Dehşet ÖyküleriFantastik HikayelerGökhan KarakeleşKorku Hikayeleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 2. Bölüm

Dehşet Hikayeleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 2. Bölüm

“KAN TİCARETİ”

” Anne saat kaç? “

Küçük çocuk elindeki boyama kitabının üzerine elindeki pastel boyalarla bir şeyler çizmeye çalışırken alnına düşen açık sarı saçlarını yavaşça yana itip gözlerine girmesini engelledi. Ardından eline aldığı kırmızı pastel boya ile resimdeki insanı boyamaya başladı.

” Anne! “

Çocuk yavaşça kafasını kaldırarak salondan koridora gözlerini dikti. Açık kapının arkasında büyük bir sessizlik kaplamıştı. Saatin durmadan titreyen sesi haricinde hiçbir ses duyulmuyordu.

“ANNE! BENİ DUYMUYOR MUSUN? “

Çocuk çatık kaşlarını kapıya dikerek ayağa kalktı. Elindeki pastel boyayı resim kitabının üzerine bile bırakmamıştı. Elinde sıkıca tuttuğu pastel boya ile açık kapıya doğru yürümeye başladı. Koridor kapkaranlık olduğu için birkaç kez kafasını etrafa çevirip göz ucuyla etrafı süzdü fakat gözüne değen herhangi bir şey yoktu. Çocuk derin bir nefes alarak karanlığa bir adım attı. Koridorun sonundaki mutfak annesinin olabileceği tek yer olabilirdi. Çünkü gününün büyük bir kısmını orada geçiriyordu.

Küçük çocuk etrafına bakmadan hızlı adımlarla koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Cesareti git gide kırılıyordu. Üzerine çöken derin sessizlik nedeni bilinmeyen şekillerde kalbini ağrıtarak teninin titremesine neden oluyordu. Küçük çocuk uzun koridoru yürürken gözüne alt katın merdivenleri ilişti. Çınlayan kulaklarına ilk kez birkaç tıkırdı değmişti. Tıkırdı yanı başındaki merdivenlerden gelerek her saniye biraz daha yükseliyordu. Çocuk merdivenlerden çekilerek koridorun duvarına kadar ilerledi. Artık gidecek bir yeri yoktu. Sırtı duvara değdiği anda çocuğun bacağı uyuşmuş bütün kanı çekilmişti. Hareket edecek gücü kendinde bulamıyordu. Sadece büyümüş gözleri ve kızarmış yanakları ile üzerine doğru gelen gölgeyi izleyerek dehşet içinde sırtını verdiği duvardan yavaşça yere doğru süzülerek dizlerinin üzerine çöküyordu. Çocuğun dizleri yere değdiği anda diz kapağına bir şeyin değdiğini hissetti. Çocuk titreyen nefesi ile elini karanlığa doğru uzatırken duyduğu ses ile kalbi yerinden çıkacaktı.

” Miyav !!”

Çocuk derin derin nefes aldıktan sonra elini dizine değen patiye götürüp yavaşça kedinin patisini tuttu.

” Beni korkuttun Rafael! Sen burada ne yapıyorsun? Benim odamda olman gerekiyordu! “

Siyah kedi yavaşça patisini çocuğun elinden çekerek koridorun sonundaki karanlığa doğru yürümeye başladı. Çocuk tek bir kelime etmeden kedinin karanlıkta kayboluşunu izledi. Yavaşça terlemiş alnını elinin tersiyle silerek kısık sesle tekrar seslendi.

” Anne uyku saatim gelmedi mi? “

Çocuk konuşurken dolmaya başlayan gözleriyle yavaşça koridorun sonuna yaklaşarak hafif aralık bırakılmış uzun ahşap kapıya gözlerini dikti.

” Anne orda mısın? Korkuyorum! “

Çocuk eliyle yavaşça kapıyı ittirmeye başladı. Yavaş yavaş açılan kapının ardında büyük bir sessizlik hakimdi. Annesinin sesini duymuyordu. Tek duyduğu şey kulağındaki sessiz çınlamaydı.

Kapının sessiz açılışının ardından çocuk titreyerek mutfağa bir adım attı. Önündeki karanlığın içindeki siyah gölge ona tanıdık geliyordu. Rafael bir şey yalıyordu fakat ne olduğu belli değildi.

Çocuk attığı bir adımdan sonra ayağını bastığı yumuşak şeyle irkilerek bir anda kendini geri itti. Ardından ayağının ucuyla yerde duran şeye dokunmaya çalıştı fakat korkudan sadece ayağının ucunu değdirebiliyordu.

Büyük bir yutkunmanın ardından çocuk yaşaran gözleriyle yere eğildi ve elini ayağına değen şeye doğru uzattı. Eline değen şey ıslaktı fakat bildiği bir şeydi. Bunlar annesinin parmaklarıydı. Elini biraz daha yukarı götürünce elini ile annesinin avucundan tuttu.

” Anne neden yerde yatıyorsun? “

Çocuk annesinin avucundan tutarak onu kaldırmak istedi fakat annesi düşündüğünden daha hafif gelmişti. Hatta bir anda ayağa kalkmıştı. Çocuk sol eliyle annesinin avucunu tutarken sağ eli ile annesinin kolunu tutmak istedi fakat eli bir an boşlukta sallanıp yere doğru inmişti. Çocuk bir daha elini ileri attı ama eline hiçbir şey gelmedi. Yavaşça elini annesinin tuttuğu elini sıkarak diğer eliyle yavaşça geriye doğru geldi ve sonunda eli ıslak bir şeye değdi. Annesinin bileğini tutmuştu fakat devamı yoktu. Sadece garip bir ıslaklık hissediyordu. Çocuk korkuyla elindeki şeyi yere fırlattı.

” Anne neredesin çok korkuyorum? “

Çocuk kulağına gelen miyavlama sesi ile bir an irkildi. Karanlıkta Rafael’i görmek çok zordu. Bir an korkudan aklına gelmeyen o fikir geldi. Biraz zordu ama dolabın yanındaki düğmeye basınca ışıklar açılacaktı.

Küçük çocuk parmaklarının ucunda kalkarken elini duvara vurup düğmeye basmaya çalıştı ve en son vuruşunda ışıklar açıldı. Çocuk sevinçle arkasını dönerek annesinin yanına koşmak istedi.

” Geldim an… “

Çocuk arkasını döndüğü anda durdu ve önündeki manzaraya baktı. Koca mutfağın etrafına serpilmiş ve yerde büyük bir birikinti oluşturan kan havuzunun içinde siyah bir göz, kanlı gözün etrafında ise birçok et parçası yüzüyordu. Vücuttan çıkmış bütün iç organlar tek tek mutfağın içine dağılmıştı. Kanın içine batmış bağırsaklar mutfak tezgahının üzerinden yere doğru sallanıyordu.

Çocuğun alnı kırışıp gözleri yaşardı. Bir an öksürük gibi gelen mide bulantısı ile kusmaya başlamıştı. Gözlerindeki korku ve hüzün her mimiğine vurmuştu. Dizleri yere çökmüştü. Hemen dizinin dibindeki annesinin kopmuş başı yüzüne bakıyordu. Fakat bir gözünün yerini kan birikintisi kaplamıştı.

“A… A… An… Ne! A… A… Anne !! “

Çocuğun titreyen dudakları ağzını açmasına izin vermezken dili tutulmuş konuşamaz olmuştu. Annesinin parçalanmış bedeni mutfağın her duvarının üzerinde kırmızı kan lekeleri bırakmıştı. Küçük et parçaları, uzun koparılmış damar parçaları her yerdeydi. Annesinin boynundan koparılarak çıkmış kafası yüzünün bir parçası parçalanmış halde mutfak tezgahının üzerinde duruyordu. Kadının dili çenesine kadar çıkmış ve bir parçası kesilmişti. Ruhsuz tek gözüyle çocuğa bakar vaziyette kalmıştı. Bu yaştaki bir çocuğun bunu kaldırması imansızdı. Delirmemek elde değildi.

” Merhaba ufaklık gelmişsin “

Çocuk yavaşça kafasını kaldırıp önündeki mutfak önlüğü takmış adama baktı. Önlük kurumuş kandan koyu kırmızı bir hale bürünmüştü. Üzerinde birçok organ parçası ve pislik kaplamıştı. İğrenç görünüyordu.

” Bil bakalım bugün yemeği kim hazırlıyor oğlum… Ben hazırlıyorum. Evet! Yemekte fırında pişmiş dört katlı bağırsağa sarılmış yürek var! “

Adam ağzını kaplamış kanlı gülümseme ile dirseğine kadar kana bulanmış elindeki yüreği göstererek tezgâha koydu ve eline kalın bir bıçak alarak doğramaya başladı.

Çocuk dizlerinin üzerinde babasının yüzüne bakmaya başladı. Yüzünde anlaşılmaz bir mutluluk vardı. Keyifle elindeki yüreği dört parçaya bölüyordu.

Adam sessiz kalmış cansız gibi nefes almayan oğlunu görünce yavaşça elindeki bıçağı tezgâha bırakıp kan birikintisini atlayıp çocuğun yanına eğilerek çocuğun omzuna elini koydu.

” Annen görevini tamamladı oğlum. Bizim için güzel bir ziyafet oldu. Sıra sende şimdi ye ve büyü! “

Adam işaret parmağını kan birikintisine daldırıp yavaşça yüzündeki büyük gülümseme ile işaret parmağını çocuğun alnına sürdü. Çocuk alnına değen kanı hissettiği anda artık bedeni kaldıramamış yere yığılmıştı. Yerde gözleri kapalı bilinci açık bir şekilde kulağına gelen çiğ eti parçalayan dişin gıcırtılı sesini ve camı tokatlayan yağmurun korkulu sesini duyarak bilinci kapandı. Eline girdiği kan havuzunda bir sızı gibi giysisinden içeri giren kan damlaları kalbine kadar soğuk bir sancı ile kaplıyordu. Sürekli bedenine vuran ürpertiler ve titremeler asla geçmeyecekti.

” Dedric lütfen dikkatini bana ver! Gözlerin kapalı… Görebiliyorum! “

Çocuk gözünü açarken göz çukurundan bir damla yaş süzüldü. Fakat belli etmemek için hızlıca kafasını eğerek eliyle silip tekrardan uykudan uyanmış buğulu gözlerini birkaç sıra uzağında masa da oturan elli yaşlarındaki kadına dikti.

” Özür dilerim Rahibe Elsia biraz yorgun olduğum için sadece gözlerimi kapatmıştım. “

Rahibe sert gözlerle çocuğa uzunca baktıktan sonra bir şey demeden önündeki kalın ve eski kitaba tekrardan odaklanarak en son kaldığı yeri buldu ve okumaya devam etti. Yüzündeki öfke bir anda silinmişti. Yerini garip bir heyecan kaplamıştı.

” …Genç adam karşısındaki siyah çarşaflar içindeki yaşlı adama bakarak aynı soruyu üçüncü kez yineledi.

‘ Neden siyah giyindin? ‘

Yaşlı adam üçüncü kez sorulan sorunun ardından adama doğru bir adım atıp elindeki elma ağacından yapılmış bastonu yere üç defa vurarak duygusuz bakışlarını adamın yüzüne çevirdi.

‘ Çünkü sen cehennemin azabını hak ettin! Bu dünyaya bir günahkâr olarak geldin ve bir günahkâr olarak ölüp cehennemin en sıcak alevleri içinde sonsuza kadar ölüp dirileceksin! Sonsuza kadar acı çekeceksin! ‘

Genç adam ilk kez gözüyle cehennemi gördü. Gözündeki perde inmişti. Tam net göremese de karşısındakinin kim olduğunu biliyordu. Canını almak için gelmişti. Birazdan ölecekti ve sonsuza kadar cehennemin ateşinde yanacaktı.

Adam diz çöktü ve ağlayarak yaşlı adamın ayağına kapandı. Ondan af dileyerek bir şans daha istiyordu. Yaşamak istiyordu. Ölmek için çok gençti.

Yaşlı adam karşısındaki gencin çığlıklarına kulak tıkarken son dediği şeye tepki göstermişti.

‘ Cennete gitmek için her şeyi yaparım… Lütfen yardım et! ‘

Genç adam yaşlı adamın tepkisini görünce ayağa kalkarak yalvaran bakışlarla adama bakmaya başladı. Ağlamaktan göz çukurları şişmiş veyahut morarmıştı lakin son tepki içinde bir umut yeşertmişti.

‘ Bir yolu var! Günahlarının kefaretini bedenin ile ödeyeceksin! Senin canını almayacağım ve canın bedenindeyken vücudunun bütün parçalarını ayırıp Tanrının lütfettiği gibi tekrardan hiç doğmamış gibi bir melek olacaksın ve tekrardan Cennete uçacaksın. Vücudun Tanrıya geri dönecek. Sen ise doğmadan önceki hayatına döneceksin! ‘

Genç adam gafletin elinden kurtulup ölümün ve hayatın sırrına mazhar oldu. Yüzünde melek görmüşçesine güzel bir gülümseme oluştu. Ölümün bu sözleri onun kurtuluşu olacaktı. Tanrının huzuruna boynu bükük çıkmayacaktı. Kocaman her renkle süslenmiş bahçeler onu bekliyordu. Sonsuza kadar huzurun, mutluluğun, sevginin içinde yaşayacaktı. Bu kirli dünyadan daha güzel ve temiz hayat onun ayaklarının altına serilmişti. Artık ne yapacağını biliyordu.

Genç adamın ağzı açık bir şekilde gülümseyerek kafasını salladı. Yaşlı adam donuk gözleriyle genç adamın gözlerine uzunca baktıktan sonra bastonunu bir defa yere vurdu ve ayağını bastığı toprak ikiye yarıldı. Adeta gökyüzünde süzülerek yarıktan içeri girdiler. Tepelerimdeki yarık onlar ilerledikçe kapanıyordu.

Yerin yedi kat altında büyük bir çukurdan oluşan çemberin yanına dizilen onlarca melek, ölümün geldiğini görünce kafalarını eğip yere baktılar. Ölüm artık gerçek haline bürünmüştü. Genç adam sessizce etrafına bakmadan çemberin ortasına yerleştirildi. Ellerini ve ayaklarını kalın pamuktan bezlerle bağlayıp adamı düzgün bir şekilde yere yatırdılar. Ölüm, adamın başında Tanrıya dualar etmeye başlamıştı. Melekler adamın etrafını sarıp Ölüm ‘ün duasını beklediler. Ölüm duasını bitirdiği anda meleklerin kutsal dişleri genç adamın pislenmiş bedenine değdi. Her melek genç adamın pislenmiş etinden bir ısırık alarak onun bedenini kutsadılar. Günaha bulanmış genç adam mutluluk çığlıkları ile haykırırken pislenmiş bedeni giderek yok oldu ve geriye saf bir kutsal ruhu kaldı. Tanrı bedenini tekrar kabul etti ve genç adam cennete yükseldi. Bütün günahlarının kefareti ödenmişti. “

Rahibe Elsia tozlu ve döküntülü eski masanın üzerindeki kitabı kapatarak yüzündeki kocaman gülümseme önündeki şaşkınlıkla kendisini izleyen çocuklara baktı. En önde oturan birkaç çocuğun gözleri yaşarmıştı.

Rahibe Elsia yerinden kalkarak en ön sırada oturan küçük kızın yanına yaklaşarak yavaşça eğildi. Rengi ağarmış eski kırık pembe bir elbise giyen kızın gözünden sürekli yaşlar süzülüyordu.

” Ağlama Emily günah ile doğmuş sizin gibi tatlı çocuklar için bile bir kurtuluş var. Kendinizi şanslı hissetmelisiniz. Bizler ilimden mahrum kaldık fakat sizlere doğruyu öğretip günahlarımızdan af bekleyeceğiz. Tanrı hepinizi yanında görmek istiyor. “

Emily süzülen açık mavi gözlerini kaldırıp Rahibe Elsia’nın yüzüne acı bir tebessüm ile baktı.

” Renard cennette bizi mi bekliyor Rahibe Elsia?”

Rahibe Elsia gülümseyerek kafasını salladı ve Emily’nin sarı saçlarını yavaşça okşayarak yüzündeki tatlı gülümsemeyi Emily’nin burnuna kadar soktu.

” Tabi ki Renard cennette arkadaşlarını bekliyor. Siz olmadan çok sıkılıyor olmalı. Ama merak etmeyin hepiniz yakında onun yanında olacaksınız ve daha mutlu bir hayat geçireceksiniz. İstediğiniz her şey orada mevcut. “

Arka sıralardan kafası kazınmış küçük çocuk sevinçle elini kaldırdı fakat söz almak için beklemeden konuştu. Yine de Rahibe Elsia yüzündeki tebessümü düşürmemişti.

” O zaman cennette bir sürü çikolata yiyebilecek miyiz? “

Rahibe Elsia küçük bir tebessüm göstererek dikkatini Emilyden çekerek küçük çocuğa yöneltti.

” Ulrich konuşmak için sıranı beklemelisin! Seni küçük yaramaz! Cennet de isteğin kadar tatlı yiyebilirsin. Adını bile duymadığım tatlılar, çikolatalar senin olacak ufaklık. “

Ulrich özür dileyerek yüzündeki kocaman serseri gülümseme ile yerine oturdu. Yanında oturan uzun sarı saçlı çocukla beraber birbirlerine bakıp gülüyorlardı. Cennet de ne istedikleri apaçık belliydi. Bir sürü çikolata bu yaştaki bir çocuk için yeterliydi.

Küçük bir sessizliğin ardından Rahibe Elsia’nın izniyle çocuklar ders gördükleri küçük sınıftan dışarı çıktılar. Birkaç öğrenci sevinçle koşarak veyahut zıplayarak dışarı sınıftan çıkarken birkaç öğrenci ise hafif hüzünlü bir şekilde yavaşça oturduğu sıradan kalkıp kapıya yönelmişti.

Dedric dersin bitimiyle birlikte kafasını tekrardan sıraya dayayıp gözlerini yere dikti. Ayağına giydiği eski yarı yırtılmış bot gözüne bile değmiyordu. Gözleri kapanmış gibi karanlık ve sessizdi. Sınıftaki yoğun sesten kendini soyutlamış, kendi sessizliğinde kalmıştı.

Dedric kafasına değen bir el ile irkildi.

” Buraya geldiğinden beri solgun ve sessizsin Dedric. Artık diğer çocuklarla iyi anlaşmalı ve onlarla arkadaşlık kurmalısın. “

Dedric başında dikilen Rahibe Elsia’ya küçük gözlerini dikti. Masum ve bir o kadarda yıpranmış gözleri konuşmadan birçok şey anlatıyordu. Kesintili nefes alışları ve hızlı kalp atışları giderek belirginleşen bu çocuk ağzını açmamakla ısrarcı duruyordu.

Rahibe Elsia bir süre bekleyişin ardından hafif kızgın gözlerle, hızlı adımlarla sınıftan ayrıldı. Dedric bu anı bekliyormuş gibi Rahibe Elsia çıktığı anda kafasını tekrar sıraya dayayıp gözlerini yere dikti. Yanından sevinçle geçen çocukların sesleri bir uğultu gibi kaybolup gidiyordu. Bu yoğunluğun içinde yalnızlık çekip giderek kayboluyordu.

“Dedric kalkmalısın! Diğer derse gideceğiz! “

Dedric kafasını kaldırarak karşısında yüzünü çatmış kıza baktı. Sinirli bir şekilde karşısında duruyordu.

” Üzgünüm Emily zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Hemen geliyorum. “

Az önce ağlayan küçük kızın gözleri hâlâ kızarıktı. Dedric’e sinirli gözlerle bakmasına rağmen bu onun faydası içindi. Bir nevi onu düşünüyordu.

Dedric yavaşça oturduğu sıradan kalktı ve kapıya doğru yürümeye başladı. Emily ondan hızlı yürüyerek onun önüne geçmişti. Dedric ne olduğunu anlamadan Emily onun elini tutup hızlı bir şekilde diğer sınıfa doğru onu çekiyordu. İstemeden de olsa Dedric’in yüzü kızarmıştı.

…………

” Bugün bavulunu topla Almanya ya gidiyorsun! Yanına birkaç kişi daha vereceğim. “

Mete sessizce Siril’in siyah masasının önündeki karşılıklı duran deri kılıflı sandalyelerin birisine otururken aldığı beklenmedik haber ile irkildi. Masum bir şekilde Siril ile kahvesini içerken aniden verilen bir görev beklemiyordu.

” Almanya mu dedin? Bizim Almanya ile ne işimiz olabilir? “

Siril karşısında duran notebooku kapatıp gözündeki oval gözlüğü masanın üzerine koydu. İç cebinden çıkardığı puroyu yakarak arkasına yaslandı.

” Son kararlardan sonra 16. Bölge bize verildi. Bir süreliğine Avrupa da devamlılığını koruyan birkaç örgüt yoğun baskı altında kaldıklarını iddia ederek Büyük Heyete birkaç bölgenin bize verilmesi isteğinde bulunmuş. Almanya da bu bölgelerden bir tanesi… “

Mete kaşlarını çatarak dinlerken Siril’in konuşmasını sonuna kadar  dinledi. Ardından yavaşça arkasına yaslanıp sıcak kahvesinden bir yudum aldı.

” Bu konu hakkında olumlu değil gibisin. “

Siril dudak bükerek elindeki purodan büyük bir duman aldı.

” Diğer örgütlerin coğrafya yüzünden sırtımızda daha az yük olduğunu düşünmeleri biraz onur kırıcı! Onlardan daha fazla iş yapmamıza rağmen kendi işlerinin daha ağır olduğunu düşünüyorlar. Beyaz yakalı yamyam yakalamak daha zormuş (!) “

Mete gülümseyerek elindeki kahveden bir yudum daha alıp gözlerini duvardaki büyük tabloya dikti. Derin bir nefes alıp bitkin bir şekilde tekrardan Siril’e döndü.

” İş nedir? “

Siril ciddi bir şekilde puroyu küllüğe koyup ellerini masaya dayadı.

” Uzun zaman sonra bir klise vakası ile karşılaşılmış. Bu sefer düşündüğümüz kadar basit görünmüyor. Klise de yetişen birçok çocuk belirli şirketlere satıldığı biliniyor. Bir nevi ana madde gibi… Bunu işleyip birçok yere ihraç edildiği biliniyor. Lakin yeterli bilgi sahibi değiliz. Küçük bir yardımdan zarar gelmez. Orada size yardım edecek küçük örgütler var. İş adamı gibi görünüp beyaz yakalıların arasına karışmanızı istiyorum. “

Mete sakince elindeki kahveden bir yudum daha alıp gözlerini boşluğa dikti.

“Dünya kötü bir yer değil mi? İnsanlar günahları ile birlikte doğduğunu söylüyorlar ama günahlar saflıktan doğmuyor mu? Ve tilki beyinli yaratıklardan… “

Mete cebinden çıkardığı bir dal sigarayı ağzın tutuşturdu. Diğer cebinden de altın rengindeki zipposunu çıkarıp ağzındaki sigarayı yaktı. Siril’ in sert bakışları giderek soğumuş ve durgun bir hâl almıştı.

” Günahları en masumlara yüklemek her zaman kolay çıkar yol olmuştur. Sistem en zayıfları günah keçisi seçer ve onlardan beslenir. Günahlar yaptıklarınla değil düşündüklerinle büyür fakat mahkemeler yapılana ceza verir. Bu düzen böyle geldi böyle gidecek. Biz işimize odaklanalım. Kahramanlık gibi bir vasfımız yok. Ne denirse onu yaparız!”

Siril ağzındaki purodan derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Tavanı izlerken ağzındaki duman yukarı doğru yükseliyordu.

” Kaç kişi olacağız? “

Mete yavaşça yaslandığı sandalyeden doğrulup elini masaya koydu. Siril gözlerini Mete’ye çevirmişti.

” Sen, Ghost, Mel ve Alkan birlikte gideceksiniz. Uzun bir görev olacak. Fazla derine inmenizi önermiyorum. Yüzeysel bir temizlik ile ulakları defetmeniz yeterli. Yarın saat öğlen bir buçukta  herkes hazır olmalı. Gerekli izinler alındı ve özel uçak bir uçukta kalkmaya hazır olacak. Şimdiden bütün ihtiyaçlarınızı giderin ve hazır olun. “

Mete yavaşça ayağa kalkarak kafasını salladı ve bir şey demeden odadan çıktı. Siril ağzındaki purodan bir duman daha alıp küllüğe basmıştı. Çatık kaşları hâlâ Mete’nin arkasından bakıyordu. Odanın sessizliği can acıtacak kadar derindi. Gri renkteki dört duvar şimdi karanlığa bürünmüş bir düşman gibi Siril’in üzerine geliyordu.

Siril bir puro daha çıkardı ve kurumuş dudaklarını yavaşça yaladı. Masanın çekmecesinden çıkardığı puro makası ile tek hamlede puronun ucunu kesmiş, puroyu ağzına tutuşturmuştu. Sessizliği bozan zipponun kapağı açıldığı anda Siril’in darbesiyle Zippo çakmak yandı ve puro körüklendi. Siril yorgun bakışlarını tekrardan tavana dikti ve purodan derin bir nefes aldı.

………

” Buyurun hoş geldiniz! “

Mete yorgun bir şekilde gülümseyerek kafasını salladı ve ağır kapıyı kalan son gücüyle iteleyerek açtı. Kapı açılınca kulağına gelen telaşlı sesler, kahkahalar, çatırdayan bardak sesleri kulağını doldurmaya yetmişti. Derin bir “of! ” çekerek kısa koridordan geçip Restoran’ın içine girdi. Meze dolabının hemen yanından geçip yakınındaki barın yanına varmış ilk gördüğü bar sandalyesine kurulmuştu.

“Kolay gelsin Bahadır ağabey! “

Barın içinde hemen Mete’nin önündeki mavi gözlü kısa sarı saçlı kısa sakal tıraşlı adam bardaktan gözünü kaldırıp Mete’ye baktı.

” Hoş geldin Mete! “

Mete arkasından gelen kırılan bardak sesiyle irkildikten sonra tekrardan Bahadır’a döndü.

“Yoğun musun ağabey? “

Bahadır gülümseyerek elindeki bardağı silmeye devam etti.

” Her zaman yoğunuz Mete! Bunu sormana gerek yok! “

Mete gülümseyerek kafasını salladı.

“Haklısın ağabey burası son zamanlarda gerçekten yoğun ve çok sesli… “

Bahadır eline bir viski bardağı alıp Mete’ye döndü.

” Aynısından mı? “

Mete kafasını sallayıp arkasını döndü. Masalara doluşan beyaz yakalılar rakılarından büyük bir yudum aldıktan koca ağızları açılıp kahkahalar atıyordu. Mete’nin kararan gözleri her beyaz yakalıyı ağızlarından karanlık duman çıkan bir yaratık gibi görüyordu. Garsonların telaşlı ve yorgun adımları arasında ağızlarından çıkan karanlık duman ile onları azarlayıp birbirlerine dönüp büyük kahkahalar atıp önündeki etten büyük lokma koparıp rakısından yudumluyordu. Görgüsüz beyinleri o küçük şişeye hapsolmuş gibi yadırganan fikirleri ve hareketleri kahkaha atarak savunuyorlardı.

Mete omzuna değen el ile irkilip beyninde kurduğu her şey silindi.

” Hoş geldin Mete! Keşke gelmeden aradaydın sana da masa rezerve ederdik! “

Mete oturduğu yerden kafasını kaldırıp başında duran yorgun adama baktı.

” Gerek yok Mustafa ağabey birkaç şey içip kaçarım! Sizi rahatsız etmeyeyim. “

Mustafa bar sandalyesini çekip Mete’nin yanına oturdu.

” Şimdi Hüseyin sana yiyecek bir şeyler hazırlar sen keyfine bak! Buraya kadar gelmişsin seni aç göndermem! “

Mete yüzündeki yorgun gülümseme ile sessize iç cebinden bir paket sigara ve altın renginde bir zippo çakmak çıkardı. Zippo çakmağın üzerine işlenmiş aslan ve kartal figürü zippo çakmağın kafa kısmında ise iri bir kurt figürü vardı. Parıldayan zippo çakmağın kendine has bir çekiciliği vardı.

Mete ağzındaki sigarayı yaktıktan sonra tütünün yanma cızırtısı ile derin bir nefes alıp yukarı doğru üfledi. Kafasını yavaşça Bahadır’a çevirdi. Bahadır yarısına kadar viski ve buz koyduğu viski bardağının sonuna koyu kırmızı yarı akışkan bir sıvı döküyordu. Döktüğü sıvı viskinin içinde dağılarak duman gibi bardağın her yerini kapladı. Bahadır eline aldığı ince ve tahta votka çubuğu ile yavaşça viski ve kırmızı sıvıyı karıştırıp Mete’nin önüne koydu. Mete teşekkür ederek kafasını tekrardan Mustafa’ya çevirdi.

” Üst katta işler yolunda gidiyor mu? Umarım her şey yolundadır. “

Mustafa derin bir nefes alarak gülümsedi. Belki de asıl yorgunluğu buradan geliyordu.

” Prosedürlere uyum sağlıyoruz. Burası insanlar ve açlık çekenlerin ortak merkezi. Sadece ölü eti kullanarak her iki tarafa da uyum içinde yaşamayı öğretiyoruz. En azından çalışıyoruz. Birçok açlık çeken bu sayede insanların tarafına geçti. Sayıları az olsa bile onların sayesinde diğer açlık çekenlere umut olarak onları da tekrardan topluma kazandırıyoruz. “

Mete gülümseyerek kafasını salladı. Geçmişten kalmış bazı hatıralar şu an beynine hücum ediyordu. Daha çok küçükken ailesi bu restoranda uğrarlardı. Kendisi çok az gelmiş olsa da her defasında Mustafa ona yemek hazırlar ve Damla ile gönderirdi. Ailesinin ona çektirdiği psikolojik ve fiziksel zorluklar şimdi daha da belirginleşmişti. Aç geçirdiği gecelerde Damla’nın ona getirdiği Hüseyin ustanın yiyecekleri aklına geliyordu. Mutluluğunu gizlemiyordu. Yediği en güzel yemekler küçüklükten beri aynıydı. Bir gün bile bıkmamıştı.

Bu işe ilk başladığı zamanlar öğrenmişti. Bu organizasyon onlara aitti. Onlarda yaratıktı. Mustafa, Hüseyin ve diğerleri… Hepsi açlık çekendi. Bir yaratıktan farksız olmalarına rağmen onlar insani duygularını kaybetmemişti. Bir insan gibi varlıkları önemseyip değer veriyorlardı. Yardıma ihtiyaç duyanlara yardım edip kendi türüne insanlığı öğretiyorlardı. Bir insandan daha şefkatli ama bir insan bile değil… Önemli olan insan olması değil ne olmak için çaba sarf etmesiydi. İnsan olmak için bir insandan daha fazla çaba sarf ediyorlardı.

Mete viskiyi kafasına dikmesiyle birlikte bir garson üç parça bonfilenin ot yatağının üzerine konulmuş tabağı Mete’nin önüne koydu. ” Afiyet olsun!” dedikten sonra uzaklaştı. Mete teşekkür ettikten sonra gülümseyerek önündeki yemeği yemeye başlamıştı. Ne de olsa yüzü gerçekten gülüyordu.

……….

Damla yavaş adımlarla yürüdüğü koridorun sonundaki kapıyı açtı. Yarı uykulu bir gözü açık önüne bakıyordu. Mete’nin uzun paltosunu görünce kapıyı açık bırakarak geri odasına yürümeye başlamıştı.

“Damla!”

Damla arkasını dönerek abisine baktı. Bir şey demeden sadece bakıyordu.

” Yarın birkaç günlüğüne bir yere gitmem gerekiyor. Sabah erkenden çıkacağım haberin olsun. “

Mete alkolün etkisiyle donuk bakarken Damlanın kaşları çatıldı ve dudakları aralandı. Sıkmış olduğu dişleri görünüyordu. Mete kapıya yaslanmış donuk gözlerle Damlaya bakarken Damla bir anda geri dönüp hızlı adımlarla Mete’ye doğru yürüdü ve Mete’nin yüzüne sert bir tokat indirdi. Mete’nin kafası sarsılmıştı fakat yaslandığı kapının sayesinde düşmemişti

” YİNE O KADINLA MI GİDECEKSİN? BU YÜZDEN Mİ EVE GELMİYORSUN? EVE GELMEKTEN ACİZ BİR ALKOLİK OLDUN! SEN NASIL BİR ABİSİN! SEN BENİM ABİM OLMAZSIN! BENİM ABİM BÖYLE DEĞİLDİ! HER ZAMAN YANIMDA OLAN ABİM BÖYLE DEĞİLDİ!”

Mete’nin kafası yere bakar vaziyette saçları önüne düşmüşken Damla ağlayarak odasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Mete burnunu çekerek yavaşça kafasını kaldırdı. Sert bir tokat yediği yüzündeki kırmızılıktan belliydi. Fakat birkaç saniye de kırmızılık sıcak demirin üzerine dökülen birkaç damla su gibi küçülerek yok oldu. Mete çenesini elledikten sonra derin bir ah çekip elini uzun kabanının iç cebine götürdü. Çıkardığı sigara paketinden bir dal sigara çıkarıp diğer eliyle zippo çakmağını çıkardı. Ağzına tutuşturduğu sigarayı yaktıktan sonra büyük bir duman alıp üst kata çıkan merdivenlere baktı. Şu an ulaşılmaz gibi görünen merdivenler ahenkli bir tonda tedirginlik ve pişmanlık besliyordu. Mete dudaklarını büktükten sonra geri dönerek kapıdan çıktı.

” Üzgünüm Damla! “

Evin girişindeki küçük balkona kurulmuş balkon salıncağına kendini atan Mete kafasını arkasına yaslayarak kendini boşluğa bırakı. Yüzündeki acıyı hala hissediyordu. Kendi hatalarının farkındaydı. Damlayı yalnız bırakmak istemiyordu fakat bu zamana kadar hep yalnız bırakmıştı. İyi bir abi değildi. Hatta iyi biri bile değildi. Kendisi için yaşamış, kendisi için savaşmıştı. Kafası hep dalgındı ve çoğunlukla somurtkandı. Yakınında başka birilerinin olması bile nadir görülürken o hiç kimsenin yanına yaklaşmamaya çalışırdı.  Sıkıcı ve birazda ürperten yüzü birçok insanı kendinden uzaklaştırırken bazı insanları da yanına çekerdi. Bunu her ne kadar önemseme de çok önemsediği insanlar vardı. Onlara ne kadar çok değer verse de bu değeri gösteremiyordu. Kendi içinde büyük olan bu değer onların gözünde hiç yok gibiydi. Çünkü kalp büyüdükçe sözlerin, kelimelerin değeri giderek küçülürdü. Değersiz denilemez ama gözde zarafetten yoksuz harflere dönüşürdü. Fakat insanlar gönülde biriken duyguları duymadan inanmazlardı. Bu yanlış değildi. Bazen kalbi görmek imkânsız olur ve kalp atışı yerine kalp atışını hızlandıran cümleler tatmin ederdi. Mete bundan yoksundu. Duygusuz bir yaratık gibi, bir karadelik gibi tüm duyguları içine çekiyordu. Bu da onun lanetiydi.

” Sizi bekliyordum efendim… Sanırım kötü bir zamanda geldim. İyi misiniz?”

Mete kafasını kaldırarak Ghost’a baktı. Düşmüş yüzü kendi yüzünden farksız olan Ghost’a bakarken yüzünde acı bir tebessüm oluştu. Dudakları inceden açıldı ve hemen kapandı. Buna tebessüm bile denemezdi.

” Sen benim diğer yanımsın! Nasıl hissettiğimi bilmen gerekli!”

Ghost yavaşça Mete’nin yanındaki sandalyeye oturarak gözlerini Mete’nin yüzüne kilitledi. Mete ağzındaki sigarayı düşürmeden öylece çekip dumanını üflüyordu. Yere diktiği gözlerinin üzerinden sigarasının külü kopup yere düştü. Uykulu gözlerini çevirip Ghost’ un yüzüne baktı.

” İster misin?”

Mete paketten bir sigara çıkarıp Ghost’a verdi. Ghost sigarayı ağzına koyduğu anda Mete cebinden çakmağı çıkarıp Ghost ‘un sigarasını yaktı. Ghost sigaradan bir nefes aldıktan sonra Mete gibi gözlerini çevirip yere odaklandı. Kulağının arkasından dökülen sarı saçları yemyeşil gözlerinin önüne düşmüştü. Saf bir güzelliği vardı. Aynı şey bedeni içinde geçerliydi. Oldukça orantılı ve güçlü bir fiziği vardı. Yüzlerce insanın içinde bile konuşmadan ben buradayım diyebilirdi. Fakat çok sessizdi. Sigarasını tuttuğu elini çenesine dayamış dalgalanan gözleri derin düşüncelere dalmıştı. Bir şeyleri özlediği yüzünden belliydi.

” Hala alışamadım! Burada yaşamak bir garip geliyor. Fakat sizin yanınızdaysam benim için sorun değil!”

Mete elindeki sigarayı atıp ayağa kalktı. Uyuşuk gözleri bir an bile değişmemişti.

” Yarın erkenden uyan ve hazırlan. İş gezisine çıkıyoruz… “

Mete kafasını çevirip evin kapısından girdi ve yavaşça yürüyerek odasına yöneldi. Ghost sigarasından bir yudum daha alıp gözlerini bir anlığına evin kapısına çevirdi. Yüzü düşmüştü. Duygusuz yüzü bir anlığına da olsa üzgün bir hal almıştı.

” Üzgünüm efendim! Sizi bu hale getirdiğim için üzgünüm! Ne kadar söyleyemesem de sizin nedensizce gülen yüzünüzü özledim. Belki bir gün acı çekmeyi bırakıp kendinizi suçlu yerine koymazsınız. Belki bir gün tüm öfkeniz ve acınız yok olur… “

Mete yalpalayarak merdivenlerden çıktı. Her attığı adımda üst katın zifiri karanlığını kesiyordu. Bir eliyle tutuğu merdivenlerin uzun kolu elinin altından kayarken sonunda eli boşluğa düştü ve üst kata çıktı. Hiç ışık yoktu. Bir siluetten farksız görünen karanlık gölgesi onun önünde daha koyu bir karanlıkta duruyordu. Küçük bir ses vardı. Bir hıçkırık sesi. Mete durgun gözlerle Damla’nın odasının dibine kadar geldi. Damla’nın odasından bir hıçkırık sesi daha geldi. Bu diğerine göre daha sessizdi. Mete elini kapıya koydu. Eli kapıdan kayarak kapının koluna kadar gelmişti. Kapının koluna değen elinin sesi ile küçük bir ses çıkmıştı. Bu çıkan ses ile hıçkırık sesi yok oldu. Mete önünde karanlığa uzanan bu koyu beyaz kapıyı açamadı. Açıkça elleri titriyordu. Gözleri derin bir şekilde açılmış korku dolu bir ifadeyle kapının koluna bakıyordu. Kafasının içinde dolaşan çığlık sesleri hala gitmiyordu. Gözünün önünde akan kanlar ve parçalar halinde çıkmış soğuk bir kalp… hala gözünün önündeydi. Beyninin bir tarafı kan doluydu. Bir havuz gibi dolan anılar kan şelalesinden akıp bu havuza boşalıyordu. Ellerinde hala annesi ve babasının kanı vardı. Elini sürdüğü kapının üzerinde görebiliyordu. Elini sürdüğü her yer koyu bir kan ile kaplıydı. Silinmeyen bir lekeyi ellerinde taşıyordu.

Yavaşça elini çekip odasına doğru yöneldi. Odasının kapısını açtığında hala aynı yalnızlık odasına sinmişti. Kapalı koyu renkli perdesi sokak lambalarının bile ışığını kesiyordu. Mete yüz üstü kendini yatağa attı. Kafası sağa dönük bir şekilde ellerini izlerken gözlerini kapattı.

……………………..

” UYAN!”

Mete kafasını kaldırarak başında bekleyen Damlaya baktı. Her zaman giydiği cırtlak pembe hırkası ve siyah beyaz tişörtü direk göze batıyordu. İyi bir kombin olmadığının farkına varamamıştı. Fakat ısrarla aynı şeyi giyiniyordu.

Mete gözelerini silerek üzerindeki yorganı yana atıp yatakta doğruldu. Uykulu gözlerini Damla ya cevirdi.

” Saat kaç?”

Damla kaşlarını çatarak cevap verdi. Hala tripli ve öfkeli görünüyordu.

” Sekizi birkaç dakika geçti… Aşağı gel yemeği hazırladım.”

Mete kafasını salladı ve yataktan çıkıp giysilerine yöneldi. Damla hızlı adımlarla odadan çıkmış merdivenlerden sert bir şekilde inerken ayak sesleri net bir şekilde duyuluyordu. Mete üstünü değiştirip bir eliyle de alnını ovuyordu. Alkolün etkisi hala geçmemişti. Hızlıca giyindikten sonra merdivenlerden inerek büyük salona indi. Ghost ve Damla çoktan masaya oturmuş yemeğe başlamıştı. Mete de bir sandalye çekip durgun gözlerini önündeki kahvaltılıklara dikti. Damlanın delici bakışları başının ağrısını iki katı arttırıyordu. Mete durgun bakışlarını Damla ya çevirdi.

” Bir hafta dadımız Ayşe Hanım ile kalacaksın. Bir hafta geçmeden geri geleceğim.”

Damla sert gözlerini Mete’ye çevirdikten sonra sessizce kahvaltısına devam etti. Pek konuşacak gibi bir hali yoktu. Sadece arada bir çatık kaşlarıyla Mete’yi süzüp geri yemeğe dönüyordu. Kahvaltı sessiz ve ağır geçiyordu. Mete ağzına attığı son lokmadan sonra hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve yüzünü Ghost’a döndü.

” Ben arabadayım… Yemeğin bitince gelirsin.”

Mete sandalyeye astığı montunu alıp kapıya doğru yürümeye başladı. Şu boğuk havadan kurtulup kafasını dinlemek istiyordu. Sessizce kapıyı açtığında Damlanın gürültülü sesini yine duymuştu. Her zamanki gibi tehditkârdı.

” Selin Abla da benimle kalsın! Tek canım sıkılır.”

Mete ayakkabısını giyinirken sakin bir şekilde cevap vermeye çalışıyordu.

” Bunu Selin Ablana ve ailesine sormalısın. Eğer kabul ederlerse o da gelip seninle kalabilir.”

Damla bir şey demeden masadan telefonunu alıp hızlı bir şekilde odasına doğru yürümeye başladı. Ghost masayı toplamaya başlamış dağınık yerleri düzenleyip çıkmadan önce ufak işleri hallediyordu. Mete sigarasını yakmış arabanın ön koltuğunda Ghost’u beklemeye başlamıştı.  Elini alnına koymuş sigarasından duman alırken arabanın kapısı açıldı Ghost arabaya bindi. Durgun gözleri sadece ön cama bakıyordu. Mete alnını ovarken baygın gözlerini Ghost a çevirdi. Bir robot gibi sadece önüne bakıp duygusuz bir ifade gösteriyordu.

” Sende mi bana kızgınsın?”

Ghost gözlerini çevirip Mete’ye baktı. Mete’nin yüzündeki duygusuz ve yorgun bakış suratına yapışıp kalmış gibiydi. Ghost bu yüze alışamamış gibi elini Mete’nin yanağına dokundurdu. Sonra elini çekerek ön camdan dışarıya bakmaya devam etti. Mete bir saniyeliğini de olsa görmüştü; Ghost ‘un gözündeki çaresiz bakışı…

” Masumiyet yıllarından çok uzaklaştık efendim. Size kızgın olmak benim haddime değil. Ben sadece sizi takip ederim efendim.”

Mete araladığı arabanın camından sigarasının külü döktü ve gözünü boş yola çevirdi.

” Artık ben senin efendin değilim… Öldüğün gün benim ruhumdan feragat ettin. Sadece bana gerçekleri söyle! Bir canavara dönüştün de! Artık insan değilsin de! Eskisi gibi değilsin de!”

Ghost yüz ifadesini bozmadan yüzünü Mete ye döndü. Mete’nin öfkeden dönmüş gözlerini net bir şekilde görebiliyordu. Bu ifadeyi birçok kez görmüştü ama hiçbiri de kendisi için değildi.

” Sizin de bildiğiniz şeyleri size anlatmamın bir yararı olmayacaktır efendim. Bu yüzden benden böyle şeyler duyamayacaksınız! Çünkü ben asla sizi üzecek şeyler söylemem!”

Mete bir şey demeden sigarasını camdan fırlatıp arabayı çalıştırdı. Yol boyunca konuşmamışlardı. İkisi de kafasını cama dayamış akıp giden yolu izliyordu. Orta da derin bir sessizlik vardı. Uzun ve ıssız yolun sonunda yosun tutmuş bir tünele vardılar. Tünele girdikleri anda bozulan yol çekilmez bir hal almaya başlamıştı ki tünelin sonuna doğru kapatılan yol ve inşaatçılar göründü. Mete arabayı çekip yavaşça camını indirdi. Arabaya doğru gelen inşaatçıya kimliğini gösterdikten sonra inşaatçı elini arkadaki iki diğer inşaatçıya işaret etti ve yol açıldı. Mete tekrar arabayı çalıştırıp ilerlemeye başladı. Bir kilometre gitmeden tünelin iki yanına da dizilen maskeli ve silahlı şahıslar göründü ve en sonunda tünelin sonuna vardılar. Mete elindeki yeşil kartı önündeki cihaza okuttuktan sonra bir anda deprem gibi yer oynadı ve arabanın altındaki kare şekildeki demir bölme bir asansör gibi bir kat yerin altına doğru inmeye başladı. Asansör hareket ederken çok gürültülü ses çıkarıyordu.

Mete uzun ve geniş park alanına en yakın bölüme arabasını park ettikten sonra ikisi de arabadan inip bir sonraki asansöre doğru yürüdüler. Asansöre bindikleri zaman eksi altıncı katın tuşuna bastı ve Mete yavaşça arkasını dönüp asansörün aynasında kendine baktı. Gözlerinin altının morluğu hala gitmemişti. Üzerinde geceden kalma bir yorgunluk ve halsizlik vardı. Asansör yavaşça açılırken takım elbiseli bir kadın asansörün önünde onları uzun zamandır bekliyormuş havasında sonunda geldiniz gülümsemesi ile ikisini karşıladı.

” Hoş geldiniz Mete Bey, hoş geldiniz Ghost Hanım…”

Mete hoş bulduk dermiş gibi kafasını salladı ve yürümeye devam etti. Sekreter Mete’nin hızına ayak uydurmak için nerdeyse koşarak Mete’ye görevin temellerini ve yapılacakları anlatıyordu. Mete uzun koridorun sondan altıncı oda da durup konuşup duran sektere döndü.

” Burada mı?”

Sekreter uzun konuşmasına devam ediyordu.

” Evet Mete Bey… Görevin nerede ve nasıl yapılacağını bağdaştırıp, yoğunlaştıracağımız ve hakkında bilgi edineceğimiz rehine burada tutuluyor. Kendisi bir Türk kökenli olup en az doksan yaşında olduğunu varsayıyoruz. Diğerlerinin aksine zengin bir aileden geldiği düşünülüyor. Bir aydır insan eti yemediği doğrulandı ve…”

Mete odanın kapısını hızlıca açtı ve odaya girip hemen kapattı. Sekreter bir an yüzüne kapanan kapı ile afallamış yüzü düşmüştü. Ghost kapının yanındaki duvara yaslanıp Mete’yi beklemeye başladı. Sekreterin acı dolu ifadesi belli oluyordu.

” Efendim çok konuşan insanlardan hoşlanmaz.”

Sekreter yakınan yüzünü Ghost’a döndü.

” Mete Bey hep böyle midir? Çok umursamaz tavırlara sahip.”

Ghost cevap vermeden kafasını salladı.

” Ghost Hanım görevin geriye kalan detaylarını dinlemek ister misiniz?”

Ghost sekreterin sorusu bittiği anda ” Hayır!” dedi. Sekreter yüzündeki kırık gülümseme ile ” Tamam o zaman Ghost Hanım ben odalarınızı hazırlatıyorum. İşiniz bittikten sonra merak ettiğiniz bir şey olursa sormaktan çekinmeyin. ” dedi ve asansöre doğru yürümeye başladı.

” Bu arada sizi bekliyor olacağız! Lütfen işinizi hızlı bitirmeye çalışın.”

Sekreter hızlı adımlarla asansöre doğru yürürken Ghost kafasını çevirdi ve odaya girdi. Mete ikinci kahverengi ve üzerindeki kocaman kırmızı bıçak işlemeli kapının önünde durmuş, kafası eğik bir şekilde derin düşüncelere dalmış halde duruyordu. Ghost yavaşça elini Mete’nin omzuna koydu. Mete dalgınlığından kurtulmuş sert bir şekilde kafasını Ghost’a çevirmişti.

” Efendim ben yukarıda olacağım. Sizi bekleyeceğim. “

Mete kafasını birkaç kez salladı. Ghost da kafasını çevirip asansöre doğru yürümeye başlamıştı. Mete elini kapının koluna uzattı ve hafif bir basmayla sert bir ses çıkmıştı. Kapı, duvarları dolduran gıcırtısıyla açıldı. Oda karanlık ve iğrenç kokuyordu. Yerde pıhtılaşmış kan katmer gibi tabaka oluşturmuştu. Odaya giren ışık eşliğinde yere yapışmış ve kurumuş et parçaları, kanlı dişler, kesik parmak, parmaktan sökülmüş tırnak gibi birçok ufak insan parçaları görünmeye başlamıştı. Mete kapının solundaki duvara elini götürerek anahtara bastı. Tavanın ortasında hareketsiz duran ampul yanmıştı. Ampulün üzerine yapışan kanlar yüzünden beyaz ampul artık odaya koyu kırmızı bir ışık veriyordu. Artık yerlere ve duvara sıvanan kan daha az göze batıyordu. Mete ayağının dibinde olan birkaç merdiveni indikten sonra ayağının altında ezilen kulak parçasını eğilip aline aldı. Üzerindeki kanı kuruyup koyu bir renk almış kulak parçasını burnuna doğru götürüp gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Üst üste derin nefesler alıyordu. Mete bir anda nefes almayı bıraktı elindeki kulak parçasını bir yana fırlattı.

Mete uzun ve geniş oda da ışığa doğru yürürken cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Sigaradan derin bir nefes çektikten sonra gözleriyle odayı iyice süzdü. Tam karşısında iki sedye duruyordu. Birinin üzerinde elleri, bacakları ve ağzı bağlı bir adam diğerinde ise aynı durumda bir kadın yatıyordu. Mete sigarasından bir nefes daha çekip fırlattı. Gözlerini sedyeden bir metre uzaklıkta olan demir, uzun ve ince masaya yöneldi. Masanın üzerine birçok keskin bıçak, kerpeten, neşter, testere, şırıngalar, kalın demir iğneler gibi bir dolu alet vardı.

Yavaş adımlarla sedyede ağzındaki ipi ısıran adama yöneldi. Adamın kısa sakal tıraşı ve hafif uzun ve bakımlı siyah saçları vardı. Dış görünüşüne önem veren biri gibi görünüyordu. Bir süre sedyede yatmaktan olsa gerek saçları biraz dağılmıştı lakin hala eski formunu koruduğu aşikardı. Orta yaşlarda bir adam sayılırdı. Üzerindeki gömlek ve kravat kanlar içinde kalmıştı. Orta yaşlı adamın önemli bir kariyere sahip olduğu giydiği giysilerin kalitesinden belli oluyordu. Adam o kadar dişlerini sıkmıştı ki ağzından sızan kanlar onu boğacak kadar artmıştı. Adeta deliye dönmüştü. Mete masadan bir şırınga aldı ve adamın koluna sapladı. Adamın çaresiz çırpınışları boşunaydı. Şırınganın içindeki ilaç çoktan kanına karışmıştı. Aynı şeyi kadın içinde yaptı. İkisi de çılgına dönmüş kurbanlık koyunlar gibi çırpınıyordu. Mete şırıngaları masaya fırlattıktan sonra bir sandalye çekti ve ikisinin de görebileceği bir konumda oturdu.

” Neden burada olduğunuzu ikinizde biliyorsunuz. İsteseniz de dönüşüm geçiremezsiniz. Anlıyorsunuz değil mi?”

İkisi de anladıklarını belirtmek için kafalarını salladı. Mete bir sigara daha yakıp konuşmaya devam etti.

” Kötülük… Bu dünya da insanların en çok yakındıkları şey; kötülük… Hiçbir varlık kötü doğmaz veya kötü değildir! Her şeyin bir nedeni vardır. Her nedenin de arkasında o nedene inanan binlerce insan vardır. Suçlu kendini haklı görür, kurban ise masum… Bu döngünün bir sonu yok! Lakin ben kötü bir insanım. Diğerlerinin aksine benim sığınacağım güçlü bir nedenim yok. Ben bencil ve acımasız biriyim. Umarım beni anlıyorsunuzdur. Bende sizler gibiyim… Vücudumda dolaşan açlık benim gözlerimi kör ediyor ve… ve bunu engelleyemiyorum. Lakin sizden biri değilim. Çıkarlarım için bu insanlarla çalışıyor ve bundan en ufak pişmanlık duymuyorum. Şeytanın bile bir amacı var ama benim yok! Çok konuştum biliyorum ama sizden tek istediğim yeterince sessiz olmanız.”

Mete ikisinin de ağzını açtı. Açtığı anda ikisi de bir ağızdan çığlık atıp af diliyordu. Mete gülümseyerek eline iki şırınga alıp başlarında dikildi.

” Bu sizin bayılmanızı engelleyecek. Biliyorum zor ölüyorsunuz lakin bünyenizden emin değilim.”

İki şırıngayı da vurduktan sonra arkasını dönüp demir masanın üstündeki radyoya bastı ve radyodan sesli bir çello yükseldi. Çok hızlı ve sesli çalıyordu. Mete’nin yüzündeki gülümseme giderek arttı. Artık demir masa da ki bıçakları incelerken bir yandan da kendini müzikale kaptırmış ıslık çalıyordu. En son eline makas gibi bir şey alıp arkasını döndü.

” İzninizle size ufak bir ders vermek istiyorum. “

Mete ağzındaki sönmüş sigarayı fırlatıp konuşmaya devam etti.

” İşkence hayatımın en büyük sınavı olmuştur. Yanılmıyorsam… On bir yaşlarında olmalıydım. Bir ay boyunca sayısız işkence görüp her gün iyileştirildim. Acısını anlatamayacağım kadar büyüktü. Çünkü fiziksel acının yanında çok güvendiğim bir tarafından bu işkenceyi görüyordum… Kaçık kadın! Onun sorunları vardı ve ben onun deney tahtası olmuştum. Uzun bir ömür gibi geçen bir ayın sonun da vücudumun bir kısmının derisi soyulmuş, ağzımda diş kalmamış, iki kulağımı kaybetmiş, dilim üç kere yakılıp sayısız kere koparılmış. Ağzım dikilmiş, gözüme önce yakıcı maddeler dökülmüş ve sonrasında da paslı bir kaşıkla yerinden oyulmuş bir vaziyetteydim. Üzgünüm hepsini hatırlamıyorum ama işte bilirsiniz acıdan unutmuş olabilirim. Hızlı iyileşme gücü bana ağır bedeller ödetmişti. Bir ayın sonunda kadın yanıma yaklaştı. Onu göremiyordum. Sadece bir uğultu gibi sesini duyuyordum. Kulaklarım daha iyileşme aşamasındaydı.  O bana son kez dokunacağını söyledi. Bundan da sağ salim kurtulursam gitmeme izin vereceğini söyledi ve bana tek bir soru sordu ‘ Bıçağı ısıtmamı ister misin? ‘ Garip bir soruydu. Sıcak bıçaktan nefret ederdim lakin nar gibi ısınmış bıçak bir yeri keserken bir kesik yeri dağlayarak yaranın büyümesini engelliyordu ve daha hızlı iyileşiyordum. O gün istemeyerek evet dedim ve bıçağı iyice ısıttıktan sonra ağır biçimde karnıma saplamaya başladı. Kızgın ateşte ısınmış bıçağım etimden içeri girerken etimden gelen yanık kokusu hala unutamıyorum. Mutfak bıçağına benzeyen büyük bıçağı nefes boruma kadar sürükledi. Göğüs kafesimde gezinen sıcak bıçağın acısını kemiklerimde hissedebiliyordum. Adeta bir cehennem gibiydi. Çığlık atmaktan yorulmuş ve yarı baygın bir şekilde zemine uzanıyordum. O göğüs kafesimin hemen altından yan tarafa doğru karın boşluğumu açtı ve… bütün organlarım gözler önündeydi. O gün bir şey anlamıştım. Ben ölmüyordum… ve işkence bunu hissettirmek için kurulmuştu. Ölümü hissetmem gerekiyordu. O gün ilk kez öleceğimi düşündüm. O kaçık kadın bunu başarmıştı ve ondan birçok şey öğrenmiştim. Ona hala müteşekkirim. Şimdi sizin de ölümü hissetmenizi sağlayacağım. Bütün varlıkların en çok korktuğu şeyden; yok olmaktan… Umarım korkularınızı yenersiniz ve benim için sessiz bir yemeğe dönüşürsünüz.”

Kadın kafasını biraz kaldırmış iri açılmış gözleriyle korkuyla Mete ye bakıyordu. Mete elinde makasa benzeyen bir şey ile arkasını döndü.

” Ne derler bilirsiniz… Hanımefendiler önden! Bu elimde gördüğünüz boru makası… Her bastığınızda kademeli olarak makasın bıçağı kapanmaya başlar. Bu sayede zor cisimleri bile kesebilirsiniz. Çok güzel bir alet değil mi?”

Kadının üzerine de ki yarım kol beyaz elbise kırmızı ışıkta kırmızı bir sürate bürünmüştü. Yüzü giderek beyazlamıştı. Korkudan sesi donuklaşmış, titremeye başlamıştı. Şeytan bile bu kadar acımasız değildi. Hayır! Bu kişi şeytandan bile vahşiydi.   Gözlerindeki mutluluk, yüzündeki acımasız gülüş sabitti. Karanlık onun etrafını sarmıştı. Acımasızlık ve vahşet onu kucağında beslemişti. Bu apaçık korkuydu. Duman gibi etrafını saran karanlık şey korkuydu. Kadın da bir zamanlar ölümden korkmuyordu. Ölmeyecekmiş gibi uzun bir zaman yaşamıştı. İnsanları parçalamış, parçalatmış ve korkusuz bir ömür yaşamıştı fakat bir gün parçalanacağını düşünmek bile aklından geçmemişti. Evet! Bu korkuydu. Deli gibi ölmekten, yok olmaktan korkuyordu.

” Lütfen… Lütfen yapma! Ben özür dilerim. Düşünemedim… Lütfen affet! Böyle ölmek istemiyorum. BÖYLE ÖLMEK İSTEMİYORUM! “

Mete dişlerini sıkarak boru makasını kadının serçe parmağına geçirdi makasa her basışında derin bir çatırdama sesi geldi. Son kez makasa bastığında ise serçe parmak eliyle birleştiği yerden koparak sedyeden aşağı düştü. Kadınının kulak yırtan çığlıkları bir ninni gibi Mete’nin kulağında büyüyordu. Adam kopan parmağı görünce kafasını çevirip sedyeden aşağı kusmaya başladı.

” Midenin bu kadar hassas olduğunu bilmiyordum. Türdeş canlılar kendi türünden birinin ölümünü veya kan, organ gibi tetikleyicileri gördüğü zaman reaksiyon verir. Lakin sende böyle bir şey olacağını düşünmemiştim.”

Mete yerden kopuk parmağı tırnak tarafından tutup ışığa doğru kaldırdı. Kadının gözlerinden yaşlar akıyordu. Konuşamadan af dilercesine Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu. Mete gözlerini ona kilitlemişken tuttuğu parmağın yanından ufak bir ısırık aldı. Göz bebekleri büyümüştü. Madde kullanmış gibi bir hali vardı. Sarhoş olmuş gibi kendinden geçmişti. Mete elindeki makas yere düştü. Kadın hala acıklı gözlerle Mete’ye bakıyorken Mete bir anda Dişlerini kadının boynuna geçirdi. Çığlıklar atan kadının atar damarı ısırılmıştı. Basınçla fışkıran kan adamın vücuduna sıçramıştı. Mete büyük ısırıklarla damarlarla dolu sert eti çekerek koparıyordu. Kadının çığlıkları kaybolmuştu. Mete durmak bilmeden büyük ısırıklar aldı. Her et koparışında neredeyse ağzında çiğnemeden eti yutuyordu. Atardamardan fışkıran kanlar giderek azalmıştı. Dünya da bundan bu kadar haz alan başka biri olamamalıydı. Her etten koparışında aldığı zevkten olsa gerek tırnaklarıyla kadının tuttuğu kolunu param parça ediyordu.  Kadını gözleri donuktu. Henüz ölmemişti. Ölüm kalbi ve beyni tamamen yok olana kadar imkansızdı. Lakin gözleri bir ölünün gözlerinden farklı değildi. Mete eline geçen baltayla Kadının sol kolunu kopardı. Deli gibi görünüyordu. Eline geçen kola birkaç büyük ısırık attıktan sonra doğaçlama eliyle bulduğu bir bölgeyi ısırdı. Adam çığlıklar eşliğinde kadının ismini haykırıyordu. Her şey bir rüya gibiydi.

” Dur artık! Lütfen yapma… Lütfen… Benim güzel Sedam! Onu bırak artık…”

Mete yavaşça kafasını kaldırdı. Gözünün içine kadar kan içindeydi. Kadının yüzü vücudu artık tanınmayacak hale gelmişti. Birçok gölgede kemikler görünüyordu. İki kolu ve bir bacağı kopmuştu. Yanakları parçalandığı için arka dişleri görünüyordu. Fakat hala yaşıyordu.  Ölüm şuan  ondan uzaktı. Kendi lanetini belki de bu kadar derinde hissetmemişti. Ölmemek bir lütuf değildi. Şu an ölüm onun tek kurtuluşuydu. Kendi laneti bile onu iyileştiremezdi. Mete kendini sandalyeye attı. Eline geçen bez parçasıyla yüzünü sildi. Tekrardan bir sigara yakıp biten paketi bir kenara fırlattı. Yorgun görünüyordu. Sigarasını yaktıktan sonra yavaşça arkasına yaslanıp gözyaşları ve midesindeki artıklar üstüne sinmiş adama baktı. Bitkin bir halde görünüyordu. Mete cebinden yeni bir sigara paketi çıkardı ve sigara paketinin içinden bir sigara çıkarıp adamın ağzına tutuşturdu. Bir elini çözüp sandalyesini yanına çekti. Adam ona yaşlı gözlerle bakarken sigarasından bir yudum aldı.

“Ben böyle olmak istemedim. Ben onlar gibi değilim. Hiçbir insanı öldürmedim. Bu zamana kadar hep satın aldım. Lütfen bizi affet.”

Mete dalgın gözlerle adamı izlerken derin bir sessizliğin ardından konuşmaya başladı.

” Bana satın aldığın kişilerin bilgisini ver ve bu cehennemden çık. Bu da senin son sınavın.”

Adam sigarasından bir yudum daha aldıktan sonra kafasını çevirip kanlar içinde yatan kadına baktı. Korkak bakışlarla kafasını Mete’ye çevirdikten sonra yavaşça dumanı üfledi.

” Almanya da kan ve et ticaretini yürütüyorlar. Onlar kim bilmiyorum. Bana sadece kurye arayıcığıyla ulaşıyorlar. Kırmızı Cennet adı altında işletmeleri olduğunu biliyorum. İstediğin türden kan, et ve çeşitli kokteyl şeklinde ürünler hazırlıyorlar. Çeşitli hastaların kanı, ölü kanı, çocuk kanı, yetişkin kanı, kızlık kanı ve birçok çeşit var. Bunların kan dışında etini de isteyebilirsin. Aynı zamanda bunların çeşitli kokteyllerini de isteyebilirsin. Ödeme internet üzerinden sanal para ile yapılıyor.  En ucuz kokteyl on beş bin dolardan başlıyor ve bir milyon dolara kadar çıkan ürünler mevcut. Yarım kilo civarındaki kan, içi buzla kaplı soğutucu ile gönderiliyor.  Bildiklerim bu kadar. Lütfen bizi affet. Sana bildiğim her şeyi anlattım. Lütfen eşimi bırak.”

Adam göz yaşlarına boğulmuştu. Ağzındaki sigara titreyerek düşmüştü. Mete durgun bir şekilde bir nefes alıp kafasını salladı. Elindeki sigarayı yere atıp ayağıyla ezdi. Donuk bakışları adamın üzerindeydi.

” Doğru bir karar verdin. Yaptığın bu fedakarlığın sonucu olarak daha acısız bir ölümle yüzleşeceksin. Sizin için bu cehennemden bir çıkış yok. En azından geçmişinin günahını ödemelisin “

Adamın ağlayan yüzü sinirle buruştu. Gözlerinden hala yaşlar süzülüyordu. Ölüm korkusu bütün korkuların başındaydı ve şu an o korkuyu iliklerine kadar hissediyordu. Kendisine vaat edilen acısız ölüm de bir ölüm biçimiydi. Ölümden kaçış yoktu fakat böyle olmamalıydı. Böyle bir yerde böyle bir adamın elinde olmamalıydı.

” BANA YALAN SÖYLEDİN! BÖYLE SÖYLEMEMİŞTİN! SANA ASIL ANLATACAKLARIMI ANLATMADIM. BİZİ SERBEST BIRAK! O ZAMAN ANLATACAĞIM. BİZİ SERBEST BIRAK!”

Mete sakince yumruğunu havaya kaldırdı ve ufak bir esinti oluştu. Esintinin yerini siyah dumanlar doldurmaya başlamıştı. Mete’nin saçları siyah dumanın esintisiyle savrulurken yeşil gözleri de siyaha bürünmüştü. Bu sis korku ve karanlık ile doluydu. Adam her nefes aldığında çığlıklar içinde bağırıyordu. Gözlerine korku bürünmüştü. Odanın kan kırmızı desenleri şimdi siyah ve karanlıktı. Işık tamamen karanlığın elinde can vermişti. Ölümü yavaş ve çığlıklar içinde son bulmuştu. Her şey çok hızlı olup bitmişti. Mete’nin elinde toplanan karanlığın içinden iki tarafı da keskin yılan gibi sürünmeye çalışan bıçağın ürkütücü bir tarafı vardı. Ucu sivri ve inceydi. Siyah kabzasında Mor renkli dört küçük bacağı olan kabza ya sarılmış desenli bir yılan vardı. Çeliği bir yandan ışıldarken bir yandan da etrafını saran karanlığın eşiğinde yansımasız bir tarafı bulunuyordu. Kırk santim uzunluğunda büyük bir bıçaktı. Kendine has korkunç bir tarafı vardı. Açıklanamayacak kadar uğursuz bir hava yayıyordu. Kabzasına yapışan yılan sembolü git gide kabzayı sıkıyormuş gibi garip tasarımı vardı.

Mete elinde oluşan bıçağı adamın göğsüne sapladı. Adamın kabine saplanan bıçak kalbinde kaldı ve damarlardan başlayarak bütün damarlarını görünür bir halde siyah bir duman ile doldu. Adamın çığlıkları çok güçlü bir hal almıştı. Bütün bedeni acı ile istemsiz hareket ederken gözlerinin beyazına kadar kaplayan karanlığın kucağında son nefesini verdi. Vücudu artık hareketsiz ve cansızdı. Vücudundaki karanlık duman adamın ağzından çıkarak yılan simgeli bıçağa geri döndü. Mete kafasını çevirip kadına baktı. Gözlerinin içine kadar kan ile kaplanmıştı. Parçalanan yanakları yüzünden arka dişleri görünüyordu. O eski güzelliğinden hiçbir şey kalmamıştı. Yarı baygın cansız bir şekilde uzanıyordu. Mete elindeki bıçağı kadının açıkta olan kalbine sapladı. Siyah duman açık bir şekilde görünüyordu. Kalbi siyaha bürünüp damarları arasında geziniyordu. Parçalanan damarlarından çıkan duman diğer damarın içine giriyordu. Sanki yolunu görebiliyor gibi bütün bedende dolaştıktan sonra kadının ağzından çıktı ve bıçağın içine girdi. Mete elindeki tozu serpiyormuş gibi yaptı ve bıçak tekrar karanlığa büründü ve yok oldu. Cansız bedenler tam önünde hareketsiz duruyordu. Sandalyesini tam ikisinin arasına çekip oturdu. Gözlerini yere dikmişti. Ayağının tabanına yapışan kanın hala üzerinde köpükler duruyordu. Atar damardan fışkırırken koyu kırmızı görünen kan şu an siyahtı. Mete derin bir nefes alıp eline masadaki telsizi alıp konuşmaya başladı.

” Konuşturma başaralı… Odaya temizlik ekibini gönderin ve cesetleri aşçıya gönderin. Gitmeden iyi bir kahvaltı bekliyorum.”

Gökhan Karakeleş

  1. Bölüm
  2. Bölüm
  3. Bölüm
  4. Bölüm

fantastik hikayeler, dehşet hikayeleri,korku hikayeleri,duygusal hikayeler,gökhan karakeleş,açlık çekenler,kayıp cennet, dehşet kan, ölüm,şeytan karanlık,korkunç,

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Gerçekten cok güzel olmuş bu fikirleri nerden buluyorsunuz bide hikayede annesi gözünün önünde öldurüyorlar ya o Mete oluyormu yani Metenin Babasi öldürüyormu oralari okurken biraz kafam karişti ama buda güzel Ben böyle karmaşa kafa kariştirici hikayeleri severim başarilar dilerim
    Devamini bekliyorum

    1. Yok. Mete hakkında sonlara kadar tam bir şey anlatmıyorum. Mete’nin hikayesini biraz ara ara gösterip tahmin etmenizi sağlayacağım. Bu arada annesi ölen kişi Dedric. Yan karakterlerden birisi. Kitapta çok geçiş var farkındayım. Biraz kafa karıştırıcı olabilir.

    2. Bu arada Böyle şeyleri çok araştırıyorum. Gerçekten bir kan ticareti olayı var. Belki internete yazarsanız çıkabilir. Hatta ülkenin ismini hatırlamasam da bu yasal bir şey. İnsanlardan parayla kanlarını satın alıp İçecek olarak sunuyorlar. Bu konuyu daha acımasız şekilde anlattım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu