Skip to main content

Akan Su Kendi Yolunu Bulur

Akan Su Kendi Yolunu Bulur

Hayatta iki kişiyi seviyordu biri dedesi, belkide dedesine çok benzediği için diğer de babasıydı. Gerçi annesini de severdi ama dedesi ve babası bir başkaydı. Babası sabahları erken kalkar, arabasına biner hastalarına giderdi. Babasının o kadar çok hastası vardı ki geç saatlere kadar çalışır, hatta onlar gece gündüz demez evlerine de gelirlerdi. Bazen de babasını uyandırırlar, sıcak yatağından çıkarırlar evlerine götürürlerdi. İnsanların neden bu kadar çok hastalandığına akıl erdiremezdi. Akıl erdiremediği bir şey daha vardı. Acaba bu kadar hastanın hepsini babasının nasıl iyileştirebiliyordu.
Onu hayrete düşüren diğer bir şey de babasının bu kadar işi arasında nasıl vakit bulupta onunla ilgilenmesi, hiç yorulmaması, yorulduğu zamanlarda bile hiç sinirlenmemesiydi. O babasının herhangi bir olay karşısında sinirlendiğini, surat astığını ya da çevresindekileri terslediğini hiç görmemişti. O daima neşeli ve güleryüzlüydü. Böyle bir babası olduğu için seviniyor, onunla gurur duyuyordu. Onun babası hiç kimseninkine benzemiyor, o da ona layık bir evlat olmak için elinden gelen bütün gayreti sarfediyor, sınıflarını birincilikle geçiyor, arkadaşları tarafından seviliyor. Bir istediği iki edilmediği için de kendini oldukça mutlu hisediyordu.
İlk okulu yeni bitirmiş orta okula başlamıştı. Bir gün okuldan geldiğinde evde annesi yoktu. Olsun artık çocuk değildi, buzdolabından kendi yemeğini alıp ısıtıp yiyebilecek kadar büyümüştü. Buz dolabını açtı, hazırlanmış yemek yoktu. Annesinin aniden bir işimi çıkmıştı, yemek hazırlayamadan evden çıkmıştı, olsun aç kalacak değildi. Dolaptan iki yumurta çıkardı, tavaya biraz peynir koydu, peynirler erimeye başlayınca üzerine yumurtaları kırdı. Masaya geçti yiyecekti. Evde ekmek de yoktu. Bakkala koştu iki ekmek aldı. Oturdu karnını doyurdu. Derslerini yaptı. Çıktı sokakta arkadaşları ile biraz oynadı, akşam olmak üzereydi, eve döndü. Annesi hala eve dönmemişti. Annesini beklerken elinde pizza kutusuyla babası çıka geldi. Demekki babası annesinin evde olmadığını biliyordu, hazırlıklı gelmişti. Pizzalarını soğutmadan yediler.
Yemekte babası, annesinin onları terk ettiğini, artık eve dönmeyeceğini anlattı. Hiç şaşıramıştı, sinirlenmiyordu, belliki bunu önceden biliyordu. Acaba kendisi niçin hiç bir şey anlamamıştı. Acaba babası gibi dünyanın en iyi insanını annesi niçin terk etmişti? Babasını bu soruya bir cevabı var mıydı? Bu soruyu sorduğunda, babası “Bunda anlamayacak bir şey yok oğlum.” dedi. “Hastalarımın yoğunluğundan size yeteri kadar zaman ayıramadım. Annen genç ve güzel bir kadın. Tabii ki onun da yaşamaya hakkı var. Biz onun içinden geldiği gibi yaşaması için yeterli ortamı hazırlayamadık, ona yeteri kadar zaman ayıramadık. Onu kendi bencil duygularımızın esiri etmiştik. Her insanın bir hayatı var. Bu sefer içimden geldiği gibi yaşayamadım, bir dahakine daha iyi planlanlarım deme lüksü yok. O mutlu olabileceğine inandığı biriyle yaşamaya karar verdi.” dedi.
Her ne gerekçeyle olursa olsun annesini affetmiyecekti, annesi olmadan ne babası hastalarına zaman ayırabilirdi, ne de kendisi okulda gösterdiği eski başarıyı gösterebilirdi. Annesi onların en büyük destekçisiydi. Onlar sırtlarını dayadığı bu desteği arkalarında bulamazlarsa yıkılırlar; Ne babası muhtaç olan hastalarının ihtiyacını karşılayabilir, ne de kendisi hem okulun hem de ev işlerinin üstesinden gelebilirdi. Daha bu işler için çok küçüktü, neden annesi onun biraz daha büyümesini beklemeden kendi zevkini düşünüp, bunları yüz üstü bırakıp gitmişti?
Bunları babasına anlattığında babası “Unutmaki insanın bir tane hayatı var. Bekleseydi belki annen için her şey geç olabilirdi.” dedi. Babası ne kadar iyiydi. O hala kendilerini yüz üstü bırakıp sevgilisin kollarına kendini atan annesini savunuyordu. “Şaşıyorum baba sana, nasıl bu kadar iyi olabiliyorsun?” dedi. Babası insanların olaylara hep kendi açısından değilde karşılarındaki insanlar açısından bakması gerektiğini tekrarladı. “Kararlar alırken sürekli kendimizi başkalarının yerinde koymalı, onun yerinde ben olsaydım ne yapardım demeliyiz? sorusunu sormalı.” dedi.
Aradan bir hafta kadar zaman geçmişti. Annesinin geleceği yoktu. Kendisi hem okulu hem ev işlerini bir arada yapamıyor, babası da zaten hastalarının arkasında koşmaktan eve zaman ayıramıyordu. Bir akşam yorgun argın işten eve dönen babası “Bu böyle gitmeyecek, bir süreliğine seni dedenlere götüreyim. Ben bir çözüm bulunca yine seni yanıma alırım.” dedi. Gerçekten yapacak başka çare yoktu. Babasından ayrılmak ne kadar zor olsa da kabul etmek zorundaydı. Hafta sonu babası eşyalarını hazırladı, arabasına bindirerek onu dedesine götürdü.
Babası onu bırakıp gittiğinde dünyalar başına yıkılmış. Annesinden sonra babasının da onu bırakıp gitmesi çok zoruna gitmiş, artık yaşamdan hiç zevk almam zannetmişti, ama hiç de öyle olmadı.
Dedesini daha önce bir kaç kez görmüştü onu da severdi ama birlikte yaşamayı hiç düşünmemişti. Dedesi de bu dünyada koşulsuz sevdiği ilk insanlardan biriydi. Annesi ve babası için bunu söyleyemezdi; onları sürekli ve kimi zaman kusurları daha önemlisi bencillikleri ile gördüğü için böyle düşünüyordu. Dedesi bencilliğin reddi gibiydi. İnceliğin, çalışkanlığın, dürüstlüğün, temizliğin sembolüydü. Çocukluğunda, burada olduğu zamanlarda, sabah erken kalkıp kahvesini içer, bir süre bekledikten sonra artık zamanıdır dediğinde ev halkının kalkması için radyoyu açardı. Kalkış gecikirse, sesini yükseltir gibi yapar, yataktan çıkanları görünce gülümserdi. Uzun boylu güzel dedesi her sabah tertemiz bir gömlek ile salondaki koltukta uzun bacakları üst üste atılmış, dirsekleri koltuğun kollarında, elleri çenesinin altında birleşmiş beklerdi. Gömlekleri, ya salt beyaz ya beyaz üstüne lacivert veya mavi çizgili olurdu. Kışın ‘V’ yaka gri bir kazak veya lacivert bir süveter giyer, insana ona baktıkça güzel övgüsünü hak ettiğini düşündürürdü.
Güzelliği kadar incelikli oluşu onu eşsiz kılıyordu. Alışverişi o yapıyor, kendince kimde eksik görürse onun ihtiyacını hemen temin ediyor, etrafındakileri de kendi gibi incelikli ve tam görmek istiyordu. Çalışanların hatalarını yüzüne vurmuyor, kızdıklarını hoşgörüyor, onları sakinleştiriyor, misafir seviyor, ikram etmekten hoşlanıyor, dedikoduyu tembelliği sevmiyordu. Sesini bir kere olsun yükseltmiyor, birileri hakkında kötü söz sarf etmiyor, kızdığında iki söyleniyordu, bazen de küsüyordu. İnsan onunla birlikte iken hep kendini güvende ve koruma altında hissediyordu. Şayet bir hata yaparsa “Çocuktur ya da gençtir.” deyip geçiyordu. Çocukluğunun en güzel anılarını burada yaşamaya başlamıştı. Dedesi onu kuşun sütüyle besliyor, yağa yatırıp, bala batırıyordu.
Babası ona günlerini nasıl geçirdiğini sorduğunda gözlerinin içi gülerek, çok güzel geçtiğini söylüyor, hiç şikayetçi olmadan anlatıyordu. Artık annesine de eskisi gibi kızmıyor, arda sırada iyiki de hayatımızdan çıktı diye düşündüğü bile oluyordu.
Dedesi iyilerin erken ölmediğine dair iyi bir kanıttı, karısını kaybettiği koskoca bir depremden burnu kanamadan çıkmıştı, karısının ölümünün acısı ile ve onun anısına hep sahip çıkarak (evinde odasını ve eşyalarını hiç bozmadan, hatta babaannenin yattığı yeri bile hiç bozmadan kendi tarafında uyuyarak) ve hayatı severek yaşıyordu. Evin işlerini ise bir çalışana bırakmıştı. Dedesi çalışanı el üstünde tutuyor, o da ev işlerini severek yapıyordu. Aradan geçen iki sene içerisinde içinde bulunduğu duruma iyice alışmış, okulda ve mahallede yeni arkadaşlar edinmiş, derslerde başarı sağlamaya başlamıştı. Bir sabah dedesinin ölüm haberiyle uyandırıldı.
Onun ölümüyle bütün aile bir araya gelmiş koca salonda toplanmışlardı. Herkes üzüntülüydü ama o yıkılmıştı “Dünya üstünde beni seven, benim de sevdiğim insanlar günden güne azalıyor. Son bir kez göremeden, başımı göğsüne koyamadan gitti, ardından koca bir boşluk bırakarak dedem de gitti.” diye üzülüyordu.
Akşam herkes dağılınca babası onu kendi yatağına aldı. Annesi onu terkettikten sonra başka bir hayat arkadaşı bulduğunu, görünce onu da seveceğini birlikte mutlu ve mesut yaşayıp gidecekleri anlattı. Ama onun cevabı hayırdı: “Bak baba, sen demezmiydin ‘insanın bir tane hayatı var, o hayatını istediği gibi yaşamalı.’ Ben artık büyüdüm kendi hayatımı nasıl yaşayacağıma, kendim karar verecek yaşa geldim. Burada kalacağım ve dedemin ocağını tüttüreceğim.”
Dedesi ölürken bütün mirasını torununa bırakmıştı. Çalışanla da çok iyi anlaşıyorlardı. O önce babasından, sonra da dedesinden çok iyi ve güzel şeyler öğrenmişti. Kasabada ve okulda inceliğin, çalışkanlığın, dürüstlüğün, temizliğin sembolü haline gelmişti. Herkes tarafından seviliyor, sayılıyordu…
“İyiki de annem sevdiğinin arkasından gitmiş. Bu sayede hem o, hem biz mutlu bir hayat sürme olanağı bulduk. Yoksa hem ben, hem de annem babamın güçlü kişiliği karşısında ezilecek, kendi ayaklarımızın üstünde durmayı öğrenemeyecek, belki de bu kadar mutlu olamayacaktık.” diye düşündü. Annesini özlemişti, onu da görmek, konuşmak istiyordu. Ama annesinin evden ayrılması konusunda kendisini suçlu hissetmediği için, o gelsin, arasın, sorsun istiyordu. Annesi de onu özlemişti, ama utandığından gelemiyordu…

İsmail Samur

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir