güç hissi veriyordu. Keşke hiç göç etmeyip bu köyde sürekli beraber yaşasaydık diye içimden geçirdiğim çok zaman olmuştu. Türkiye’deki göçlerin ana sebebi daha iyi bir yaşamdan ziyade aç kalma korkusu adına gerçekleşmiştir. Şehirleşme yani göç birçok açıdan ailelerin asla istemediği fakat zorunluluklardan ve ihtiyaçlardan dolayı yakasını kurtaramadığı bana göre yirminci yüzyılın Türkiye’sinde en büyük felaketlerinden biri olmuştur. Göç insanları doğup büyüdükleri yerlerden ve yakın akraba bireylerinden koparıp Darwin’in doğal seleksiyon kuramına yön veren ‘’güçlü olan ayakta kalır’’ ilkesinin hayat bulduğu şehirlerde bir nevi depresif ruhsal çöküntüye maruz bırakıyor ve sosyal seleksiyonun kaybedeni yapıyor. Amerika’daki göç 1500 yıllarından beri varolageldiği için yalnızlığa bağlı ruhsal çöküş neredeyse genetik bir evrime dönüşmüş ve beraberinde obezite doruğa çıkmıştır. (20 yaş üstü Amerikalı erkeklerin ortalama ağırlığının 88,7, dünya ortalaması ise 62 kilogramdır.)

Hep beraber bazen de kız veya erkek ayrımı olmadan bir yaz boyunca yaptığımız envai aktiviteler vardı. Onlarca çocuk toplanıp Dicle’de elle veya fileden yapılan ve bizim tor adını verdiğimiz avlanma teknikleri ile balık avlardık. Avın sonunda adil bölüşüm hücrelerimize o kadar işlemişti ki yapılan hasılat paylaşımdan mutlu olmayan bir Allah’ın kulunu göremezdim. Bazen hep beraber pişirip yerdik ki bu anda bile adil iş bölümü ve paylaşım; kiminin ekmekleri kiminin yağı kiminin de çay ve şekeri getirmesi ile yaşam bulurdu. Yazları çok sıcak olduğu için çamurlu da olsa Dicle’nin derin yerlerinde yüzmeye çalışırdık. Bazen de onlarca çocuk toplaşıp köye yaklaşık 5 km mesafedeki Hazar gölüne yüzmeye gider ve akşam eve döndüğümüzde de ebeveynlerimizden tonlarca azar işitirdik. Besinlerin genetikleriyle oynanmadan önce bizim bölgeye has özel bir çilek türü yetişirdi. Sabah erkenden toplar ve yol kenarlarında satardık. Orda da ayrı bir dayanışma içerisinde hiç kimse bir diğerinin müşterisine dadanmaz ve belirlenen fiyat, eğer çok ekstrem bir durum yoksa asla kırılmazdı. Eğlence olsun diye birbirimizin üzüm bahçelerine dalar ama tarla sınırlarındaki ortak alanlarda yetim malı diye nitelendirdiğimiz yabani meyvelerden bir tane dahi koparıp yemezdik. Hayvan otlatmaya bazen hep beraber gider, öğlen mola yerinde ekmeğimizi peynirimizi yağımızı ve kaymağımızı paylaşırdık. Köydeki her kadın ve erkek tüm çocukların birer annesi ve babası gibiydi. Sac üzerinde yapılan ekmek kokusunu aldığımız anda tereyağımızı ve lorumuzu alır kokuyu izler, hedefe varınca ekmeğimize sürer ve afiyetle yerdik.

Geceleyin şehirlerdeki ışık yoğunluğu ve hava kirliliği gökyüzündeki yıldızları net bir şekilde görmemizi engeller. Ancak köyde rakımında etkisiyle gökyüzünü; bizim içinde bulunduğumuz samanyolu galaksisi de dahil olmak üzere, kayan yıldızların eşliğinde müthiş bir görsel şölen olarak izlemek mümkündü. Yarıçapı 48 milyar ışık yılı olan ve sonsuz gibi görünen evrende 10 trilyon Samanyolu galaksisi olduğunu düşünmek bir yana her bir galakside ortalama 100 ila 400 milyar adet güneşimize benzer gezegen sisteminin olduğu bilgisi açıkçası dehşet vericidir. Hatta bu bilgi değil ‘’ben’’ i dünyayı bile o kadar değersiz kılar ki bu gerçeğin beraberinde getirdiği evrenin sanatkarına olan saygı sizi secdeye kapatacak kadar hayran bırakmaya yeterde artar. Yaz aylarında sıcak olduğu için çoğu kez damda uyurduk. Uyurken gözlerimi gökyüzüne diker; Nemrudun, Firavunun ve benzeri ilahlık iddiasında olan beyinsizlerin çoğu kez benim gibi bir şansa sahip olup damda uyuyamadıklarını ve gökyüzünü seyredemediklerini düşünürdüm. Aksi halde değil ilahlık iddiasında bulunmak, böyle bir fikri akıllarının ucundan geçirmeleri bile belkide mümkün olmayacaktı.

Burhan Perkgöz.

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 7 Ortalaması: 4]

One thought to “Gerçek Bir Hikaye Daha; “Köy Zamanlarım””

  1. muhteşem bir hikaye… dostum…tebrikler…. gözlem gücünüzü, iman nuru ile birleştirip, en sonunda Sonsuz Kudret Sahbinin önünde size secdeye eğdiren tefekkürünüze hayran gariban bir yazar… yeniden tebrikler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir