Dehşet ÖyküleriFantastik HikayelerGökhan KarakeleşKorku Hikayeleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 4. Bölüm

Dehşet Hikayeleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 4. Bölüm

“KAN TİCARETİ” (3)

Baharda da yapraklar dökülür. Açan çiçekleri görenler düşen yaprağı görmez fakat onlar sonbaharın acıklı hikayelerinden sıyrılmıştır. Bir bahar sıcağında veyahut yağmurların arasında  boynuna sardıkları ipleri koparırlar. Bütün mutluluğu ve huzuru bozarak düşerler sessizce toprağa. İnsanlarda bu yapraklardan afili canlılar değildi. Bir bahar akşamı doğup bir kış sabahı toprağa düşerlerdi lakin baharda da yapraklar dökülür. Minik elleri büyümeden tutunan dal kopar ve küçük bir beden toprağa düşer. Kimse bilmez baharda solan çiçeği, kimse bilmez toprağından çıkmadan çürüyen çiçeği…

Kendini bile tanıyacak yaşa gelemeden kurbanlık bir kuzu gibi kesilen çocuklar çoğunlukla kimsesiz çocuklardı. Onlar ailesizliğin kahrını çekmiş, sevgi görmemiş ve daha büyümeden gözlerini kapatmışlardı. Her zaman acının sonu mutluluk değildi. Derdin devamını dert, mutluluğun devamını mutluluk tamamlardı. Silsileye bağlanan bu kısırdöngü elbet yıkılacaktı fakat kaç yaprak daha toprağa düşecekti.

Zamanın durduğu karanlığın içinde, on sekiz çocuğun daha kafası bedeninden ayrıldı. Kanları küçük havuza akıtılıp, etleri küçük parçalara bölündü. Ayrılan kemikler büyük çöp poşetlerinde toplanıp hayvanlara atıldı. Deliller çok hızlı yok olup gidiyordu. Çocukların çiğ etleri mutfak poşetlerine koyulup donduruculara atıldı. Her bölgeden bir kilo olacak şekilde hazırlanıyordu. En fazla edecek yumuşak etler farklı donduruculara konuldu. Her şey büyük bir titizlikle hazırlanıyordu.

Küçük havuza dolan kan, giderin tıpası açılmasıyla birlikte akıp, yok oldu. Gider borularının çıkışı yer altında ki büyük depolara verilmişti. Bu depolardan bir tane yoktu. Yaşlar, hastalıklar ve ölümlere göre çeşitlilik artıyordu. Kocaman bodrumun içinde tonluk birkaç tane depo vardı. Bunların girişi bir iki yüz elli metre uzaklıkta olan ormanın içinde saklıydı. İçerde yatan serveti çalışanlar bile bilmiyordu. Dört farklı mekanın gideri bu bodrumun depolarına bağlıydı. Sanılanın aksine öldürülenler sadece çocuk değildi. Anlaşılan huzur evlerinden yaşlı kurbanlar seçiliyordu. Ailesi olmayan veya ailesi sahip çıkmayan insanlar bunun çoğunluğunu oluşturuyordu. Öldürülmesi çok istenen kişiler ise ailelerine ölü olarak gösterilip, üstelerinden geliyorlardı. Bu iş yüzeysel değildi. Veba gibi her yere saçılmışlardı. Devlet, askeriye, özel büyük kuruluşlar… Onlar her gün yüzüne baktığınız iyi gibi görünen insanlardı. Görünüşte insanlarla çok iyi geçinir, yanlış harekette bulunmazlardı. Kimse yapılan iyiliği sorgulamazdı. Sosyal yaşantının içinde prestijli insanlardı. Bugün var oldukları gibi yarında var olacaklardı. Yine de kimse bunun farkında olmayacaktı.

” Burada kalmaya ne dersin? Saat çok geç oldu.”

” Yarın erken uyanacağım. Şimdilik gitmem gerek. “

” Aldığım yere bırakabilirim.”

” Gerek yok! Şoförüme konum gönderdim. Birazdan burada olur.”

Anastasia şarabını doldurup arkasına yaslandı. Mete şarabını bitirmişti. Yenisine ihtiyacı yoktu. Uzun süre birbirlerine sessizce baktılar. Söylenecek bir şey yoktu. Her şey çıkarlar üzerine kurulmuş ve bitmişti.

“Gerçekten bütün örgütleri sen mi yöneteceksin ?”

” Bunu neden merak ediyorsun ?”

Mete bir sigara yakıp gözlerini Anastasia’nın gözlerine dikti. Sert bir biçimde onu sorguluyordu.

” Diğer liderler buna karşı çıkabilir. Bunun risklerini düşündün mü ? “

” Olağan hâl haricinde öyle bir görevim yok!”

“Bu manipüle edilebilir. Sence de çok ucu açık değil mi?”

“Fark etmez! Bugüne dek kullanmadım. Böyle bir sorumluluk almak istemiyorum.”

Anastasia Şarabından büyük bir yudum daha aldı. Sanki Mete’yi test ediyordu. Sorular çok hızlı yanıtlanmıştı fakat bu sefer kişisel soruyordu.

” Neden senin imparator olduğunu hiç sorguladın mı ?”

” Beni denemek istiyorlar. Onlardan biri olmamı istiyorlar. Yaşlılara katılmamı istiyorlar. Bu açık bir şey değil mi ?”

“Onları tanıyor musun?”

” Onlar senin sorgulayabileceğin insanlar değil ! Ben bile tam olarak bilmiyorum. Bu mevzuyu fazla uzatma. Onların her yerde gözü, kulağı vardır. Sadece hayatını riske atarsın.”

Anastasia oturduğu koltuktan kalkıp ellerini masaya koydu. Yüzünü Mete’nin yüzüne yaklaştırdı. Küçük bir tebessümle Mete’nin ifadesiz yüzüne bakıyordu.

” Seni çok merak ediyorum. Bu zamana kadar hakkında hiçbir şey bulamadım. Çok farklı bir dünyaya bakıyorsun. Senin gözlerinden dünyayı görmek istiyorum. “

Anastasia Mete’nin dudağının yanına bir öpücük kondurdu. Mete’nin yüz ifadesi bir an bile değişmemişti. Oturduğu yerden Anastasia’nın geri sandalyesine oturmasını izledi. Söyleyecek bir şeyi yoktu.

” Araba aşağıda beni bekliyor. Söyleyecek bir şeyin yoksa çıkıyorum.”

Mete ayağa kalkıp sandalyesinde şarabını içen Anastasiaya baktı. Anastasia gülümseyerek şarabını kaldırmıştı. Sarhoşluğun etkisi yavaş yavaş belli oluyordu.

” Yine görüşeceğiz. Beni kolay kolay unutmana izin veremem. Bu sefer ben seni ziyaret etmeye geleceğim. Şimdilik görüşürüz.”

” Nasıl istersen..”

Mete montunu alıp kapıyı açtı. Anastasia’nın sözleri kulağına gelmeye devam ediyordu.

” Kim olduğunu öğrendiğim gün bende sana yüzümü göstereceğim. Sadece beni bekle…”

Mete bir şey demeden kapıyı kapattı ve çıktı. Şimdi sesler kesilmişti. Anastasia son bir yudum daha alıp bardağı var kuvvetiyle duvara fırlattı. Gözleri sinirden köpürüyordu lakin oturduğu yerden kalkmadı. Parçalanan cam tanelerini izlemeye devam etti. Zamanla öfkeyle açılan gözleri giderek yok olup kendini hüznüne bırakmıştı. Sessizliğin içinden sadece hıçkırıklar yükseliyordu. Anastasia’nın beyaz saçları tek tek yere düşmeye başladı. Mavi gözleri siyaha döndü ve beyaz yüzü giderek pürüzsüzlükten uzak yanıklar oluşmaya başladı. Ellerini yüzüne kapatmış sessizce ağlıyordu. Kendini tanımlayan güzelliği yok oluyordu. Aslında hiç var olmamıştı. Kimseye gösteremediği bu yüzü sonsuza kadar saklamak zorundaydı. Sonunda gerçek yüzünü açığa çıkarmak için hevesliydi fakat bunu yapamamıştı. Mete’ye gerçek yüzünü gösterememişti.

Mete kapıyı açarak eve girdi. Kapıyı olabildiğince sessizce kapatmaya çalışmıştı. Anahtarları montunun cebine sıkıştırıp, montunu askılığa astı. Ghost ışıklar kapalı bir şekilde televizyona bakıyordu. Mete sessiz adımlarla Ghost’un yanına yaklaştı. Ghost Mete’nin geldiğini fark edip uykulu gözlerini sildi ve uzandığı yerden kalkarak oturdu.

” Hoş geldiniz efendim. Kahve yapmamı ister misiniz ?”

Mete derin bir nefes çekerek Ghost’un yanına oturdu. Sessizdi. Sadece kafasını eğmiş yere gözlerini dikmişti. Anlatacak çok şeyi vardı lakin anlatacak güce sahip değildi fakat Ghost dışında kime anlatacaktı. Dertlerini dökebileceği tek bir kişi vardı. En azından onu yargılamadan dinliyordu.

” Rahatsız olmana gerek yok… Derdimi senden başka kimseye anlatamıyorum Ghost. Bir derdime bin deva aradım ama bulamadım. Artık gücüm kalmadı. Giderek yalnızlığıma yenik düşüyorum. İnsanlığımdan şüphe duyuyorum. Giderek o yaratıklara benzemeye başladım. İnsanları, yoldaşlarımı, ailemi sadece kaybedeceğim araçlar gibi görüyorum. Sence ne yapmalıyım? Sanırım bundan yüz yıl sonrada ikimiz kalacağız. Belki yüz yıl sonra yine bunları konuşuruz ama artık kendimi tanıyamıyorum.”

Ghost kafasını Mete’nin Omzuna dayayıp yüzüne baktı. Mete melankoli içinde kalmıştı. Yaptığı hatalar ve yaşadığı travmalar sürekli aklını işgal ediyordu. Acılar zamanla iyileşir ve yas tutma denilen eylem zamanla son bulurdu. Yas tutmak denilen eylem acıların son bulmasıyla biterken melankoli acıları iyice körükleyip hiç bitmeyen bir ıstırap sunar. Melankoli içindeki insan davranışlarına anlam veremez. Bu diğer insanlar içinde öyledir. İnsanları anlayamaz ve hareketlerine anlam yükleyemez.

Bunun yanı sıra mağdurlar ve suçlular vardır. Mağdur insanlar haksızlığa uğradığını savunurken suçlu insanların bir gerekçesi yoktur. Tek suçlular kendileridir. Acılarını dindirecek olan kişi kendileridir. Affedecekleri kişi yine kendileridir. Mete melankoli içinde kalmıştı. Bu çıkışı olmayan hapishanenin anahtarı ellerindeydi. Buna rağmen kapılar açılmayacak kadar büyük görünüyordu. Bir insanın kendine verdiği en büyük acıyı taşıyordu. Vazgeçmek, ölmekten daha beterdi. Nefes almakla yaşamak aynı şey değildi. Mete içindeki hapishanesinde bir köşeye sıkışmış ve vazgeçmişti. İnsanlıktan ve mutluluk veren hislerden çok uzaktı. Tekrardan insan olmak için verdiği savaş yarım yamalak kaldığı için vazgeçmişti. Aslında kabullenmişti. İfade edemediği duyguları silmeyi, kabullenmişti.

“Bundan yüz yıl sonrada yanınızda olacağım. Emin olabilirsiniz o zaman bu günleri hatırlayıp güleceğiz veya üzüleceğiz. Asla takılı kalmayacağız. Siz yaşamaktan vazgeçene kadar yanınızdayım. Asla sizden ayrılmayacağım. “

Mete yorgunluktan kapanan gözlerini kapatıp kafasını Ghost’un başına dayadı. Hafiflediğini hissediyordu. Bu bir aşk değildi. İki insan birbirine bağlanmıştı. Ortada çıkarlar ve yararlar yoktu. Her şey körü körüneydi. Aşkın ifadesinde bile hayat yoldaşlığı vardı. Zor zamanalar için bağlanan iki insan vardı. Cinsel ve duygusal olarak çıkarlar mevcuttu. Mete ve Ghost için bunlar çok uzaktı. Hep dedikleri gibi onlar aynı kişiydi. İkisi de ölmüş ve yeniden dirilmişti. Ruhları birbirine bağlanmış ve iki bedenin içinde aynı kalmayı başarmışlardı. Bundan yüz yıl sonrada, bin yıl sonrada sadece ikisi olacaktı. İki yüz haricinde bütün yüzler değişecek  ve aile tanımları yok olurken bile iki yüz aynı kalacaktı.

Mete yorgunluktan gözleri kapanırken son kalan gücüyle ayağa kalktı ve gözlerini Ghost’un üzerinde tuttu. Yüz ifadesinden anlaşılmasa da mutlu olduğu aşikardı. Kalbini yansıtacak kadar gözleri parlamıyordu veya dili afili cümleler kuramıyordu. Buna rağmen Ghost’a karşı gözlerinde merhamet vardı.

” Sen yatağına geç. Ben burada uyurum.”

” Sizi burada uyutmaya içim el vermiyor efendim. İsterseniz birlikte uyuyalım yada ben burada uyurum.”

” Gerek yok Ghost! Yine de beni düşündüğün için teşekkür ederim. Sen odaya geç. Ben burada uyurum.”

Mete’nin yüzünde geçici küçük bir tebessüm oluştu. Ghost anlaşılır bir şekilde kafasını sallayıp ayağa kalkmıştı.

” Uyuyamazsanız lütfen kendinize acı çektirmeyin. Sonuçta yatak iki kişilik. “

Mete kafasını salladıktan sonra Ghost odaya yöneldi. Mete televizyonu kapatmadan koltuğa uzandı ve başına koyduğu küçük yastık haricinde üzerine bir şey almadı. Kolunu gözlerine kapatıp televizyonun sesiyle birlikte uyumaya çalıştı. Artık alkol almadan uyuyamaz olmuştu. Aldığı psikolojik ilaçlar bile bir yerden sonra etki etmiyordu. Bünyesi çok hızlı toparlanıyordu ve ilaçların üzerinde bir etkisi yoktu. Uyumadan önce yüksek miktarda alkol alıp sarhoşluğu geçmeden uyumaya çalışıyordu. Bütün ömrü böyle geçiyordu. Bağlanamadığı tek şey insanlardı. Bağışıklıkları giderek artıyordu. Buna engel olmak istemesine rağmen bunu yapamıyordu. Bu dünyada sahiplenecek tek şey gökyüzüydü. Şimdi gökyüzü de kararmıştı.

“Tanrı insanı yarattı ve ruhlar gerçekliğe yakın, sonsuz bedenlerini kaybetti. Yaratılan bedenler hiçlik ve gerçeklik arasında kalmış, hükmünü kaybetmişti. Zihin verilen bedenler geçmişi unutarak yeni bir gerçekliğe adım attı. Artık düşünebiliyorlardı fakat tanrı tanımı nereden gelmişti? Doğduğumuzdan beri insanların aklında hep yaratıcı tanımı bulundu. Kendilerinden daha güçlü varlıkları aradılar. Bunlar rastgele oluşan olgular mıydı? Kim zihnimize tanrı tanımı yerleştirmişti?

İnsan, tanrı tanımı yapacak kadar kapasitesi yüksek canlılar mıdır? Mükemmelliğin ve gerçekliğin tanımını nasıl yapabiliriz? Bunlar aslında tanrının tanımı değil midir? İnsanlar gibi mükemmellikten ve hiçlikten uzak canlılar bu tanımları asla yapamamaları lazım. Görmediğimiz, duymadığımız ve bilmediğimiz bir şeyi tanımlayamayız. kafamızda geçen en ufak kurgular bile kullanılmış veya doğada gördüğümüz oluşumların tasviridir. Buna rağmen tanrıyı nasıl tanımlayabiliriz ?

Kimse farkında olmasa da ruhlar tanrıyı görmese bile gücüne tanıklık etmişti. Doğmadan önce zihinlerine yerleştirmişti. Peki ruhların anatomisi var mıdır? Zayıf yönleri veya hastalıkları var mıdır? Bedenler zamanla kirlenir fakat ruh temiz mi kalır?

Aslında gölgeler ruhun karanlık tarafıdır. Bunu yıllarca filmlerde, dizilerde, kitaplarda ve oyunlarda gördük. Gölgeler insanların pislik ve acımasız tarafını ortaya koyar. Gölge, ruhun maskesi ve tek hastalığıdır. Bütün insanların ruhunda görünemeyen bir maskesi bulunur. Bu maskeler giderek kişilik oluşturur ve gerçek kişiliğinizle çakışmaya başlar. Peki ruha maske takılırsa nasıl onu yok edebiliriz ?

Maske dediğimiz şey asla çıkarılamayan, yapışkan bir şeydir. Çocukken takılan bu maske ölene kadar yüzümüzde kalır. Aslında burada maskeyi nasıl çıkaracağıma odaklanmamız yanlıştır. Kültürel ve toplumun kültünü oluşturmuş bu maskeleri çıkarmak bütün hayatınızı mahvetmenize neden olur. Zamanla sorumluluklar maskenizi giderek karanlıklaştırır ve kendinizi gizlemeye alıştırır. Dediğim gibi önemli olan maskeniz değildir. Maskesini çıkaranlar delilliği ve vicdani yoksunluğu kabullenir. Elimizde olan tek şey maskemizi berraklaştırmaktır. Ruhunuzu gerçek hastalıktan koruyarak gölgeden sakınabiliriz.

Her şeye rağmen tarı neden gerçeklikten oluşan saf bir hüküm yaratmanın yanında gölgesi olan bedenleri yarattı? Tanrı yalnız gerçekliğin kendisi olmasını mı istedi? Tanrı duygusal fikirleri olmayan, nedenleri ile tanımları var etmiş yüce bir varlıktır. Ruhlar mutlak düzeni bozan canlılar mıydı? Tanrının planını bozan canlılar mıydı? Bunu kusurlu zihinlerimiz asla gerçek cevabı veremeyecek.

Gelecek ders, insanların düşünce özgürlüğü ve seçimlerimizin bize mi ait olduğunu tartışacağız. Şimdiden hepinize iyi dersler. Çıkabilirsiniz.”

Siril Koca ekrandan gösterdiği slayttı kapatarak masasının üzerindeki kitapları toplamaya başladı. Yarım çember şeklinde sıralanan, merdiven gibi giderek yükselen sıralardan kalkan öğrenciler , hızlı bir şekilde sınıftan ayrılmaya başladı. Kişiden kişiye göre değişse de anlatılanlar sıkıcı ve garipti. Felsefe kimine göre anlamlı kimine göre ise saçma olmuştu. Gereğinden fazla karamsar ve bunaltıcıydı. Sürekli aklın kullanımı ve düşünmek isteniyordu. Eğlenceden çok uzaktı.

” İyi bir dersti Siril Hanım. “

” Haberlerin mi var? Mete’yi izliyor musunuz?”

Siril bir yandan konuşup bir yandan da masasında kalmış ufak tefek şeyleri çantasına sıkıştırıyordu.

” Dün gece Kimliksizler ile irtibata geçtiği öğrenildi. Bizden yirmi sekiz pargan altını ödememizi istedi. Para karşılığında bazı bilgiler edinmiş. Kendi bakiyesinden yirmi iki pargan altını çekti. “

Siril durup kafasını Ayaz’a çevirdi. Sorgular nitelikte gözlerine bakıyordu. Ayaz’ın söyleyecek bir şeyi yoktu. Mete’nin ne yaptığını bilmiyordu.

” Büyük bir meblağ çekmiş. Nedenini öğrenmeye çalışın. Görüştüğü kişileri tespit edin. Akşama raporu istiyorum. “

“Emredersiniz Siril Hanım.”

Siril hızlı bir şekilde eşyalarını toplayıp, okuldan çıktı. Amerikan kravatını armasından tutup iyice gevşetti. Önlüğün iki düğmesini açtıktan sonra arabasına bindi. İlk işi torpidodan bir puro çıkarıp ağzına tutuşturmaktı. Kendini koltuğa yaslayıp koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı. Yorucu bir gündü. Sürekli tetikte olmak zorundaydı. Mete’ye karşı iyimser olmasına rağmen diğer örgütler tarafından baskı görüyordu. Mete geldiğinden kısa zaman sonra pasif kalan örgütler çok hızlı bir yükselişe geçmişti. Yeraltı dünyasında isimleri korkuyla eşdeğerdi. Bu yükseliş yüksek paralar ve saygı doğurmuştu fakat en büyük meçhul Mete’nin aslında kim olduğuydu. Bu bir sır gibi saklanıyordu. Herkes bunun peşine düşmeye başlamıştı.

” Günaydın efendim. Kahvaltı hazır.”

Mete koltuktan kalkarak saate baktı. Henüz çok erken olmasına rağmen çok işleri vardı. Hızlı bir şekilde kahvaltılarını yapıp görüşme yapmak için ayrılmalıydılar. Alkan bugün birkaç toplantıya katılacağı için akşam operasyona katılacaktı. Melek çocuk olduğu için fazla dikkat çekerdi. Bu yüzden akşama kadar evde kalacaktı. Sadece Mete ve Ghost kalmıştı. Uzun bir koşuşturma onları bekliyordu.

” Size de günaydın. “

Mete elini yüzünü yıkadıktan sonra hızlıca kahvaltısını yaparak Ghost ile otelden ayrıldı. Her zamanki gibi otelin önünde araç bekliyordu. Araca binip gidecekleri yerin ismini söylediler.

” Baumkörper kütüphanesine gideceğiz. “

Kısa süreli bir yolcuğun sonunda yeşil renkli büyük bir kütüphanenin önünde durdular. Güzel bir ambiyansı vardı. İçeriye girdiklerinde ise dört katlı kocaman bir kütüphane onları bekliyordu. Duvarlarda kütüphanenin tarihi ve kurucuları yazılıydı. İçeride yüzlerce insan bulunuyordu.

Tercüman eşliğinde büyük masada oturan yaşlı ve gözlüklü adama yöneldiler. Adam, elindeki kitabı okumakla meşgul olduğu için etrafına dikkat etmiyordu. Masanın önünde bekleyen üç kişiye dikkat etmemişti.

” İyi günler. Emmerich adında birini arıyorduk. “

Adam burnunun ucundaki gözlüğü gözünün dibine kadar çekerek karşısındaki kişilere baktı.

” Üzgünüm ama kim soruyor ?”

” Ondan alacağımız çok güzel bir kitap varmış.”

Adam ayağa kalkarak rafların arasındaki yolu gösterdi.

” Lütfen buradan devam edin. Yolun sonundaki oda da sizi bekliyor. Kitabı ondan alabilirsiniz.”

Mete kafasını sallayarak raflardan oluşan uzun koridoru geçip, adamın isminin yazılı olduğu kapıdan içeri girdi. Tercüman kapıda beklemek zorunda kalmıştı. Ghost ise kapının dışında çevreyi gözlemliyordu.

“Merhabalar Emmerich Bey. Sanırım Türkçe biliyorsunuz. Sizden bazı bilgiler almak için buradayım.”

Mete’nin önünde kıvırcık saçlı, gözlüklü genç bir adam duruyordu. Üzerinde gündelik iş kıyafetleri mevcuttu. Mete içeri girene kadar önündeki bilgisayarla uğraşıyordu.

” Siz Mete Bey olmalısınız. “

Adam ayağa kalıp Mete’nin elini sıktı. Ardından Masanın önündeki sandalyeyi gösterip, oturmasını rica etti.

“Bende sizi bekliyordum Mete Bey. Dün akşam telefonda konuştuğum kişi bugün geleceğiniz söylemişti. Bir şey içmek misiniz?”

“Gerek yok! Bugün yoğun bir planım var. “

“Anlıyorum Mete Bey.”

Mete arkasına yaslanarak adamı beklemeye başladı. Mete’nin önünde biraz kaygılı tavırlar gösteriyordu. Korkmuş gibiydi.

” Size vereceğim dosyanın içinde kuruluşların adreslerini ve faaliyet gösterdikleri yerlerin adreslerini vereceğim. Bunun yanı sıra Kırmızı Cennet kuruluşunun himayesinde olan birkaç kilise ile karşılaştık. Tam olarak sayılarını bilmesek de birkaç kiliseden kayıp çocuk haberlerini aldık. Bunlardan birkaçının bağlantıları doğrulandı. İçlerinden kimlerin bağlantısı olduğuna tam emin değiliz.

Toplam altı farklı yerde faaliyet gösteriyorlar. Bunlardan üç tanesi birbirine bir saat mesafe uzaklıkta. Bu gece altı bölgeye de operasyon düzenlenecek. Sizden üç tanesini etkisiz hale getirmenizi isteyeceğim. Sayılarının otuz ile atmış arasında olduğunu düşünüyoruz. Kaçırılan çocuklar dört yüzü aşmış durumda. Eş zamanlı olarak kiliselerde baskınlar düzenleyip çocukları kurtaracağız. Rahip ve rahibeler sorgulanıp duruma göre infaz edilecektir. Biraz acele ediyor gibi görünsek de onların haberleri olmadan işi hızlıca bitirmenin mantıklı olacağını düşünüyoruz. Gece operasyonunuz bittikten sonra kilise operasyonuna yardımcı olmanızı bekleyeceğiz. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Tekrardan geldiğiniz için teşekkür ederiz.”

“Dedric, müdür seni odasında bekliyor.”

“Bir şey mi yaptım ?”

“Gidince öğrenirsin.”

Küçük çocuk ranzasından kalkarak önünde duran kırklı yaşlarındaki adamı takip etmeye başladı. Gözlerinde büyük bir tedirginlik vardı. Henüz bir yaramazlık yapmamıştı. Diğer arkadaşlarıyla fazla takılmadığı için bir yanlışı da olmamıştı. Müdür, akşam bu saatinde kendisinden ne istiyordu?

Orta yaşları geçmiş iri adam müdürün kapısını tıklatarak açtı. Müdür büyük ahşap masasının hemen önündeki deri sandalyelere oturan iki kişi ile sohbet ediyordu. Biri kadın diğeri ise erkekti. Giyimleri ve duruşları orta gelirli bir ailenin havasına sahipti. Kendilerini beğenmiş bir tavırları yoktu. Müdür ile birlikte hoş sohbetler edip, eğleniyorlardı.

” Ah! Gelmişsiniz. Sizi Dedric ile tanıştırayım. Gel otur Dedric. Roth ailesine selam ver.”

“Merhaba.”

Dedric fazla konuşmadan deri sandalyelerin arkasında duran koltuğa oturdu. Kadın ve adam güler yüzle kendisine bakıyordu. Şimdi dikkatler Dedric’in üzerindeydi. Sessizlik fazla uzun sürmemişti. Müdür konuşmasını sürdürüyordu.

” Dedric dokuz yaşında. Bundan iki sene önce yetimhanemize polisler tarafından getirildi. Ailesi çok kötü şeyler geçirdiği için vefat etmiş. “

“Ne kadar üzücü. Gerçekten çok zor olmalı.”

“Evet evet!  Gerçekten çok zor oldu onun için. Ne kadar kendisine aile ortamı yaratmak istesek de bunu başaramayız. Sonuçta yaptıklarımız  gerçek bir ailenin yerini asla tutmaz. Dedric geldiğinden beri bizimle fazla konuşmadı. Bu yüzden en başta onun aile sevgisini tatmasını istedim.”

Kadın kafasını çevirerek yaşlı gözlerle Dedric’e baktı. Dedric sessiz bir şekilde konuşmaları dinleyip anlam vermeye çalışıyordu. Çoktan her şey kararlaştırılmış gibiydi. Sanki Dedric’in önünde küçük bir tiyatro çekiyorlardı.

” Bizimle gelmek ister misin Dedric ? Senin yeni ailen olmak için buradayız. “

Dedric’in nefesi giderek sıklaşmaya başladı. Bu iki kişi onu evlat edinmek istiyordu. Her şeye rağmen sevdiği birkaç arkadaşı vardı. Emily okulda onu bekleyecekti. Bir anda var olan hayatını değiştirmek bir çocuk için çok zor olacaktı. Buna rağmen yeni bir hayat güzel olabilirdi. Aile sevgisini yediden tatmak güzel olabilirdi.

Dedric hiçbir şey demeden sessiz kaldı. Müdür Dedric’e fırsat vermeden her şeyi onaylamıştı. Birazdan bu yerden ayrılacaktı. Geride birkaç paçavra giysisi kalmıştı. Onu bile toparlamasına izin vermediler. Arkadaşları ile bile konuşmadan bu yerden ayrılıyordu.

” Lütfen eşinizi de alıp kahve içmeye gelin Klaus Bey. Sohbetimizi  devam ettirmek isterim. “

“Tabi ki Kellen Bey. Sizinle sohbetimizi bir şeyler içerken devam ettirmek isterim. Bir gün ailecek buluşalım.

“Şimdilik hoş çakalın. Dedric’e de iyi bakmayı unutmayın.”

Dedric arabaya bindi ve çoktan yolculuk başlamıştı. Müdürle sürekli konuşan adamın sesi şimdi çıkmıyordu. Kadın kafasını cama çevirmiş konuşmadan dışarıyı izliyordu. Bu aile düşündüğünden daha sessizdi. Dedric sessizliğe ayak uydurarak yol boyunca konuşmadı. Sonunda evlerine gelmişti. Küçük bir kasabada, ormanın yanında ahşap bir eve bakıyordu. Büyük ve ürkütücü görünüyordu. Kadın Dedric’in elinden tutarak eski ahşap evi gösterdi.

“Burası senin yeni evin. Artık bizimle yaşayacaksın. En yakın zamanda seni okula kayıt ettireceğiz. Bizimle mutlu bir şekilde yaşayacaksın.”

Adam önden yürüyerek evin kapısını açıp somurtarak evin içine girdi. Kadın bir yandan yürüyüp bir yandan da çocuğa yapmacık gülümseyen yüzünü gösteriyordu. Bunlar nasıl bir aileydi. Kadın ve adam bu zamana kadar hiç konuşmamıştı.

” Sonunda istediğini yaptım. Mutlu musun ? Şimdi bu çocuğa ne yedireceğiz ?”

“Kapa çeneni Klaus ! Şimdi git ve biraz et ve sebze al. Çocuğun yanında bunları konuşma. O artık bizim evladımız.” 

” Nasıl istersen Verena! Bir gün pişman olursan o zaman seninle uzun uzun konuşacağım.”

“Hadi Klaus! Çocuk aç olabilir. Git ve eve güzel sebzeler ve meyveler al. Çocuk için atıştırmalık almayı da unutma !”

Adam sinirli bir şekilde ceketini alıp evden ayrıldı. Kadın adama karşı olan sinirli tavırlarını yatıştırıp kafasını çocuğa çevirmişti.

“Sen onun kusuruna bakma. Sana alışması için biraz zamana ihtiyacı var. Şimdi sana odanı gösterelim. Eminim çok beğeneceksin.”

Uzun bir evi gezme ve odaları göstermenin sonunda Dedric yorulup kendini salonda ki kanepeye attı. Kadının iyi tavırları hoşuna gitmişti. Annesi kadar olmasa da kendisinisevdiği hissediyordu. Uzun bir zaman sonra şefkatli kolları hissetmek böyle güzel olmamıştı.

“Evimizi beğendin mi?”

“Evet beğendim Verena Hanım.”

“Canım, bana artık anne diyebilirsin. Lütfen kendini yabancı gibi hissetme. Hızlı bir şekilde alışman için elimizden geleni yapacağız. Tamam mı tatlım?”

“Teşekkür ederim.”

Dedric kanepe mum gibi oturmuş televizyonu izlerken kapı açıldı ve içeri elindeki poşetlerle Klaus girdi. Poşetleri kapıdan içeri sokarken sıkıntı yaşıyor gibi görünüyordu. Verena kapıya gelip elinde ki poşetlerin birkaçını alıp mutfağa doğru yöneldi. Adamın yüzüne bile bakmıyordu.

” Ne oldu şimdi. Dediklerini yapıyorum ve yine de sana yaranamıyorum.”

“Git ve çocukla konuş !”

Adam somurtarak ceketini askılığa asıp çocuğa doğru yürüyüp, kanepeye oturdu. Konuşmadan sadece çocuğun yüzüne bakıyordu. Böyle bir hayatı kaldırabilir miydi ? Bir kurt kuzu ile nasıl konuşacaktı. Bu, uzun ve zorlu bir yolculuk olacaktı.

“Klaus Neyin var ?”

“Efendim ! Ne dedin Leo ?”

“Bu günler çok dalgınsın. Bir şey mi oldu ?”

Klaus baltasını kaldırmış bir şekilde önünde yatan çocuğun gözlerine baktı. Çocuğun ağlamaktan gözleri morarmış, dehşet içinde kendisine bakıyordu. Klaus baltasını indirip kendini yere attı. Leo şaşkın bir şekilde ona bakıyordu.

” Bir sigara atsana. Biraz molaya ihtiyacım var.”

Leo sigaradan bir tane çıkarıp yaktı. Ardından kalan paketi Klaus’a fırlattı.

” Neyin var ? Bu günler iyi görünmüyorsun. Hep dalgınsın. Bir sıkıntın varsa benimle paylaşabilirsin.”

Klaus bir sigara yakıp içten bir ah çekti. Evde yaşadıklarının yanında birde çocuklara şefkat beslemeye başlamıştı. Tırnakları körelen avcı git gide av olurdu. Bunu bilse de kendini zapt edemiyordu.

” Bir süre önce evlat edindik. Biraz onun gerginliği üzerimde var.”

“Sonunda Verena kazandı demek. Sizin adınıza sevindim.”

“Bilemiyorum Leo… Şimdiden hayatım değişmiş gibi hissediyorum. Eski halimden çok farklıyım. Sanırım bu işi daha fazla yapamayacağım.”

Leo kaşlarını çatıp Klaus’a baktı. En iyi işlerden birine sahipti. Buna rağmen ayrılmak istiyordu.

” Saçmalama Klaus! Başka ne iş yapabilirsin ki. Buradan ayrılırsan sokaklara düşüp avlanırsın. Bence iyi düşün. Şuan insanlara karşı bir şeyler hissettiğini görüyorum ama açlık başına vurunca eskisi gibi olursun. Şimdilik fevri kararlar verme.”

Klaus sigarasından bir yudum daha çekip başını ellerinin arasına aldı. Bu gerçekten de zorlu bir dönemdi. Dedric ile kısa bir süre yaşamasına rağmen çocukları anlamaya başlamıştı. Giderek ona karşı ısınıyordu fakat her akşam öldürdüğü çocukları gördükçe Dedric’in yüzü önüne geliyordu. Bu, baş etmesi zor bir sınavdı.

“Bilemiyorum Leo! Bir çözüm yolu bulacağım.”

Başlıyoruz!”

Mete ağzındaki sigarasını atıp ayağıyla ezdi. Sonunda, yer altı dünyasında ismini geçiren maskesini çıkarıp, yüzüne takmıştı. Yüzünü kaplayan, altın ve titanyum karışımdan yapılan altı parmak maskesi, onu yeraltında tanımlayan en büyük isim olmuştu.  Siyah  parmaklardan baş parmak ve işaret parmak sol gözünü açık bırakacak şekilde solunda ve sağında kalıyordu . En sağda kalan iki serçe parmak ise sağ gözünü açık bırakacak şekilde solunda ve sağında kalıyordu. Elin üst kısmında ise içi beyaz ve göz bebeği silik bir göz figürü bulunuyordu. Göz tam olarak alnının ortasında duruyordu. Bu maskenin birçok kopyası piyasada gezmesine rağmen gerçeği kendini belli ediyordu.

Başını saran kemerleri iyice sıkıp, arkasında duran yirmiye yakın siyah kar maskeli kişi ile ormanın karanlık tarafına sessiz bir şekilde girdi. Ghost’un yüzünde üç yarık şeklinde yüzünü kaplayan bir maske bulunuyordu. Sol ve sağdaki yarık yeşil gözlerini ortaya çıkarıyordu. Ortadaki yarık ise alnından dudağının ucuna kadar geliyordu. Alnının ortasında Mete’nin maskesi gibi beyaz silik bir göz bulunuyordu. Melek aralarından en çok dikkat çeken kişiydi. Siyah çelik ceketler ve geniş siyah pantolonlular arasında siyah uzun bir elbise giyiyordu. Yüzünde yarım bir maske vardı. Maske burnuna kadar geliyordu. Maskenin üzerinde herhangi bir delik yoktu. Gözleri tamamen kapalıydı. Adeta siyah bir örtüye benziyordu. Son olarak farklı maske takan Alkan kalmıştı. Onun maskesi diğerlerinin aksine beyaz ve karanlıkta dikkat çekiciydi. Normal insan yüzüne benzeyen maskenin kanlı gözlerinin üzerinden kan kırmızısı iki kalın çizgi geçiyordu. Maskenin ağzı yoktu ve burnundan çenesine kadar siyah bir çizgi iniyordu.

“Olabildiğince sessiz olun. Dönüşüm geçirmeden yarısını halledebilelim. Herkes silahlarına patlayıcı mermilerini yüklesin. Bu gece kana doyacağız.”

Mete simsiyah maskenin arkasından kanlı dişlerini gösterdi. Isırmaktan çekinmiyordu. Gece soğuk ve sisliydi. Almanya’nın soğuğunda ormanın üzerine derin bir sessizlik ve sis çökmüştü. Adamların her nefesinde ortaya çıkan buğu, maskenin arkasından silik bir şeklinde sisin içine karışıyordu. Bu gece çok fazla kan dökülecekti. Kemikler parçalanıp, kalpler sökülecekti. Dünyanın en karanlık yüzünde gece çok erken çökmüştü.  Bu gece kuşlar bile ötmeden önce uykuya dalmıştı. Her şey sessiz ilerliyordu.

Mete elini kaldırmasıyla birlikte arkasında kalan kişiler durdu. Mekana yirmi metreden daha az kalmıştı. Eve benzeyen mekanın etrafında birkaç kişi volta atıyordu. Arada bir bir sigara yakıp sadece etrafa bakınıyorlardı. Aralarında sohbet ederek korkusuzca konuşuyorlardı. Fazla rahatlardı. Üzerlerine çöken gecenin farkında değillerdi.

Mete’nin işaretiyle arkasındaki adamalar dağılarak evin etrafını sardı. Yalnız sigarasını içen bir kişiyi gözlerine kestirmişlerdi. Kar maskeli adamlardan biri eline geçen dal parçasını yere sürerek ses yaptı. Bu ses sigarasını içen adamın dikkatini çekmişti. Sigarasını atıp karanlığa doğru yürümeye başladı. Evi bırakıp ormanın içine girmişti. Onu bekleyen iki adamın farkında değildi. Ağacın arkasından sessizce çıkan kar maskeli kişi adamın çenesinden tutarak hızlı bir şekilde bıçağını boynuna saplayarak kafasını koparmaya çalıştı. Eliyle sert bir şekilde ağzına bastırıyordu. Saklanan diğer adam hızlı bir şekilde çıkıp bıçağını defalarca adamın kalbine saplamaya başladı. Adamın kafası tam kesilmediği için sadece ellerini dönüştürüp kalbine bıçağı saplayan adamın göğsünde, derin bir pençe izine benzeyen yarık oluşturmuştu. Kafasının tamamen kesilip kopmasıyla birlikte hareketsiz bir şekilde vücudu yere düştü. Bıçağı kalbine saplayan adamın üzerindeki çelik yelek, pençelerin kalbine saplanmasını önlemişti. Adam hemen yeleğinin cebinden bir şırınga çıkarıp kalbine sapladı. Diğer adamın işaretiyle birlikte oradan ayrıldı.

Dört kişi daha sessizce öldürülmüştü. Mete’nin adamlarından ikisi yaralanmış üçü ise ölmüştü. Dördüncünün ölümüyle birlikte evin etrafında gezen ondan fazla kişi durumu anladığı anda mermiler patlamaya başladı. Evin içinde bekleyen kişiler düşünmeden dönüşüm geçirip ormanın içine atladılar. Sırtlarında belirginleşen kemikler kanlı bedenlerinden dışarı çıkıyordu. Kemikleri kırılıp yeniden kaynıyordu. Kanlı dişleri giderek uzayıp iç içe geçmişti. Artık yüzlerinde göz ve Burunları yoktu. Kalın derileri kemiklerine yapışmıştı. Boyları uzamış ve bir köpek gibi saldırıyorlardı.

Mete’nin emriyle Ghost dönüşümünü tamamladı ve bu yaratıkların arasına atlamasıyla birlikte üç metreden daha büyük bir kahverengi kürküyle dikkat çeken devasa bir yaratığa dönüşmüştü. Yeşil gözleri karanlığın içinde parlıyordu. Uzun dişleri ondan daha küçük olan yaratığın etine geçip onu ağaca fırlattı. Mete elinde oluşan devasa büyüklükteki siyah kılıcı ile tek darbede yaratığın kafasını bedeninden ayırmıştı. Diğer yaratıklar Mete’nin maskesini görünce onu tanımışlardı. Bu gün ölüm onları bekliyordu.

Ghost kükremesiyle birlikte dönüşüm geçirmeye çalışan diğer kişiler korkuyla hareketsiz kaldı. Kalplerine ve beyinlerine saplanan mermiler patlayıp vücutlarını yok ediyordu. Ghost ön safta onları parçalarcasına saldırırken Mete hemen onun arkasından askerlere yaklaşmalarını engelleyerek siyah alevlerle beslenen kılıcı ile kafalarını gövdelerinden ayırıyordu. Savaş tek taraflı olarak yıkıcılığını sürdürmüştü. Ormanı kan ve et parçaları kaplamıştı. Bugün toprak kana doymuştu. parçalanan canavarların vücutları etrafa dağılmıştı.

 Mete eve girerek etrafına baktı. Kulağına gelen çocuk ağlama seslerini duyabiliyordu. Adamlar hızlı bir şekilde bütün odaları ve çevreyi aramaya başladılar. Yirmiden fazla çocuk bulunmuş ve ormandan çıkarılmıştı. Ölen askerler ve yaratıkların bedenleri toplanarak evin içine atıldı. Evin içine benzin dökülüp, yakıldı. Beş ölü ve üç yaralı ile bu bölge temizlenmişti.

” Onları görebiliyor musun?”

Mete maskesini çıkarıp Meleğe baktı. Melek eline aldığı et parçasına bakıyordu. Mete’nin sesi ile birlikte yüzündeki kanlı gülümsemeyi silip Mete’ye bakmıştı.

” Annem onları görüyor.  Fazla kişi değiller ama çocuklar çok fazla. “

” Tamam, gidelim.”

Mete’nin emriyle hızlı bir şekilde ormandan çıkıldı ve çocuklar kamyonlara yerleştirildi.  Yaralı askerler ile birlikte gönderildiler. Geriye on üç kişi kalmıştı. Diğer bölgelerde bulunan yaratık sayısı belirlendi ve iki takım halinde operasyon düzenlendi. Alkan ve Ghost az olan kısma gönderilirken Mete ve küçük bir ekip diğer kısma saldırdı. Çok hızlı bir şekilde mekanlar temizlenip çocuklar kamyonlara yerleştirilmişti.

Mete kendisine saldırmadan yere çöküp ellerini kaldıran adama yöneldi. Adam korkudan giderek yere çöküyordu. Mete adamın ne konuştuğunu anlamadığı için askerlerden bir tanesi adamın dediklerini ona çeviriyordu.

“LÜTFEN BENİ ÖLDÜRMEYİN ! BENİM BİR AİLEM VAR. BEN KÖTÜ BİRİ DEĞİLİM. LÜTFEN ÖLDÜRMEYİN.”

Mete yere çökerek adamın yüzüne baktı. Gözlerinde rahatsız edici bir bakış vardı.

” Adın nedir?”

Adam gözlerini çevirerek kafasını eğdi. Konuşurken bile Mete’nin kan dolu yüzüne bakamıyordu.

“Adım Klaus. İnsan bir çocuğum var. Ben kötü biri değilim. İnsanlara yardım ediyorum.”

” Tamam Klaus. Sana inanıyorum. Kötü birine benzemiyorsun. Seni ailene götüreceğiz. Nerede oturduğunu söyle bana.”

Mete’nin çok sakin ve soğuk bir sesi vardı. Konuşurken bile adamın içi ürperiyordu. Buna rağmen nefret veya ölüm saçmıyordu.

” Bana yardım edecek misin ? Lütfen beni öldürmeyin. Bir daha insanlara dokunmayacağım.”

” Senin gibi iyiliği seçenlere asla arkamı dönmem.  Şimdi seni ailene götüreceğiz. Ailenle birlikte seni başka bir ülkeye gönderip, güvenliğini sağlayacağız. Korkmana gerek yok. Bana nerede yaşadığını söyle.”

Mete’nin işaretiyle başka bir adam daha gelip cebinden küçük bir not defteri ve kalem çıkardı. Adamın başında konuşmasını bekliyordu. Adam üstündeki baskıdan dolayı zorda olsa konuşabilmişti. Tam olarak evinin adresini ve  yerini tarif etmişti fakat içi rahat değildi. Korkuyla Mete’yi izliyordu.

” Şimdi seni ailene götüreceğiz. Korkmana gerek yok. Ayağa kalk ve gidelim.”

Adam ellerini indirip yavaşça ayağa kalktı. Yüzü ölmediği için gülüyordu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu.

” Çok teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.”

” Hiç çocuk öldürdün mü ?”

“Efendim ! “

Adamın gülen yüzü bir anda çökerek kayboldu. Sessizce Mete’nin yüzüne bakıyordu. Bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama söyleyecek cesareti kendinde bulamıyordu. Adam itiraz eder gibi Mete’ye yaklaştığı anda kafası bedeninden ayrılıp yere düştü. Konuşamadan ölmüştü.

” Bende öyle düşünmüştüm. Bir korkağı asla affetmem. Adrese gidin ve ailesini bana getirin. Çocuğa zarar vermeyin. Onu da bizimle birlikte götüreceğiz. Kadını öldürmeden getirmeye çalışın. Şimdi gidiyoruz. “

” Alkan, ekibin komutası sende. Kalan adamları topla ve diğer örgüte yardıma gidin. Benim küçük bir işim var.”

Alkan kafasını sallayarak takımdan kalan sekiz kişi ile yola çıktı. Mete arabasına binip farklı bir yola sapmıştı. Anastasia’dan aldığı liste arabanın torpidosunda duruyordu. Örgütten aldığı listenin içinde göremediği bir ismi ziyaret edecekti. Çok yaşlı bir adamdı. Beyaz saçları ile gayet normal bir papaza benziyordu lakin listenin en üstünde onun ismi vardı. Bu yerden ayrılmadan önce onu ziyaret etmeliydi.

Mete uzun bir yolculuğun ardından şehirden uzak bir kasabada, büyük villanın önünde durdu. Adres buraya aitti. Arabadan inip sessiz bir şekilde evin kapısına yaklaştı. Camdan içeri baktığında fotoğrafta görünen kişiyi görmüştü. Yalnız bir şekilde şarabını yudumlarken televizyon izliyordu. Mete sakin bir şekilde kapıyı çaldı. Yaşlı adam zor yürüyerek gelip, kapıyı açtı. Mete’yi kapıda görünce anlam verememişti.

“Kime bakmıştınız ? “

“Günah çıkarmak için gelmiştim. Müsaitseniz girebilir miyim ?”

Yaşlı adam hala anlam verememiş gibi Mete’ye bakıyordu. Gecenin bu saatinde genç bir çocuk burada ne arıyordu ?

“Üzgünüm ama yarın kiliseye uğramak zorundasınız. Bu şekilde yapabileceğim bir şey yok.”

” Sadece içimi dökmek istiyorum. Lütfen beni dinleyin.”

Adam kaşlarını çatıp bir süre Mete’ye baktı. Mete’nin yüzünde büyük bir pişmanlık ve ondan yana saflık vardı. Adam tehlikeli olmayacağını düşünerek kapıdan geriye doğru bir adım attı.

” Fazla yardımcı olamam. Sadece dinleyebilirim.”

“Çok teşekkür ederim efendim.”

Mete yüzünde büyük bir gülümseme ile kapıdan içeri girdi. Yaşlı adam birkaç kere kapıdan dışarı bakıp başka kimsenin olmadığını doğruladıktan sonra kapıyı kapatıp, salona doğru yöneldi. Eliyle Mete’ye oturmasını işaret etti.

“Anlat bakalım genç adam. Gecenin bu saatinde ne derdin var ? Yoksa bu yaşlı adama karşı bir derdin mi var?”

Mete kafasını eğerek utangaç tavırlarını göstermeye başladı. Yaşlı adam ne olduğunu anlamıyordu. Gecenin bu saatinde bu çocuğun ne derdi vardı?

“Ben bir cinayet işledim. Bunun yükünü kaldıramıyorum. Artık geceleri uykuma giriyor. Polislere teslim olmaktan çok korkuyorum. Ne yapmalıyım? Lütfen bana yardımcı olun. Siz tanrının adamısınız.”

Papaz kaşlarını çatıp önündeki genç adama baktı. Bu yaşlarda cinayet işleyen gençlere çok rastlıyordu. Hepsi de tutuklanmaktan korkuyordu. Böyle gençleri çok görmüştü. Hepsine de aynı şeyleri söylüyordu.

” Evladım… Çok büyük bir günah işlemişsin. Tanrıdan af dileyip, mahkemeye çıkmalısın. Bir insanın hayatına kıymak büyük bir günahtır. Hem bu dünyada hem de öteki dünyada büyük cezalar çekmen gerekiyor. Tanrıya seni affetmesi için af dilemelisin. Eğer korkuyorsan senin yerine polisleri arayabilirim.”

Mete bu sözleri duyduktan sonra arkasına yaslanıp papazın gözlerinin içine bakmaya başladı. Az önceki utangaçlık ve duygusallıktan eser kalmamıştı. Papazın bunu görünce yüreği titremişti. Karşısında bir katilin soğukkanlılığı duruyordu.

” Günahların farkındasınız. O zaman siz neden bu günahları işlediniz? Belki binlerce çocuğu ve insanı öldürdünüz. Peki nasıl bu kadar rahatsınız?”

Yaşlı  adam kaşlarını iyice çatıp karşısında bu kadar rahat oturan çocuğa baktı. Bu kadar şeyi nasıl biliyordu ? Öncelikle söylediklerini yalanlamalıydı.

” Ne dediğinizi anlamıyorum. Ben tanrının adamıyım. Bu zamana kadar hiçbir canlıya zarar vermedim. Evladım… Senin psikolojik bir tedavi alman lazım. Şimdi polisleri arayacağım. Lütfen direnme.”

Yaşlı adam ayağa kalkmak istediğinde Mete elinden tutup yavaşça geri yerine oturtturdu. Güç kullanmamıştı. Adam bir nevi kendi rızasıyla oturmuştu.

“Lütfen oturun. Burada sohbet etmek istiyorum. Sadece merak ediyorum. Duygularınızı nasıl bu kadar değiştirebiliyorsunuz ? Sizden binlercesini öldürdüm fakat bir cevap bulamadım. Nasıl bu rahatsınız ?”

” Evladım…”

“İnkar etme ! Bende örgütlerin üyesiyim. Omurga ismi buralara bile gelmiş olmalı. Sadece anlat merak ediyorum.”

Yaşlı adamın gözleri ilk kez korkuyla büyüdü. Az önceye kadar kendini savunacağını düşünüyordu. Yaşına göre gücünü kaybetmemişti. Yaşlılık bu yaratıklar için bir engel değildi.

” Demek beni öldürmek için geldin.”

” Sadece cevap istiyorum. Bana düzgünce cevap ver. Sizden biriyle adam akıllı konuşamadım. Lütfen sadece konuşalım.”

Adamın çatık kaşları anlamsız yüz ifadesi ile Mete’nin yüzüne bakıyordu. Ondan ölümcül cümleler duymamıştı. Omurga söylentileri yeraltı dünyasına hakimdi. Örgüt, ölüm saçan insanlardan oluşuyordu. Bu kişinde hareketleri ve soğukkanlılığı tam olarak söylenildiği gibiydi. Belki on binlerce insanla konuşmuştu. Her türden insan görmüştü fakat bu çocuk neyin nesiydi ? Tam olarak ne istiyordu ?

“Tamam… Konuşmadan önce içecek bir şey ister misin ?”

” Şarap alabilir miyim ? Sanırım sizde içiyordunuz.”

Yaşlı adam ayağa kalktığında dönüşmek istedi fakat ensesinde hissettiği sıcaklık kararından vazgeçmesine neden olmuştu. Sanki aniden ölecek gibiydi. Tek yapabileceği oturup konuşmaktı.

” Al evladım. Şimdi seninle ne konuşmamı istiyorsun?”

Mete uzatılan şarap bardağını alıp arkasına yaslandı.

” Teşekkür ederim… Uzun zamandır sizleri izliyordum. Sizi ve türünüzü… Aklım bazı şeyleri almıyor. Sizden binlercesini öldürdüm. Bazılarını eşini veya çocuğunu öldürüp hayatta bıraktım. Uzun bir süre kendilerini izledim. Nasıl bu kadar sakin kalıyorsunuz ? Ertesi gün işinize devam edip insanların yüzüne gülüyorsunuz. Hem kendi acınızı yaşamıyorsunuz hem de öldürdüğünüz insanlara karşı çok iyi tavırlar gösteriyorsunuz. Bunu nasıl yapabiliyorsunuz ?”

Yaşlı adam şarabını yudumlayarak arkasına yaslandı. Mete konuşurken biraz gergin görünüyordu. Cebinden bir sigara çıkarıp yakmıştı. Ardından papaza da uzattı. Papaz eliyle reddetti. Uzun bir sessizlik olmuştu. Mete cevap bekliyor gibi adamın yüzüne bakıyordu.

” Sanırım ne demek istediğini anladım. Bir nevi haklısın. Acılarımızı yaşamadan diğer insanlardan saklıyoruz ve onlara karşı normal davranıyoruz. Sonuçta insan olmasak da düşünebilen, hissedebilen canlılarız. Bir sokak köpeğinin bile yavrusu öldüğünde acı çeker fakat bizler acımızı yaşayamıyoruz. Çünkü yüzyıllarca böyle yaşamaya alıştık. Asla dikkat çekmemeliyiz. Bizim bu durumda olmamızın sebebi insanlar. Buna rağmen onlardan saklanıyoruz ve onları avlıyoruz.  Azınlık olduğumuz için buna mecburuz.”

” Hayır! Hayır! Beni yanlış anladın. Bununla nasıl baş ettiğinizi soruyorum. Bu duygulara nasıl sahip olabiliyorsun ? Acını nasıl içine atabiliyorsun ? Ben yapamıyorum. Diğer insanların yüzüne nasıl güleceğimi bilmiyorum. Gerçekten gülmek isteğimde zihnimde parçalanmış hatırlar beliriyor ve yapamıyorum. Ölümlere alıştığımdan bu yana mutlu olamıyorum. Siz nasıl olabiliyorsunuz ?”

” Evladım… Bende yıllar önce eşimi kaybettim. Avcıların elinde birçok işkenceye maruz kalarak öldürüldü. Ertesi gün yine erkenden kalkıp kiliseye gittim. Senin de dediğin gibi içimde bir şeyler eksildi. İnsanlarla konuşurken bunu fark ettim. Yıllarca kaçınmamız öğretildi fakat o gün sinirime hakim olamadım. Ne dediğini anlıyorum. Bunca zamana kadar içime atarak yaşadım. Senle benim en büyük farkımız burada. Sen acını saklamıyorsun. Acın sadece sana zarar veriyor. Benim acım ise türüme zarar veriyor. Sana kimse cevap veremez. Aradığın cevabı yine içinde bulacaksın. Benim anlattıklarımın bir önemi olmayacak. Sonuçta basit cümlelerim senin zihnini rahatlatmayacak. Anlaman lazım. Öncelikle kendi sorunun ne olduğunu anlaman lazım. Sonra çözümünü aramalısın. Sen kendi derdini bilmeden benden yardım istiyorsun. Üzgünüm ama buna bir cevap veremem.”

Mete şarabı kafasına dikip bardağı uzattı. Yaşlı adam ayağa kalkıp ikisine de bir bardak daha doldurdu. Şarabı Mete’ye verip yine yerine oturdu. Mete kafasını eğmiş yere bakıyordu. Anlamak istiyordu. Zihnini sürekli meşgul eden acı neydi. Bir başlangıç olmalıydı. Bütün acıları daha da ıstıraplı  yapan bir acı olmalıydı.

” Teşekkür ederim. Eşiniz içinde üzüldüm.”

” Sanırım diğerleri gibi insanlığını kaybetmemişsin. Benim gibi biriyle normal konuşuyorsun. Cidden çok garipsin. “

” Sizinle bir dedim yok! Dediğim gibi sadece konuşmaya geldim. İnsan veya yaratık fark etmez. Hepimiz aynı şeyleri yiyip, aynı şeylerden zevk alıyoruz. Sadece anlayamıyorum. Tanrı bizden ne istiyor ? Siz tanrının adamısınız. Siz söyleyin bana. “

Adamın yaşlı gözleri büzülüp içine doğru çökmeye başladı. Süzülen gözlerinden yaşlar düşüyordu. Belki de bunca zamandır içine attığı duygular sessiz bir şekilde dışarı çıkıyordu.

“Bilmiyorum evladım… Ben hep bir din adamıydım. Binlerce kez tanrıya yalvardım. Ona karşı ne günah işledim ? Neden beni lanetledi ? Günlerce aç kaldıktan sonra nefsime kanıp bir parça et yedim. Dışarıda binlerce nefsine yenik düşüp bir sürü günah işleyen insan var. O zaman neden ben… Bir türlü anlamıyorum evladım. Tanrı bana bu hayatı verdi ve bunu uygun gördü. İsyan etsem de karşı gelemiyorum.”

Mete bardağındaki son yudumunu da kafasına dikip bardağı masaya koymuştu. Ağzındaki sigarayı yaktıktan sonra elini ceketinin cebine attı. Yaşlı adam öleceğini anlamış gibi gözlerini kapatmıştı. Yolun sonuna geldiğini biliyordu. Sonunda günahlarını kefaretini ödeyecekti. Bu tanrıyla onun savaşı değildi. Tanrı her zaman kazanırdı.

” Bu bizim kartımız. İnsanlar ve sizlerin uyumlu bir şekilde yaşadığı küçük yerleşkeler ve işletmeler kuruyoruz. Artık kimliğiniz ve yeriniz belirlendi. Tek bir insanı dahi öldürürseniz sonunuz eşinizden daha beter olur. Tanrıyı bilmem ama ben size yardım edeceğim.”

Yaşlı adam gözlerini açıp karşısındaki çocuğa baktı. Kartı masaya koyup ayağa kalkmıştı. İlk kez böyle bir şey duyuyordu. Bir avcı, avını öldürmüyordu.

” Buna emin misin? Böyle bir şeyi  hiç duymadım. Beni cidden öldürmeyecek misin ?”

” Belki de kendimi anlamalıyımdır. Buna ufak bir yerden başlayabilirim. Seni affetmiyorum. Sadece kendi vicdanımı yokluyorum. Bir şeyler  hissetmek için bunu yapıyorum. Dediğim gibi artık insan öldürmeyeceksin. Kuruluşumuz size düzenli olarak ölü insan eti verecektir. Şimdi normal hayatınıza devam edin ve tanrının adamı olun. Bu size tanıyacağım tek şans.”

Mete yaşlı adamın bakışlarına aldırış etmeden hızlı bir şekilde evden çıktı. Elleri onu öldürmediği için titriyordu. Bir eliyle titreyen elini sıkıca tuttu. Şimdi bir şey değişecek miydi ? Belki binlerce insanı öldüren kişiyi affetmişti. Bunu vicdanı kaldırıyor muydu ? Bunu bilemeyecekti lakin denemişti. İçinde, denediği için açan tomurcuğu hissedebiliyordu.

“Teşekkürler Mete Bey. Sizin sayenizde bugün çok iyi bir temizlik yaptık. Uzun bir süre baş kaldıracaklarını düşünmüyoruz. Artık küçük toplulukları kendimiz ezebiliriz.”

” Önemli değil. Sonuçta birbirimize yardım etmeliyiz. “

Mete ve  Emmerich el sıkışıp yollarını ayırdılar. Neredeyse güneş doğmak üzereydi. Ghost ve Melek, Mete’nin arkasında onu bekliyordu.

” Bizi yalnız bıraktınız efendim. Size biraz kırgınız haberiniz olsun. “

” Yemek ısmarlasam affeder misin?”

” Olabilir. Güzel bir yere gidersek affederim.”

“Peki o zaman. Birazdan restoranlar açılır. Bende acıktım.”

Ghost ve Melek mutlu bir şekilde arabanın yolunu tutmaya başlamıştı. Alkan arkalarından onları izliyordu.

” Sen gelmiyor musun?”

“Üzgünüm. Birkaç saat sonra toplantım var. İsterseniz bugün ülkeye geri dönebilirsiniz. Toplantılar bitince bende döneceğim. “

Mete arabaya kafasını çevirip Ghost’a baktı. Bugün daha bir mutlu görünüyordu. Onun mutluluğu Mete’nin de hoşuna gitmişti.

” Sen bize çok güzel bir otel ayarla. Birkaç gün tatil yapalım. “

Alkan bir şey demeden bir süre sessiz kaldı. Mete asla tatil gibi şeyleri önemsemezdi.

” Nasıl isterseniz. Yemekten sonra şoförlere konumu göndereceğim. Dinlenmenize bakın. İki gün sonra yola çıkacağız.”

“Tamam.”

Alkan kafasını sallayıp arabasına bindi. Bugün hava sıcak ve güzeldi. Sanki güneş yeniden doğmuştu. Nasıl olacağı bilinmez ama duygu tohumu her insana ekilirdi. Sonuçta en dramatik yaşantının ardından bile iğne ucu kadar olan bir acı tüm savunmanızı kırabilirdi. Mete henüz değişmemişti fakat bir anlığına da olsa denemişti. Pişman olmanın acısını çekmeyecekti. Bu bile bir başlangıçtı.

İki gün geçti ve artık evlerine dönmek için uçağa bindiler. Kısa zaman sonra uçak havaalanına indi ve yorucu bir görev daha bitmişti. Siril onları kahverengi kürkü ile havaalanında bekliyordu. Görevi bitirdiklerini teyit ettikten sonra özledikleri evlerine dönüyorlardı. Buna rağmen iki günlük tatil bile rahatlatıcı gelmişti. Her şey kısa sürede bitmiş ve rahatlamışlardı.

Siril ile kısa bir muhabbetin ardından Siril, Alkan ve Melek ayrıldı. Mete ve Ghost arabalarına binip evin yolunu tutmuşlardı. Damla, Mete eve hızlı döndüğü için sevinecekti. Ona dediğinden daha hızlı dönüyordu. Bu bile iyi bir ağabey olmak için küçük bir adımdı.

Kısa ve yorucu bir yolculuk daha bitmişti. Artık işler eskisinden daha karışık olacaktı. Küçük bir topluluk olmalarına rağmen böyle büyük işlere karışan yaratıklar giderek tehditkâr oluyordu. Diğer yaratıklar bundan ilham alarak daha fazla tehditkâr olacaktı. Zaman, güzel şeyler  bekletmiyordu.

Gökhan Karakeleş

  1. Bölüm
  2. Bölüm
  3. Bölüm
  4. Bölüm
  5. Bölüm

fantastik hikayeler, dehşet hikayeleri,korku hikayeleri,duygusal hikayeler,gökhan karakeleş,açlık çekenler,kayıp cennet, dehşet kan, ölüm,şeytan karanlık,korkunç,+18 hikayeler

 

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu