Dehşet ÖyküleriFantastik HikayelerGökhan KarakeleşKorku Hikayeleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 1. Bölüm

Dehşet Öyküleri

Açlık Çekenler: Kayıp Cennet 1. Bölüm

“İMPARATORUN DOĞUŞU”

Karanlıklarla kaplı bir odanın içinde sadece küçük bir sandalyeye çelik halatlarla bağlanmış bir çocuk oturuyordu. Kocaman oda tamamen karanlığa boğulduğu için duvarların hangi renkte olduğunu söylemek imkansızdı. Karanlığa uzanan odanın her tarafı aynı görünüyordu. Tamamen boş gibi görünse damarlarda akan sessizlik bütün odayı kaplamıştı. Ciğerleri dolduran yoğun kan kokusu beynin karıncalanmasına neden oluyordu. Sanki bu odada hayat durmuştu.

Kahverengi sandalyeye çelik halatlarla bağlanmış çocuk burnundan derince nefes aldı. Karanlığın içinde saklanan oda da ilk kez yaşam belirtisi göründü. Devam eden hızlı nefes almalar sessizliği ürkütecek biçimde bozmaya yetiyordu. Ardından kısık bir öksürme sesi duyuldu. Çocuk öksürürken ağzındaki bez koyu kırmızı kana bulanmıştı. Kesintisiz devam eden öksürükler uzun süre devam ettikten sonra oğlan çocuğu gözlerini açtı. Uykusunda yeni uyanmış gibi yavaş yavaş açılan açık yeşili gözleri süzülmeye başladı. Burnunun ucuna kadar inen düz ve kahverengiye çalan saçları gözlerinin önünde tel tel görünüyordu. Bedeni gibi saçları da toz, pislik ve kan içerisindeydi. Saçlarının kahverengi tonu yerini griye bırakmıştı. Bütün kararmış vücudun içinde sadece sönmeye yakın olan yeşil gözleri görünüyordu.

Çocuk güçlükle kafasını kaldırdı. Bütün bedeni acı içinde yanıyordu. Ayağının tabanında hissettiği kaygan sıvı beyninin acımasına yol açsa da derince yutkunmakla yetindi. Etrafında süzülen ürpertici hava bir an bütün bedeninin titremesine yol açmıştı. Buna rağmen kalan son gücüyle bedenini oynatmayı denedi. Kahverengi renkte olan ahşap sandalye uzun vidalarla yere sabitlenmişti. Bir umutla tahtayı parçalayıp sandalyeden  kurtulmak istedi fakat kalan gücü buna izin vermiyordu. Birkaç kez kendini belirli bir yöne doğru bırakıp kendi ağırlığıyla bunu başarmak istedi lakin sonuç değişmedi. Bu durumdan kurtulmanın bir yolu yoktu. Bütün çaresizlik senfonileri kendisi için çalıyordu. Bu sessizliğin ve karanlığın içinde tamamen yapayalnızdı.

Çocuk birkaç kez daha öksürdü. Bedenini o kadar kırılgan hissediyordu ki kafasını bile kaldıracak gücü yoktu. Bedeninden akan kanlar parmaklarından damladıkça bedeni ürpermeye devam ediyordu. Ölüm bir bıçak gibi önce parmaklarından başlamıştı. Önce parmakları uyuşuyordu. Yumruğunu ne kadar sıksa da parmaklarını kaplayan soğuk, hiç erimeyen buz tabakası gibi sadece avuçlarına zarar vermekten başka bir işe yaramamıştı. Ölümü bu kadar yakınında hissetmek istemsizce kanlı dişlerini gösterebilecek kadar gülümsemesine neden oldu. Ölümü kanında hissettiği anda çaresizce beklemek , şu aciz haline gülümsemekle aynı değerdeydi. Geçirdiği uzun hayat acınası bir şekilde gözlerinin önünden geçiyordu. Ölmek bu kadar korkutucu olmamalıydı. Neden üşüyordu ki ? Neden bedeninin her yanı kanlar içindeydi ?

Parmaklarında toplanan kan damlası sonsuzluğa uzanırmış gibi uzayıp tutunduğu etten koptu. Sessizce boşluğun içinden hiç bilmediği bir yere düşüyordu. Havada süzülmüyordu yada özgür değildi. Kafesinden koparılmış bir kuş değildi. Tam tersine ölüme yollanan bir idam suçlusu gibiydi. Küçük kan pıhtısı ölümüne doğru süzülüyordu. Hayatının bitmesine birkaç santimden başka bir şey kalmamıştı. Ayrıldığı yuvasına bakarken arkasından gelen kan pıhtılarında aynı üzücü kadere sahip olduğu naçizdi. Bir zamanlar sahip olduğu beden artık yoktu. Tek yapması gereken bu aciz bedenine bakarak zayıflıklarına küfür etmekti. Aynı bedenin hüzünle düşen kan pıhtılarına bakarak yok olması gibi…

” ŞIP !! “

Küçük kan pıhtısı yerde ki kan havuzuna daldı. Sonsuz bir sefaletin içinde boğularak ölmek gerçekten de acıydı.

Kan damlaları tek tek yere düşerken büyük bir gıcırtı sesi duyuldu. Sandalye de çaresizce oturan çocuk istemsizce kafasını sesin geldiği yöne çevirdi. Büyük demir kapı sonsuzluğa uzanan bir sesle duvarlara çarpıp tekrardan çocuğun kulağına değiyordu. Demir kapı açıldıkça çocuğun yüzüne doğru daha sert ışık süzmesi vuruyordu. Gözleri ışığı görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki gözleri ışığın etkisiyle yanmaya başladı. Göz kapaklarını ne kadar kıssa da ışık direk göz bebeklerinin içine vuruyordu.

Yavaşça açılan kapının ardında saklanmış ışık süzmesi erkek çocuğunun bütün yüzünü aydınlattı. Çocuk kanlı dişlerini ağzındaki beze batırıp yukarı doğru çekti. Kendine bile faydası olmayan kurumuş kan pıhtılarıyla dolmuş çürümüş bez parçası hiç direnmeden kolayca yırtıldı. Oğlanın kanlı ağzından salya gibi çenesine kanlar sızıyordu. Yüzünde ki  anlamsız gülümseme bir an olsun bozulmuyordu. Sadece gözlerini acıtan ışığa bakmamak için yüzünü çeviriyordu, bu yüzden yüzünde ki gülümseme ufak bir değişiklikle acılı bir hal alıyordu.

Kapının sonsuzluğa kadar uzanan açılışı duvara sert bir şekilde değerek son buldu. Şimdi bütün oda aydınlığın kölesi olmuştu fakat duvarların gerçek rengi karanlık gibi koyu ve griydi. Üstüne ekilen tek renk parçalanmış damarlardan sanatsal bir şekilde duvarlarda fırçasız izler bırakan kurumuş kan izleriydi. Bunun yanında uzun süredir temizlenmemiş odanın çoğu bölgesinde parçalanmış et parçaları ve organlardan oluşuyordu. Zemin tamamen kurumuş kan tabakasıyla sıvanmıştı. Aydınlığın yoğun ışığı bile bu kadar koyu kan rengini siyahtan başka bir renge çeviremiyordu. Böyle bir yer ancak cehennemin en dehşet yeri olabilirdi. Belki de cehennem bu dünyadaydı.

Kapı açıldığı anda kocaman bir gölge tekrardan odayı karanlığa boğdu. Sanki kocaman bir zebani kocaman odanın kapı eşiğinde bekliyordu. Odanın en uç kısmına kadar uzanan gölge kahverengi sandalyede isteksizce oturan çocuğun yüzüne vuruyordu. Fakat ışığın kesilmesi çocuğun gözlerinin acısını yok ettiği için birazda olsa yüzündeki kanlı gülümseme  genişlemişti.

Çocuk kapının eşiğinde uzunca bekleyen kişiye gülümseyerek baktı.

” Düşmanını öldürmek için bu kadar beklememelisin   ! “

Kapının önünde bekleyen zebaniye benzeyen kişi güçlü bir adım attı. Adımını attığı anda ayağındaki topukludan çıkan ses bütün odayı kaplamıştı. Normal bir adımdan bu kadar ses çıkmamalıydı.

”  TAK! “

Kapının eşiğinde duran kişi sert adımlarla birkaç basamaktan oluşan küçük merdivenden aşağı indi. Çocuğa karşı en ufak bir tepki bile vermemişti. Sadece merdivenlerden inip odanın karanlık tarafına doğru yürümüştü. Çocuk yavaşça kafasını oda da sert bir şekilde yürüyen kişiye çevirdi. Aydınlıkta yürümesine rağmen bedeni tam olarak belli olmuyordu. Bunun nedeni çoğu ihtimalle sandalyede oturan çocuğun uzun zamandır aç, susuz durduğu için gözlerinin bulanması yüzündendi.

Oda da yürüyen kişi karanlığa girdiği anda küçük bir ateş göründü. Küçük ateşe sıvı bir şey dökülünce ateş bir anda en azgın at gibi şahlanıp bütün odayı turuncuya yakın bir renge boyadı. Çocuk ateşe bakınca ateşin küçük bir şöminenin içinde yakıldığını anlamıştı. Yanında ise küçük bir bidonun içinde sarı renge yakın bir renkte  bir sıvı vardı. Kadın bidonu yere atarken odanın içinde yankılanacak seviyede büyük bir gürültü ile zeminde iki kere sekip durdu. İçinde az kalan sıvı zeminin küçük bir bölümüne damla damla saçılıp tamamen sonu gelmişti.

Şöminenin başında ki kişi şöminenin hemen yanında ki  yarım metreyi geçmeyecek derecede olan ince demiri eline aldı. İnce demirin en ucunda ufak bir halka vardı. Halkadan daha çok çember gibiydi ; nede olsa içi boştu, sadece çemberin içinde iki tane çizgi şeklinde demir birbirinin üzerinden geçiyor “x ” gibi görünüyordu.

Çocuk ateşin başındaki kişiye dikkatlice baktı. Kısa bir süre bir kadın olduğunu anlamıştı. Üzerinde bedenini dizlerine kadar kaplayan güzel bir kürk vardı. Kürkün tüyleri silik bir sarı ve uçları ise siyah renkteydi. Ne kadar kaliteli olduğunu kürkten hiç anlamayan birisi bile anlayabilirdi. Çocuk kafasını yavaşça  kadının yüzüne doğru dikti. Yüzü ateşe dönük olduğu için tam olarak belli olmuyordu fakat boynunun ardından kürkün içine saklanan sapsarı saçları şöminenin ateşinde gün gibi belli oluyordu. Yandan bakınca gözlerini de görmek mümkündü. Çok sert bakışlarının altında kehribar renginde altın gibi parlayan gözleri saklıyordu. Pürüzsüz bir cildi vardı. Ateşin parlaklığı ile yüzünün güzelliği birkaç kat daha artıyordu. Bu kişi genç ve güzel bir kadındı.

Ateşin başındaki kadın elindeki ince demiri yeni ufalanmaya başlayan odun parçalarının içine soktu. Çocuk bir şeyler söylemek istermiş gibi aralıksız kadının yüzüne bakıyordu fakat kadından en ufak bir tepki bile yoktu.

Çocuğun kulakları bu sefer başka bir ayak sesi ile doldu. Bu ayak sesi daha nazik ve sessizdi. Yürürken fazla ses çıkarmamak için kendini zorluyor gibi görünüyordu.

Çocuk kafasını tekrardan kapıya doğru çevirdi. Büyük bir gölge kendisine doğru yürüyordu. Elinde de uzaktan belli olmayan bir cisim vardı. Çocuğa doğru gelen kişi çocuğa yaklaştıkça gölgesi küçülmeye başladı. Yüzü ve elindeki cisim daha da belirginleşti.

Neredeyse altmış yaşlarında görünen ince ve zayıf adam çocuğa doğru yürüyordu. Uzun ve yaşlılıktan gri ve beyaz arasında kalmış saçları neredeyse omuzlarına değiyordu. Yüzü buruşmuş  ve kırışmıştı bu yüzden adamın yüzüne baktığında büyük bir kasvet içini kaplıyordu. Bu kasvet buruşmuş yüzü yüzünden değildi. Kaşından başlayarak çenesine kadar inen derin bir yara yüzündendi. Sağ gözünün üzerinden geçen büyük yara sağ gözünü beyaza boyamıştı. Bu yüzden sağ gözü kör olmalıydı. Fakat uzun yara sadece sağ gözüyle yetinmemişti. Dudağının da bir parçasını yanında götürmüştü.

O kadar kasvetli bir yüzün ardında parlayan deniz mavisi sol gözü biraz da olsa yüzünün kasvetini ortadan kaldırmıyordu. Çocuk gözlerini adamın giysisine dikti. Adamın üzerinde oldukça kaliteli bir yapılmış bir cepken vardı. Cepkenin altında ise beyaz renkte, oldukça temiz ve kırışmamış bir gömlek görünüyordu. Cepkenin bir cebine sarkan altın renginde bir zincir vardı. Çoğu ihtimalle o da bir cep saati olmalıydı.

Çocuk adamın eline baktı. Ellerinde siyah renkte gömleğine kadar uzanan deri bir eldiven vardı. Ardından çocuğun gözleri adamın elinde ki cismime ilişti.  Adamın elinde oturduğu sandalyeye benzeyen ahşap bir sandalye vardı. O kadar eskiydi ki elle oyulmuş gibi görünüyordu. Sandalyenin hemen sırt koyma yerinde ise yastığa benzeyen bir minder vardı. Oturacak kişi rahatlığa çok önem veriyor gibi görünüyordu.

Adam sandalyeyi çocuğun bir metre kadar uzağına koyduktan sonra ateşin önünde ki kadına baktı. Kadın ilk kez tepki verip sadece başını salladı. Kadının başını sallayışını gören adam eğilip selam verdikten sonra odadan ayrıldı.

Çocuk hiçbir şey anlamamanın verdiği huzursuzlukla kafasını kadına çevirdi. Tam bir şey söyleyecekken kadın ilk kez yüzünü çocuğa döndü ve konuştu.

” Mete Kanboğan… sen misin ? “

Kadın yavaş adımlarla çocuğun yanına doğru yürüyüp sandalyeye oturdu. Çocuk konuşacakken ağzındaki kanların kendisini ne kadar rahatsız ettiğini fark etti ve balgam atar gibi birkaç kez kafasını çevirip yan tarafına doğru tükürdü. Kadın sorusunun cevabını beklermiş gibi çocuğun gözlerinin içine bakıyordu.

” Sanırım… Kimin sorduğuna bağlı… “

Kadın oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı ve iki elini birden çocuğun kafatasını kaplayacak şekilde yaydı. Parmakları çocuğun şakak kemiğine değiyordu. Kadın bir anda sert bir şekilde bütün parmaklarını bastırdı. Kadın göründüğünden daha güçlüydü. Çocuğun kafasına yaptığı basınç kafatasının patlamasına neden olacak kadar  güçlüydü. Çocuk beyninin içine kadar işleyen acı ile acı çığlıklar atmaya başladı.

” AGĞK ! “

Kadın birkaç  dakika bastırdıktan sonra birden ellerini bıraktı. Çocuğun başı istemsizce önüne düşmüştü. Kadının yaptığı basınçtan dolayı neredeyse bayılacak duruma gelmişti.

Kadın sandalyesine doğru yürürken sorusunu yineledi.

” Mete Kanboğan… sen misin ? “

Çocuk zorlukla kafasını kaldırdı. Bedeninde ki güç bir anda yok olmuş gibiydi. Neredeyse beş gündür aynı odanın içinde karanlığın içinde aç, susuz bekletiliyordu. Çoktan ölmemiş olması bile mucizeydi.

” Bensem ne olmuş ? “

Kadın nazik bir şekilde yerine oturdu.

” Eğer sen Mete isen sana birkaç soru soracağım. “

Çocuk istemsizce gülümsedi.

” Ne zaman beni öldüreceksin ? “

Kadın yavaşça bileğine kadar gelen kürkü sağ eliyle sıvadı. Kolunu sıvamasıyla birlikte bileğinde altın renginde güzel bir saat  çıktı. Birkaç saniye baktıktan sonra yüzünü çocuğa döndü.

” Beş gün yedi saattir bu odadasın. Şu ana kadar ölmemen beni şaşırttı. Sanırım yarını göremezsin. “

Çocuk tekrardan gülümseyip oturduğu sandalyeye iyice yaslandı.

” Ölüme bu kadar yakın birisinden ne istiyorsun ? “

”  Anlatmanı istiyorum Mete. Bana ne olduğunu anlat. “

Çocuk tepki vermedi. Sadece kadının meraklı gözlerinin içine bakıyordu.

” Neyi anlatmamı istiyorsun ? “

Kadın ilk kez gülümsedi.

” Kim olduğunu anlat bana… anlat ki sana güvenebileyim. “

Çocuğun yüzündeki ifade bir an olsun değişmiyordu.

” Ben… normal bir insanım. Neyi anlatmamı istiyorsun ?

” On yaşında başına neler geldiğinden başlayabilirsin. Yaşlıların neden seni bu kadar övdüklerini bilmek istiyorum.”

Çocuğun yüzü ilk defa asıldı.

” Yaşlılar kim bilmiyorum.”

Kadının yüzündeki sinsi gülümseme giderek daha çok belli olmaya başladı. Çaresiz kanlar içinde sandalye de oturan çocuk tedirgin olmaya başlamıştı.

” Sayılır… Aslında bildiğim birkaç şey var ama devamını bilmiyorum ve bilmek istiyorum. Aslında o kadar fazla meraklı değilimdir fakat konu sen olunca insan ister istemez meraklanıyor, kanı kaynıyor… Benim bile bir kere görmediğim yaşlılar neden seni istiyor? Bunu bilmek istiyorum.”

Kadın konuşurken istemsizce elleri titremeye başladı. Boynunu sürekli kasıp ellerini ikide bir açıp kapatıyordu. Yüzünde ki azılı bir psikopat ifadesiyle içindeki sadist ruhu uyandırmaya başlıyordu. Fakat çocuk sakinliğini bozmadan uzunca kadının yüzüne baktı. Hatta çocuğunda gözleri hafiften şevkle açılmaya başlamıştı. Bu gözler normal bir insanın gözleri değildi. Hiçbir şey olmadan bile küçük kılcal damarlar kanla dolup belirginleşmeye başlamıştı.

Çocuk arkadan bağlı ellerini bir sağa bir sola çevirmeye başladı. Durmadan serçe parmağını oynatıyordu. Ardından da diğer parmaklarını oynatmaya başladı. Fazla oynatmadan parmakları tek tek kütürdemeye başladı. Parmakları sert bir şekilde kütürdedikçe boş odada kemik kırılma sesine benzeyen kütürdemeler duvarlara çarpıp yankılandıkça rahatsız bir hal alıyordu. Çocuk parmaklarını kırar gibi kütürdedikten sonra yavaşça karşısındaki kadının iri açılmış gözlerine baktı. Gayet sakin bir tavır takınarak konuşmaya başladı.

“Yaşlı dediğin kişileri tanıyorum. Onlarla tanıştığımda on yaşlarındaydım ve uzun bir zaman yanlarında yaşadım. Pişman değilim, o kadar acı, dram, üzüntü az da olsa mutluluk… hoşuma gitmese de pişman değilim. Yaşlılardan sadece bir kişi ile tanışmıştım ve neredeyse beni o büyüttü. Bildiğim her şeyi öğretti ve beni ben kıldı lakin bir günde de yok etti. Ona kızgın değilim sadece kırgınım…

Kadın keskin gözlerini karşısındaki çocuğa dikip dikkatlice dinliyordu fakat şuana kadar ne demek istediğin tam olarak anlamamıştı. Bu yüzden ufak bir soru sorma isteği duydu.

” Yaşlıları tanıdığını söylüyorsun. Bunu zaten biliyorum. Fakat farklı olan yönün nedir ? Benim asıl merak ettiğim bu… “

Çocuk kafasını eğip uzunca gülümsedi. Ardından tekrar kafasını kaldırıp kadının yüzüne baktı.

” Benim en özel yanım ölüme savaş açmamdır fakat bu uğurda sevdiğim yada sevmediğim, tanıdığım yada tanımadığım, herkesi ama herkesi öldürmemdir. Bunu ya isteyerek yaparım yada istemeyerek yada benim tarafımdan olmasa da beni istemeyen biri illaki olacak… Bu yüzden herkes öldü. Ailem, dostlarım, düşmanlarım, sevdiklerim… hepsi öldü. İçimdeki lanetli güç bu zamana kadar bana hep dert oldu. Ben… kırık bir kılıçtan fazlası değilim. Bu eller sadece öldürmek için var. Yok etmek için var fakat ben sadece kendisini öldürmeyi başaramamış bir aptalım. Sadece koca bir aptal… Yaptığım hatalar herkesin canına mal oldu. Canımdan çok değer verdiğim insanların hepsi öldü. Cesetleri bile kalmayana dek yok oldular. Onlardan bana birkaç unutulmaya yüz tutmuş hatıradan başka bir şey kalmadı. Benim için hepsi öldürüldü…”

Kadın sesi iyice yükselen çocuğa bakmaya başladı. Çocuğun gözleri iyice açılmaya başlamıştı. Aralıklı nefes alırken nefes sesi o kadar güçlü çıkıyordu ki sanki bir hayvanın duman soluyan nefes sesine tanık oluyordu. Çocuğun bedeninden  yayılan öfke ve üzüntüyü kadın neredeyse bedeninde hissediyordu.

” Sen… ağlıyor musun ? “

Kadın çocuğun gözlerine kitlendi. Çocuğun gözlerinden farkında bile olmadan yaşlar süzülüyordu. Çocuk duraksayarak kaşlarını çattı. Kendisi bile ağladığına inanamamıştı.

” Ağlamak mı ? Saçmalama ! Ben duygularımı çok uzun zaman önce bıraktım. “

Kadın yavaşça iki parmağıyla çocuğun elmacık kemiklerine dokunup üzerinde ki ıslaklığı parmaklarıyla aldı. Çocuk kadının iki parmağındaki ıslaklığı görünce şok ve utanç içinde yüzünü aşağı indirip utançla açılmış gözlerini pislik ve kan İçinde ki zemine dikti. Şuan gözlerinden akan yaşları  görebiliyordu. Gözlerinden yaşlar aktıkça kısık sesle kendisine küfredip sinirden köpürüyordu.

Kadın sakince çocuğun çenesinden tutup kafasını kaldırdı. Yüzünde umursamaz bir ifade olmasına rağmen çocuğa teselli vermeye çalıştı. Yine de böyle bir yüz ifadesiyle teselli vermek pek işe yaramayacak gibi görünüyordu.

” Her insan ağlar. Ne olduğun fark etmez sadece içini dökmek bile bir ağlamaktır. Sen sadece içindeki ağır yükü bıraktın. Bunun kötü bir tarafı yok. “

Çocuk kafasını tekrar yere indirip kısık sesle bir şeyler mırıldandı. Kadın çocuğun bu kadar kısık sesle konuşmasına rağmen onu duymuştu.

” İnsanlar öldü diye ölüm asla ölmez. “

Kadın çocuğa diktiği gözlerini iyice keskinleştirip bu sözün ne anlama geldiğini sormak istedi fakat çocuk ondan önce davranıp konuşmaya başladı.

” Ona bir daha ağlamayacağıma dair söz vermemden önce bir hikaye anlatmıştı. Ölüme karşı gelmeye çalışan bir adamın hikayesi ve bu kişinin trajedik sonu… İnsanlar öldü diye ölüm asla ölmez…”

Kadın sessizce uzun süre çocuğa baktı. Çocuğun kanlanmış gözlerine bakarak bile neler yaşadığını hissedebiliyordu. Uzun ve sıkıntılı zamanlar geçirdiği aşikardı. Anlattığı şeyler saçma değildi fakat mantıklı da değildi. Daha doğrusu ne demek istediğini tam anlayamıyordu. Anlattığı kişiler ve birçok şey bir gizem gibi apaçık ortadaydı fakat kimse bu gizeme dokunamıyordu. Sadece bu gizemin varlığından haberdar olmak bile yetiyordu. Çünkü kimse kendisi hariç başkasının sırlarıyla ilgilenmiyordu. Kendi işine yarayacak parçaları aldıktan sonra geriye kalan hurdaların bir önemi yoktu. Kimse eski hurdalar gibi eski hatıraları önemsemezdi. Bu insanların en kötü yanlarından biriydi.

Kadın sırtındaki kürkünü çıkarıp oturduğu sandalyenin üzerine astı. Kürkün iç cebinden demirden yapılma bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında içinden dört tane büyük koyu kahverengi renkte puro çıktı. Kadın elini bir daha kürkün cebine attı. Bu sefer küçük bir puro makası çıktı. Puro makası gümüş renkte ve ışıldayan güzel bir çelikten yapılmıştı.

Kadın baş parmağını ve işaret parmağını puro makasının yanındaki iki deliğin içine sokup puroyu puro makasının ortasındaki yuvarlak deliğe soktu. Tek basışta puronun baş kısmında ki kapalı ucu kopup yere düştü. Kadın yavaşça sandalyesinden kalkıp şömine ateşine doğru yöneldi. Çocuk kararmış gözleriyle sadece önüne bakıyordu. Bedeni yavaştan uyuşmaya başlıyordu. O kadar fazla kan kaybetmişti ki elleri istemsizce titriyor, bir daha uyanmamak üzere uyumak için kendini zor tutuyordu.

Kadın yavaşça şömine ateşine eğildi. Ağzına puroyu koyup önlerde ki küçük bir köz parçasıyla purosunu yaktı. Ayağa kalktıktan sonra ağzındaki purodan derin bir nefes alıp hafif kalın dudaklarından ince dumanı üfledi. Çocuk başını dik tutmak için uğraşırken gözleri istemsizce yavaş yavaş kapanıyordu.

Kadın tekrardan sandalyesine doğru yürümeye başladı. Sandalyesine doğru yürürken çocuğa ufak bir soru yöneltti.

” Ruhun hükmüne ulaştın mı? “

Çocuk kanlanmış gözlerini kadına çevirdi. Kafasını zor dik tutuyordu.

” İlk gün ruhumu uyandırmıştım. Fakat sen ruhları nereden biliyorsun ?  “

Kadın purosundan derin bir nefes alıp tekrardan sandalyesine oturdu. Puronun dumanı ince bir çizgi halinde yukarı  doğru süzülüyordu.

” Tabi ki de ruhları biliyorum. Senin gücün çok tehlikeli Mete. Sen bu dünya için… tehlikelisin. Bu yüzden seni öldürmem gerekiyor. “

Çocuk düşen başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde acı bir gülümseme oluşmuştu.

” Uzun zaman önce ruhum mühürlendi . Korkmana gerek yok.”

Kadın sert kehribar gözlerini çocuğun mayışmış açık yeşil gözlerine dikti.

” Peki eski gücüne tekrardan ulaşmak ister misin ? “

Çocuk hiç tepki göstermeden yüzünde ki mayışmış  gülümsemeyi devam ettirdi.

” Eski gücüm mü ? Saçmalama… Bu gücü mühürleyen yaşlılardı. Ondan başkası bu mührü bozamaz ! “

Kadın gülümseyerek Kürkünün iç  cebinden altın renkte bir alyans çıkardı. Altın renginde ki alyansın üzerinde pekte belli olmasa da çok küçük yazılar yazıyordu.

” Bu yüzüğü görüyor musun ? Bunu bana yaşlılar verdi ve bana  ” Artık zamanı geldi ” dedi.

Çocuk bulanmış gözlerini yüzüğün üzerine dikti. İlk kez yüzünde garip bir ifade oluşmuştu. İlk kez heyecanlı görünüyordu.

” Bunun karşılığında ne istiyorsun ? “

Kadının yüzünde şeytani bir gülümseme oluştu.

” Seni istiyorum Mete !! Artık benim olacaksın !! Bana katılacaksın ! “

Çocuğun gözleri ilk kez bu kadar keskinleşmişti. Hiç tanımadığı bir kadın kendisine hizmet etmesini istiyordu. Elinde taşıdığı şey sandalyede ölmek üzere olan çocuğun gerçek gücünü barındırıyordu. Böyle bir teklifi elinin tersiyle itemezdi. Fakat birisine de hizmet etmek gerçek doğasına aykırıydı. Çocuk bir anda  çelişki denizinin merhametsiz kollarında buldu kendini, ne yapacağını kestiremiyordu.

” Sen kimsin ? “

Kadının yüzünde ki şeytani gülümseme birkaç kat daha arttı. Gözlerindeki şeytani bakış gülümsemesine eşlik ediyordu.

” Ben Yaşlıların oluşturduğu seksen altı oluşumdan biri olan Omurga’nın lideriyim. Bana hizmet et ve senin adını yücelteyim.  Eğer bana hizmet edersen seni bu dünyanın İmparatoru bile yapabilirim. “

Çocuk bir anda kahkaha atmaya başladı. Kahkaha atarken gözünden yaşlar iniyordu.

” HA ha ha ha ! Sen ciddi misin? Demek seni onlar yolladı. Yeniden doğmamı istiyorlar. “

Kadının gözleri bir anda iyice sertleşti. Dişlerini sıkmaya başladı. Öfkesi bir anda bütün damarlarına yayılıyordu.

” BENLE DALGA GEÇM… “

“Tamam kabul ediyorum. “

Kadının bütün öfkesi bir anda söndü. Hatta yüzünde şaşkın bir ifade oluştu. Bu kadar hızlı kabul edeceğini düşünmemişti.

” Gerçekten kabul ediyor musun ? “

” Evet ediyorum… Yeniden doğmamı istiyorlarsa sorun yok, Fakat sana efendim filan demem. Buna bir dostluk diyelim. Bu arada ismini söylemedin ! “

Kadın mutlulukla birkaç kez öksürdü.

” Benim adım Siril… Demek dostluk kurmak istiyorsun, o da olabilir. O zaman  dostluğumuzun şerefine sana ufak hediyeler vermek istiyorum, fakat seni resmi olarak kayıt etmem gerekiyor. “

Çocuk etrafa baktı. Bir şey arıyor gibiydi.

” Etrafta kağıt kalem yok ! Hem de ellerimi çözmen gerekiyor ! “

Kadın sinsice gülümseyip ayağa kalktı. Yavaş yavaş şömineye doğru yürümeye başladı.

” Kağıda, kaleme gerek yok… bizim yöntemimiz biraz farklı… “

Çocuk şaşkın bir şekilde kadının şömineye doğru yürüyüşünü izledi. Kadın yavaşça şöminenin ateşine doğru eğilip ateşin içinden bir şeyi tutup çekti. Kadın ateşin içinden neredeyse erimekte olan kızgın, neredeyse ampul gibi sarı renkte parlayan bir demir çıkardı.

Çocuğun yüzü bir anda terlemeye başladı. Yüzünden inen terler hafif çıkık elmacık kemiğinin üzerinden kayıp çenesinden damlıyordu.

” BİR DAKİKA ! KAĞIT,KALEM OLMAZ MI ? BÖYLE OLAMAMALI ! “

Kadın gülümseyerek elinde ki kızın demirle çocuğun oturduğu sandalyeye doğru yürümeye başladı.

” Korkma sana zarar vermeyecek sadece… biraz canın yanacak.”

Kadın yaklaştıkça çocuğun yüzünden inen terler artmaya başladı. Yüzünden inen terler direk çocuğun kirlenmiş pantolonuna düşüyordu.

Kadın yavaşça tek eliyle çocuğun sol gözünün kapakçıklarını kaldırdı. Çocuğun kalbi neredeyse duracaktı.

” DUR ! BİR SANİYE NE YAPIYORSUN ! O ŞEYİ GÖZÜME SOKMAYACAKSIN DEĞİL Mİ ?”

Kadın çocuğun gözünün etrafında ki kapakçıkları iyice kaldırdı.

” HADİ AMA SEN BİR ERKEKSİN !! BİRAZ YÜREKLİ OL ! ŞİMDİ GÖZÜNÜ YUKARI DOĞRU KALDIR Kİ GÖZÜNÜN BEYAZI  ORTAYA ÇIKSIN. YOKSA ATEŞİ GÖZÜNÜN ORTASINA BASARIM SONRADA GÖZÜNÜ DİKERİM. İSTEDİĞİNİ SEÇ; İKİ TÜRLÜ DE KAYIT GEÇERLİ OLACAK !! “

Kadın yavaşça elinde ki ateşi çocuğun açmış olduğu gözüne yaklaştırmaya başladı. Çocuk durmadan kadına bağırsa da kadın umursamadan elinde ki kızgın demiri çocuğun sol gözüne basmak için yaklaştırıyordu.

” DUR !! DUR !! ŞUNU BİR KONUŞALIM ! KOLUMA FİLAN BAS, GÖZÜM OLMAZ !

Kızgın demir çocuğun gözüne iyice yaklaşmıştı. Çocuk istemese de gözünü yukarı doğru kaldırmaya çalıştı. Gözünü yukarı doğru kaldırdıkça sol gözünü karanlık kaplıyordu.

Kadının elindeki kızgın demirin ucundaki küçük yuvarlak çocuğun gözüne değdiği anda ince bir duman çıktı. Demirin ucundaki demir çocuğun gözüne yapıştığında çocuğun bütün bedeni titredi. Beynine doğru akan acı inanılmaz derecedeydi.

” CISZ !! “

” AGĞ !! GÖZÜM ! GÖZÜM ! ACIYOR ! “

Kadın elinde ki ucunda yuvarlak bir çember ve çemberin içinde “x” e benzeyen demiri hızlıca çekti. Kadın çocuğu tutarken istemsizce yorulmuştu. Bu yüzden yüzü terler içindeydi.

” Tamam geçti ! Merak etme kör olmayacaksın, sadece ufak bir simge bıraktım. Simgenin  görünmeyen bir yerde olması önemliydi… “

Çocuğun başı yere düşmeye başladı. Sol gözünden kanlar akıyordu. Bayılmamak için bütün gücüyle direnmişti. Bayılırsa öleceği kesindi.

” Şimdi sıra hediyende…”

Kadın elini havaya kaldırıp bir kere parmaklarını şaklattı. Kadının parmağından ses çıktığı anda odaya hizmetçi kılığındaki adam girdi. Elinde iki katlı altın renginde servis arabası vardı. Servis arabasının içinde içinde ise kare şeklinde yalanları kıvrımlı güzel ve parlak porselen bir tabak bulunuyordu.

Adam iki eliyle tuttuğu servis arabasını çocuğun yanına gelince servis arabasını çocuğun tam önüne koyup, selam verip odadan ayrıldı. . Kadın yavaşça tabağı ve yanında ki gümüş çatalı ve bıçağı aldı. Çocuğun gözleri tabağın içindeki şeye takılmıştı. Tabağın içinde kocaman bonfile gibi bir et vardı. Bonfileden tek farkı pişmemiş olmasıydı. Aynı zamanda sos yerine tabağın yarısı yeni dökülmüş sıcak kan ile doluydu.

Çocuk Önündeki ete bakıp gülümsedi. Kadın şuan çocukla ilgilenmeden önündeki tek parça halinde ki eti parçalara ayırıyordu. Kadın önünde ki eti parçalarken neredeyse hepsini aynı boyutta kesiyordu.

Kadın kısa sürede etlerin hepsini parçaladı. Çocuğun yüzünde ki gülümseme hala devam ediyordu. Fakat gülümsemesi yüzünden düşen terlerle biraz daha kararmaya başlamıştı.

” Sanırım ölüyorum… “

Kadın yavaşça elinde ki çatalı çocuğun ağzına doğru uzattı. Çatalın ucunda kare şeklinde kesilmiş küçük bir et vardı.

” Ye… “

Çocuk kadının sert gözlerinin içine bakmaya başladı. Yüzü beyazlamaya başlamıştı. Zar zor nefes alabiliyordu.

” Ne eti bu ? “

Kadın cevap vermedi. Sadece emrini yeniledi.

“Ye… “

Çocuğun gözleri iyice sertleşmeye başladı. Diğer insanların aksine saf bir çocuk değildi. Yaratıklarla ilgili her şeyi biliyordu.

” Saçmalama !! Kokuşmuş bir yaratık olmaya niyetim yok ! “

Kadın yavaşça elindeki çatalı çocuğun kapalı ağzına doğru götürmeye başladı. Yüzünde sinsi bir gülümseme vardı.

” Bunu sevdiğini biliyorum. Sana geçmişini hatırlatacağını söylediler. Bence yemelisin. “

Çocuk cevap vermeden ağzına doğru uzanan ete baktı. Üzerinde ki kanın bile rengi farklıydı. Daha çok koyu kırmızı bir rengi vardı.

Çocuk ağzına doğru uzanan eti tek hamlede ağzına aldı. Ağzında kısa sürede çiğnediği sert çiğ eti yuttu. Bir anda çocuğun gözleri açıldı. Az önceye kadar ölümle burun buruna olan çocuk bir anda gözlerini açtı. Önünde ki etin tadını aldığı anda yüzünün ifadesi değişmişti.

” BU… BU TADI BİLİYORUM… BU… O ZAMAN Kİ TAT… BU TATLILIK…. KANIN YAĞLI VE AĞIR TADI… BU TADI BİLİYORUM… YILLARCA ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİM TAT BU !! “

Kadın gülümseyerek tabaktaki bütün etleri çocuğa yedirmeye başladı. Çocuk eti gördüğü anda çatal ağzına doğru gelmeden kendisi kafasını uzatıp eti yutuyordu. Eti yerken yüzündeki ifade vahşi bir hayvandan farksızdı.

Tabaktaki çiğ et bittiği anda çocuğun beyaz teni yavaştan eski haline dönemeye başladı. Gözlerinin yeşili parlamaya başladı. Yüzünde ki gülümseme her geçen saniye biraz daha artıyordu. Bedenine dolan güç her saniye artıyordu. Sanki Anka Kuşu gibi yeniden doğuyordu.

Çocuk yarı çıplak olduğu için şişen kasları giderek belirginleşiyordu. Sıktığı yumruğu yüzünden kollarında ki damarlar yerlerinden çıkacak gibi görünüyordu. Kollarını sıktıkça ellerini tutan çelik halatın birbirine geçmiş çelik ipleri teker teker parçalanıyordu. Böyle bir güç karşısında çelik halatın pek bir şansı yoktu.

Çocuk bir anda kollarını zıt yönde çekmesiyle çelik halat ince bir ip gibi parçalara ayrılırdı. Çocuk ellerini çözdüğü anda belindeki çelik halatı tek hamlede parçalara ayırdı. Kadının gözler bir an sertleşti.  Çocuğun bu kadar kısa zamanda bu kadar güçleneceğini düşünmüyordu fakat kadını en çok korkutan böyle bir gücü karşısına almaktı. Çocuğun fiziksel gücü bile kendisinden kat kat fazlaydı.  Şuan bile çocuğun ne yapacağını tam olarak kestiremiyordu.

Çocuk yılan gibi kısılmış  kasvetli gözlerini kadının üzerine dikti. Kadın terlemeye başlamıştı. Uzun zaman önce ağzında ki purodan duman almayı bırakmıştı. Tek düşündüğü şimdi ne olacağıydı.

Çocuk bir şey ister gibi elini uzattı. Kadın bir an bile gözlerini çocuğun gözlerinden ayıramıyordu.

” Ver onu ! “

Kadın elindeki yüzüğü gösterip, yüzüğü avucunda sıkıca tuttu.

” Anlaşmamızı unutmadın değil mi ? “

Çocuk gülümseyip elini iyice yakınlaştırdı.

” Evet, unutmadım ! “

Kadın korkarak avucunda ki yüzüğü çocuğa doğru uzattı. Büyük bir kumar oynuyordu. Hayatına karşılık en büyük kozunu elde etmek üzereydi. Ya ölecekti yada dünyaya bir kez daha hakim olabilecekti.

Çocuk hızlıca, korkarak elindeki yüzüğü uzatan kadından altın renkteki yüzüğü aldı. Kadın tepki vermeden korkak bakışlarla çocuğu süzüyordu. Çocuğa karşı önlemini almasına rağmen yeterli geleceğinden şüpheliydi. Onun ne kadar güçlü olduğunu birazda olsa biliyordu.

Çocuk yüzüğü aldığı anda yüzüğü orta parmağına geçirdi. Yüzüğü parmağına geçirdiği anda yüzüğün üzerinde ki anlaşılmaz yazılar mavi renkte parlayıp söndü. Çocuk gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Aldığı nefesi verirken ağzından beyaz bir duman çıkmıştı. Kadın ne olacağından habersiz bir şekilde geriye çekilmeye başladı. Çaresiz bir şekilde olacakları izlemekle yetinmek zorundaydı. Yüzünden inen terleri önemsemeden karşısındaki çocuğu incelemekle yetiniyordu. Kalbi çoktan deli gibi atmaya başlamıştı. Küçük bir dünyada büyük bir güç doğuyordu.

Kadın dikkatlice çocuğu izlerken çocuğun ayaklarından başlayan siyah alevler çocuğun bütün bedenini sarmaya başladı. Odanın siyaha çalan duvarları giderek gecenin en karanlık rengiyle sıvanmış gibi yanmaya başladı. Kadın çaresizce odadan uzaklaşmaya çalışıyordu fakat bütün oda karanlığa boyanmıştı, kaçacak bir kapı yoktu.

Kadın üzerine doğru gelen siyah alevler kaçmaya çalışırken ayağını yere attığı şişeye takılıp yere düştü. Yerden duman gibi yükselen siyah alevler her şeyi yok ediyordu. Bir anda yok olan sandalyenin ve çelik halatların arkasından bir toz parçası bile kalmamıştı. Karanlık alevlerle kaplanan odanın her tarafı çürüyüp yok oluyordu. Kadının sonu da diğer eşyalar gibi olması kaçınılmazdı. Çığlık bile atamadan her şeye saldıran siyah alevler tarafından yutulacaktı. Kendisinden geriye bir toz parçası bile kalmayacaktı.

Kadın yerde sürünmeye başladı. Kalbi delirmişti. Artık hiçbir şey duymuyordu. Ölüm hemen ayaklarının dibindeydi. Her saniye kendisine biraz daha yaklaşıyordu. Ayağa kalkacak zamanı bile yoktu.

“NE… YAPIYORSUN ? ANLAŞMAMIZI UNUTTUN MU ? “

Çocuğun sırtından çıkan kara alevler kanat şeklinde gökyüzüne kadar ulaşmaya başladı. Kadın ürkek bakışlarıyla çocuğa balarken çocuğun yüzündeki alevler dağıldı.

Çocuğun şeytani yüzü kadının kalbine kadar işliyordu. Bu insan değildi. Böyle bir insan olamazdı.

” SEN… ŞEYTANSIN !! “

Kara alevler bir anda kadının bütün vücudunu sardı. Kadın çığlık bile atamadan bütün bedeni yok olmuştu.

…………………………………

” HA ! NE OLDU ? “

Çocuk şeytani gülümsemesiyle kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. Kadın ıslanmış boş gözleriyle etrafına bakmaya başladı. Çocuğa bakıyordu fakat görmüyor gibiydi.

Kadın elini kollarına sürmeye başladı. Ardından yüzünü kontrol etmeye başladı. Vücudunda yanmış bir bölge arıyordu fakat giysileri bile normal duruyordu. Hatta giysileri bile kirlenmemişti.

” Bana… ne yaptın ? “

Kadının sesi çok cılız çıkmıştı. Boğazı düğümlenmiş gibi tıkanmıştı. Bu yüzden sesi zor çıkıyordu.

” Sadece… biraz intikam aldım. Gözüme bastığın şeyi unuttuğumu mu sandın. Senin aksine ben vücuduna zarar vermedim. Sadece ruhuna yaptığım baskı ve gösterdiğim halissünasyon yüzünden bütün acıyı ve korkuyu hissetmeni sağladım. “

Kadın yaşadığına hala inanamıyordu. Gözlerindeki boş bakış hala silinmemişti.

” Sen… şeytansın… “

Çocuk gülümseyerek kapıya doğru yürümeye başladı.

” Şeytan mı ? Onu öldürdüğümü hatırlıyorum… o… iyi biriydi. “

Kadın ciddi yüzünü çocuğa çevirdi. Yaşadığı olayın şokunu hala atlatamamıştı.

” Benimle misin ? “

Çocuk ellerini cebine koyup merdivenlerden çıkmaya başladı.

” Evet dedim ya !! Eğlenebileceksem ve karnım doyacaksa sorun yok. Ne de olsa ben çok aç bir insanım.”

Kadın da çocuğun arkasından yürümeye başladı.

” Şeytan olman önemli değil. Benden güçlü olman da önemli değil. Benim şeytanım olduğun sürece hiçbir şey önemli değil ! “

Mete yavaş adımlarla birkaç adımdan oluşan kirli merdivenlerden çıkıp önünde ki çelik kapıyı açtı. Ağır çelik kapı ağır ağır açılırken inanılmaz derecede gıcırdıyordu. Bu sesten rahatsız olamamak elde değildi fakat kapı açılırken yüzüne vuran gün ışığı arttıkça insanın gözleri kamaşıyordu ve ruhundaki huzur bir nebze de olsa tatmin olmaya başlıyordu. Geçen beş günün ardından özgürlüğü hissetmek Mete’nin kalbini yumuşatmaya başlamıştı.

Mete günlerdir karanlığın içinde kaybolduğu için yüzüne vuran güneşin azgın ışığı gözlerine saldırdıkça canı acıyordu.  Gözlerini kısmak bile bu acıyı azaltmamıştı. Bu yüzden bir kolunu gözlerine siper edip acı azalana kadar önüne bakmadı. Gözleri yavaş yavaş alışmaya başlayınca gözlerini açmaya başlamıştı. Fakat gözlerini açtığında gördüğü sahne yüzünde ufak bir tebessüme sebep olmuştu.

” ELLERİNİ KALDIR VE KIPIRDAMA !!”

Mete ellerini cebine koyup karşısında ki yirmiden fazla adama baktı. Hepsinin üstünde çelik yelek ve bütün yüzlerini kapatan siyah askeri kasklar ile donatılmıştı. Ellerinde ki siyah deri eldiven ile hepsi aynı silahı taşıyordu. Kimsenin yüzü görünmüyordu Fakat sesin geldiği kişi yüzüne ne kask takmıştı ne de başka bir şey. Sadece üzerinde herkeste olduğu gibi siyah renkte bir çelik yelek vardı.  Çelik yeleğin altında ise siyah uzun bir penye giyinmişti. Subay tıraşı kısa saçları ve beyaz yüzüyle dikkat çekiyordu. “U” şeklinde Mete’nin etrafını sarmış askerlerin ortasında bu adam vardı. Keskin gözlerini Mete’nin üzerine dikmiş tetikte bekliyordu. Kimse ateş edecek gibi görünmüyordu fakat Mete’nin en ufak hareketinde bütün silahlar patlayacaktı. Şuan Mete ve yüzleri maskeli askerler ciddi bir şekilde karşı tarafın hareketlenmesini bekliyordu.

Mete kendisine bakan adama hiçbir şey demeden uzunca baktıktan sonra bedeninin üzerinde ki kırmızı lazerlere baktı. Giderek yüzünde şeytani bir ifade oluşuyordu. Bütün askerler gibi adamda iyice tetikte durmaya başladı. Mete’nin yüzünde ki gülümseme genişlerken ufak kahkahalar duyulmaya başlıyordu. Sanki kendileriyle dalga geçer gibi elleri cebinde onları izliyordu.

Adam kuşkulu bir şekilde bağırarak Mete ye baktı.

” SİRİL HANIM NEREDE ? “

Mete gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmeden arkasında ki kapıya baktı.

” Belki içeridedir. Neden gelip kendin bakmıyorsun. “

Adam silahını Mete’nin kafasına doğrulttu. Yüzü terler içinde kalmıştı. Fakat yüzünü silecek zamanı bile yoktu.

” PİSLİK HERİF ONA NE YAPTIN ? ÇABUK SÖYLE ! “

Adam terler içinde bağırırken çelik kapı tekrardan yavaşça açılmaya başladı. Bir anda bütün askerler kafasını çelik kapıya çevirdi. Siril üzerindeki kısa kürkü ve ağzındaki puroyla çelik odadan çıktı. Durmadan bir eliyle kafasını ovuyordu.

Adam tedirgin bir şekilde Siril’e kafasını çevirip üzgün bir ses tonuyla bağırarak konuşmaya başladı.

” SİRİL HANIM İYİ MİSİNİZ ? BU ŞEREFSİZ HERİF SİZE BİRŞEY YAPTI MI ? “

Siril kehribar gözlerini ovuşturduktan sonra adama bile bakmadan cevap verdi. Adama cevap verirken yürümeye başlamıştı ve Mete de arkasından yürüyordu.

” Sessiz ol Yağız ! Zaten kafam çatlayacak gibi… “

Bütün askerler Siril’in arkasından yürüyen Mete’ye bakmaya başladı. Mete iğrenç bir gülüşle hepsine tek tek baktı. Hala elleri cebinde aşağılayıcı bir tavırla yürüyordu..

Mete etrafa bakarak yürümeye başladı. Kocaman bir yerdeydi. Kapıdan ilk çıktığında dışarı çıktığını sanmıştı fakat sadece kocaman bir odaya çıkmıştı. Etraftaki her şey eski ve kaliteli eşyalardan oluşmuştu. Fakat inanılmaz derecede büyük bir yerdeydi. Kocaman odadan çıktıktan sonra sonu görünmeyen bir koridora girmişlerdi. Fazla geniş olamamakla birlikte fazla dar da olmayan koridorun duvarlarında bir sürü tablo ve benzeri aksesuarlar vardı. Hepsi de asırlar öncesinden kalmış gibiydi. Mete önüne bakmadan sadece duvarla bakıyordu. Ömründe hiç bu kadar Bu kadar eski sanat eserleri görmemişti. Bu kadar eski olmalarına rağmen hepsinin durumu da gereğinden fazla iyiydi. Hiçbirinde ne çatlak vardı nede en ufak bir çizik… hatta toz tanesi bile yoktu. Siril hepsine gözü gibi bakıyor olmalıydı. Mete duvarda ki aksesuarlara bakarken gözü yere ilişti. Ayağını bastığı zemin taştan örülmüş gibiydi. Düzensiz biçimde kesilip örülmüş taşlar bile tarihi eser gibi görünüyordu.

Siril uzun bir yürüyüşün ardından sol tarafındaki merdivenlere yöneldi. Mete uzun süre konuşmadan yürümekten sıkılmıştı. Siril bulundukları yerle ilgini hiçbir şey anlatmıyordu.

” Biz neredeyiz ? “

Mete artık dayanamayarak aklına gelen ilk soruyu sordu. Bu kadar  bilinmezliğin içinde kalmak hoşuna gitmemişti.

Siril arkasına bile bakmadan gözlerinin ucuyla Mete’yi kesti. Mete’nin hafif buruşmuş yüzü hoşuna gitmişti.

” Burası benim kalem… Omurga Kalesi… “

Mete kafasını sallayarak yürümeye devam etti. Siril göründüğünden daha zengin olmalıydı. Çünkü bu kadar değerli eşya ve böyle bir mekan çok değerli olmalıydı.

Mete ve Siril merdivenlerden çıkmaya başladılar. Mete merdivenlerden çıkarken kulağına gelen piyano sesiyle dikkatini iyice topladı. Merdivenden çıkarken attığı her adımda piyanonun sesi biraz daha artıyordu. Fakat çalan kişi sadece tek bir tuşa basıyor gibiydi. Sadece tek bir ses vardı. Birkaç adımdan sonra piyanoya başka sesler de eklenmeye başladı. Şimdi gerçek bir müzik oluşturmaya başlamıştı. Kulağa gelen narin sesler giderek daha da güzelleşiyordu. Sanki ilk baharda kuşların çığlık çığlığa sevinçle uçuşması gibi temiz bir huzur veriyordu. Fakat birazda hüzün doluydu. Kalbi karmaşaya sokuyordu. En derilerde yatan acı ve huzur bir anda gün yüzüne çıkmıştı. Sanki ağlarken gülümsetmeye çalışırmış gibi yoğun duygular hissediliyordu. Mete gözlerini kapatıp derin duygularla sadece bu duyguyu ilerken bir anda sesler daha da kalınlaşmaya başladı. Sanki dökülen yaşlar yerini derin çığlıklara ve öfkeye bırakmıştı. Fakat bir anda nazik bir şekilde giren kemanın sesiyle bütün öfke yok oldu. O kadar temiz ve narin duygular çıkıyordu ki boşluğun içinde salınan bir ruhun rüzgarın etkisiyle uçuşması gibiydi. Öfke, hüzün, huzur ve sevgi… hepsini bir anda üşüyen kalbinde hissedebilir miydin ? İşte Mete şu an bütün duyguları aynı anda yaşıyordu. Karanlık gökyüzünden beyaz bulutlara çıkıp güneşe değiyordu. Ardında tekrardan yere çakılıyordu. Gerçek bir müziğin güzelliği buydu.

Mete müziğe dalmışken ayakları kendiliğinden yürüyüp müziğin geldiği odaya gelmişti. Kapalı kapı ardındaki kişiler o kadar nazik bir müzik yapıyordu ki Mete artık dayanamayıp yavaşça kapıyı açtı. Kapıyı açmasıyla birlikte karşısındaki iki kişiye uzunca baktı. Siyah saçlı bir boynuna dayadığı kemanı gözleri kapalı bir şekilde o kadar nazik çalıyordu ki sadece görüntüsü bile huzur kokuyordu. Diğer yandan da piyanonun başında ki sarı saçlı kız gözleri kapalı bir şekilde yüzünde ki mutlu tebessümle piyanonun tuşlarına narin beyaz ellerini dokunduruyordu. Sanki kalbinin güzelliği beyaz yüzüne vurmuştu. Güzelliği kalplerde iz bırakacak seviyedeydi. Gülümserken hafif dolgun dudaklarının çekilmesi güzelliğini bir kat daha arttırıyordu.

Mete’nin gözleri kızarmaya başladı. Ellerinin titremesi bir an bile durmuyordu. Davul gibi atan soğuk kalbi sanki kulağına gelen müziğin ritmine güzellik katmıştı. Nefes alışı kalbinin ritmi gibi yavaş yavaş bozuluyordu. Kızaran gözlerinden bir damla yaş süzülüp kızarmış elmacık yanağının üzerinden düştü. Küçük damla yaşı yere düşmesiyle küçük bir damlama sesi duyuldu. Piyano çalan kız düşen damla sesinden midir bilinmez ama ilk kez kafasını kaldırıp yeni uyanmış edasıyla yemyeşil gözlerini açıp kapıda duran çocuğa baktı. Bir anda kız narin elini piyano tuşlarından çekip müziği kesti. Kızın durumu da Mete’den farklı değildi. İkisinin de ağlarken gülen yüzleri keman çalan kızı endişelendirmeye başlamıştı. Ortamda biraz sessizlik birazda gözyaşı vardı. Fakat kızın titreyen ince sesi sessizliği bozmaya yetti.

” Efendim… “

Mete derince yutkunduktan sonra ağzını açıp konuşmaya çalıştı fakat sesi çok düşük çıkıyordu.

” Sen… ölmüştün… “

Kız gülümseyerek piyanonun başından kalkıp Metenin yanına yaklaştı. Mete’nin ellerinin titremesi şimdi geçmişti. Fakat gözleri iyice bulanmaya başlamıştı. Şimdi verdiği söz tamamen bozulmuştu.

Kız kafasını Metenin kalbine dayayıp ellerini göğsüne dayadı. Mete kararmış gözlerini kaldırmadan yukarı bakıyordu. Kızın yüzüne bakmak istiyordu fakat yaşlar içinde ki gözlerini göstermekten çekiniyordu. Fakat kız nemli gözlerini kaldırıp Mete’nin yüzüne bakmaya başladı. Gözlerinin yeşili durmadan dalgalanıyordu.

” Sizi çok özledim efendim… hem de çok… “

Mete dayanamayıp kollarıyla göğsüne dayanan kızı bir daha kaybetmek istemezmiş gibi sıkıca sardı. İstemeden de olsa ağzından çıkan hıçkırıkları durdurmak imkansızdı.

” Bir daha asla… asla seni bırakmayacağım Ghost…”

Gökhan Karakeleş

  1. Bölüm
  2. Bölüm
  3. Bölüm
  4. Bölüm

fantastik hikayeler, dehşet hikayeleri,korku hikayeleri,duygusal hikayeler,gökhan karakeleş,açlık çekenler,kayıp cennet, dehşet kan, ölüm,şeytan karanlık,korkunç,

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Teşekkürler. Aslında altı bölüm kadar yazdım ama birkaç bölümde bir olaylar değiştiği için sırasını değiştirdim. Kan Ticareti bittiğinde birkaç bölümü direk atacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu