Skip to main content

İki Tablo Arasında

İki Tablo Arasında

1.Tablo

Eğer bu cenazenin yağlı boya bir tablosu yapılsaydı, astarı öfkeyle atmanız gerekirdi. Paletinizdeki hakim renk nefret olurdu. Korkusuzca her tarafa serpebilirdiniz. Musalla taşında duran tabutta renk kullanmaya gerek yok. Boyanmadan kalsın.

Tabuta yakın durmaya çalışan üniformalılar ve takım elbiseliler için çabanın tonlarını kullanmak gerekir. Poz verme, asil durma, ne kadar sıkıldığını belli etmeme, cansız halde tabutta yatan kahramanın adını ve cenazeden ayrılmadan önce, aileye en içtenmişçesine taziyelerini iletmeyi hatırlama çabaları. Kısacası oldukça alacalı bir çaba rengi oluşturmak gerekir. Rastgele bir fırça kullanmayın. Riyası bol bir fırça bu çalışmanın bu kısmı için olmazsa olmazdır.

Şehidin ailesini boyarken elbette üzüntü ve acı tonları kullanılmalı. Sadece iki ton boya onları betimlemeye elbette yetmez. Abisinin kafasındaki tilkiler belirtilmeli. Annesinin-ilaç desteği olmadan yakaladığı-sakin tavrı ve babasının gurur duyuyorum ve vatan sağ olsun ifadeleri görmezden gelinmemeli.

Hınca hınç dolu cami avlusunda, en iyi görüntüyü almanın peşindeki habercilerin hırsı da tabloya mutlaka eklenmeli. Cami imamının, hitap edeceği cemaatin niceliği karşısında duyduğu heyecan, şehidin, yakın-uzak fark etmez, arkadaşlarındaki sahiplenme, orada ne işleri olduklarını anlayamayan çocuklardaki bir anda büyümüşlük hissi ve henüz büyümüşlük hissi duyamayacak kadar küçük olan çocukların korkusu tabloya hareket kazandıracaktır.

Korku demişken.

Tüm hengamenin arasında bir yerde, görülmesi zor bir detay olmalı. Ancak bir kere gördü mü, insanı içine çeken noktacıktır o. Baktıkça yoğunluğu artmalı ve geri kalan her şeyi kara delik misali içerisine çekmeli. Olay ufkunda çaresizlik örülü olmalı. Her göz değil, sadece eğitimli olanlar, olay ufkunun bir an ötesini görebildiğini sanmalı. “Ne olacağım şimdi ben” sorusunu hayal meyal okuyabilmeli. Ötesindeki karanlık, korkunun en koyu tonu…

***

Elif, taze gelinlikten, genç dulluk müessesine geçmişti. Gebe olmasaydı eğer, baba evine dönmesi düşünülebilirdi. Dulun erkek kardeşleri bacılarına sahip çıkabilirdi ama elden olma yetim çocuk işi bozuyordu. Çocuk demek, masraf demekti. Masrafa şehit damadın abisinin hiçbir destek vermeyeceğini adları gibi biliyorlardı. Kız, gelin gittiği evde kalmalıydı.

Şehidin anne babası evlatlarının çocuğuna sahip çıkma konusunda isteklilerdi. Nasıl olmasınlar, biricik evlatlarından arda kalandı o. Şuayip Efendi’nin çekincesi, şehitten kalan diğer şeydi. Genç dul. Dulluk müessesini zaten yeterince tehlikeli bulan Şuayip Efendi, başına konulan “genç” sıfatıyla ter içinde kalıyordu. Bunca yıl zeval gelmemiş namuslarına büyük tehlike olabilirdi bu kız. Ya ileri de gönlü birine kayar da, evlenmek isterse? Daha kötüsü, ya evlenmeden… Allah yazdıysa bozsun.

Bir oğlu daha olsa, hemen berdel işletilirdi ama Şuayip beyin hayatta kalan son çocuğu da şehidin üç yaş büyük abisi Ferhat’tı. O da zaten evliydi. Şuayip’in yaşını doldurmadan vefat eden bir kız çocuğu olmuştu. Evlat acısı öyle yakmıştı ki canını, peygamber sünnetinden caymış, başka da çocuk yapmamıştı.

Şuayip şehit oğlunun yedisi mevlütünden sonra odasına çekilip Kuran okudu. Doğru yolu göstermesi… Doğrusu, kendi seçtiği yolun, doğru yol olduğu umuduyla dua etti. Önce büyük gelinini Meryem’i çağırdı. Bulduğu yol için rızasını istedi. Dini bir zorunluluk yerini bulsun diye istedi rızayı. Gelininin ağzından istediği cevabı aldı, bu ona yetti. Sonra oğlu Ferhat’ı çağırdı, aldığı kararı bildirdi. Sonra genç dulun ailesi çağrıldı, karar onlara da açıklandı. Bu kez resmi nikahın kıyılmasını istediler. Başka da bir şey demediler. Son olarak kaderinin nasıl mühürlendiği genç dula söylendi. Kocasının abisine kuma olacaktı.

Bir karar daha verildi o gün. Bebek erkek olursa babasının adını alacaktı. Serhat. Kız olursa, Şuayip’in ölen diğer çocuğunun adını alacaktı. Esma.

İki karar içinde dula fikrini soran olmamıştı. Gıkı çıkmadı kararları öğrendiğinde.

Şehidin kırkı çıkınca dini nikah kıyıldı. Resmi nikahın doğumdan sonra olmasına karar verildi. Ferhat’ın fikriydi bu. Çocuğu kardeşinin üzerine kaydedecek, devlettin şehit çocuklarına verdiği maaşı alacaktı. Ne olur ne olmaz, dul bu arada kendi nikahına geçerse çocuğun şehit çocuğu olduğuna ispat isteyebilirdi devlet. Ferhat cindi ve kimin şeytan olduğunu biliyordu.

Dini nikahın kıyıldığı gün, kaynana evinden görümce evine taşındı. Kendi odası vardı. Doğum yapmadan önce Ferhat’ın ona ilişemeyeceğini biliyordu. Kayınvalidesinden söylemişti ona bunu. “Bu sürede sen de kocana alışmaya çalış” diye tembihlemişti kadın. “Kaderine razı ol. Dinimiz bize kocalarımızı gönlünü hoş tutmayı emreder.”

Yeni evindeki ilk gecesinde, üzerine kuma geldiği kadının bağırtısıyla uyandı. Meryem gün boyu somurtmuştu. Sağanak toplayan bir buluta benziyordu yüzü. Demek sonunda fırtınası kopmuştu. Ferhat karısının dırdırına ne kadar katlandı bilinmez ama sonunda bir fırtına da o koyuverdi. Ağzına, gözüne, yüzüne… Elif ertesi sabah Meryem’in yüzünü gördüğünde, kadının bir daha çiselemeye bile cesaret edemeyeceğini anladı. Anlamadığı şey, hem kuma olmanın, hem de bu dayağın acısının kendisinden çıkacağıydı.

Meryem kıdemli gelindi artık. Bu da kumasına emirler yağdırabileceği anlamına geliyordu. Evin tüm işlerinden, hatta iki yaşındaki kızının bakımından Elif’i sorumlu tuttu. Gün içinde, tüm evi iki kere dip köşe temizlettiği oluyordu. Hakaret ediyor, “resmi nikaha da gireceksen, çekeceksin bunları” diyordu. Sanki tüm bunları isteyen kumasıymış davranıyordu. En ufak bir hatasını kolluyor, yakaladığında etini cimdikliyor, bazen terliğini atıyor, bazen de kafasına mutfak kepçesiyle vuruyordu.

Evde patronculuk oynuyordu. Kocası eve gelene kadar elbette. Kumasına yaptırdığı yemekleri kocasına elleriyle yediriyor, adamın bir demesine izin vermeden, isteğini yerine getiriyordu. Ayıp, günah demeden kumasının yanında kocasına cilveler yapıyordu. Yatak odası mahremiyetini elinden geldiğince odanın dışına taşıyordu.

Elif iki ay dolmadan bezmişti. Karnındaki bebe artık altı aylıktı ve varlığı hissettiriyordu. Geceleri dişlerini sıkıp cenin pozisyonuna geçiyor ve sessizce ağlıyordu. Doğmamış bebeğine sığınmaya çalışıyordu.

Evet bir erkek bebek dünyaya getirdi.

Zebani gibi kafasında dikilen Meryem’in yokluğu dışında sıradan bir gündü. O da gebeydi ve bu sefer hastanede doğurmak için ısrarcıydı. Cinsiyeti uygun bir kadın doğumcuda bulmuştu hastanede. Ferhat’ı da ultrasona girer cinsiyetini erkenden öğreniriz diye ikna etmişti. Bebeğin erkek olduğu anlaşılınca Ferhat hiçbir kontrolü aksatmadan karısını hastaneye götürür olmuştu.

Meryem yoktu belki ama sistemli işkencesinde stajyer görevi verdiği kızı Rümeysa evdeydi. Ona oyun gibi gelen işkenceyi devam ettiriyordu iki buçuk yaşındaki kız. Bir yandan işlerin çabuk bitmesini, annesini taklidini yapmaya çalışarak, emretmeye çalışıyor, bir yandan da oyunu uzatmak için usulca bir yerlere kir, pasak bulaştırıyordu.

Elif bu ufak canavara dahi engel olabilecek durumda değildi. Karnı burnundaydı. Doğum yaklaştıkça Ferhat’ın iştahlı bakışlarını üzerinde daha çok hisseder olmuştu. Değil ona alışmak, tiksinmişti adamdan ve tabii karısından. İkisinden de nefret ediyordu. Doğurmaktan ve sonrasında hem çocuğunun, hemde kendisinin başına gelebileceklerden korkuyordu.

Rümeysan’yı çay bardağına doldurduğu kolayı koltuğun altına dökerken yakaladı. Kızın kulağını çekti. Canı acısın diye değil, çekilsin de pisliği temizleyebilsin diye. Yine de Rümeysa yakalanmanın korkusuyla bastı çığlığı, koşarak öte odalardan birine kaçtı.

Eğildi, elindeki bezle yeri sildi. Doğrulmaya çalıştı, olmadı. Sancı karnına saplandı. Sırtının koltuğa yasladı. Anladı. Oysa daha bir ay vardı doğuma. Ağrı azalmadı, arttı. Ayağa kalkmaktan vazgeçti. Geliyordu bebek. Ferhat da bu gece mi gelirdi odasına? Belki bir gece daha müsaade ederdi. Ne fark edecekse?

Ikınmadı, alt dudağını, yarana kadar ısırdı. Kendini kastı. İstemiyordu bebeğin doğmasını. Çığlık atmadı. Yumruğunu sıktı, yerleri yumrukladı. Serçe parmağını eline bağlayan eklemin olduğu yerden elini kıracak kadar sert yumrukladı. Canı başka yerde daha çok acıdığından kırığa aldırmadan yumruklamaya devam etti yeri.

Sanki tüm kemikleri kırılıyordu. Tutamayacaktı daha fazla. Boştaki eliyle eteğini yukarı, sonra donunu aşağı sıyırdı. Tüm gücüyle itti. Sırtı yaslandığı koltuktan kayıp, zemine kavuştu. Kafasını yere vurdu. Bir rahatlık hissetti, sonra bacakları arasından sızan ıslaklık ve eteğinin içinde bir hareket. Dikleşip görmeye çalıştı. Gücü yetmedi. Tüm gücü, bebekle beraber çıkmıştı sanki içinden. Bilinci bulanıklaşmaya başladı. Son bir çaba, olmadı. Bebeğin ağladığını duyuyor ama bunun ne olduğunu anlayamıyordu. En son kapının evin kapısının kapanma sesini duydu. Kocasının, Serhat’ın geldiğini sandı. Bilinci kapandı.

Elbette kocası gelmemişti. Rümeysa içeriden gelen yere vurma seslerini duyunca, merakı korkusuna galip gelmişti. Sessizce ne olduğunu görmek için salona gitti. Kapının yanından gizlice izledi. Doğum yapan kadının donunu sıyırmasını ve bebeğin çıkışını izledi. Gördüğü her sahnede bir öncekinden daha çok şaşırdı. Elif’in hareket etmeye takati kalmadığında, izlenecek bir şey de kalmamıştı. Gidip bebeği yerden almakla, olanları babaannesine anlatmak arasında kaldı. Babaanneye anlatmakta karar kıldı. Kapıya gitti. Kapı koluna uzanmaya çalıştı, yetişemedi. Daha iki buçuk yaşındaydı. Kafası çok hızlı gelişmişti ama vücudu bu hızı takip etmemişti. Anne babasının odasına gidip kendi ufak sandalyesini aldı, kapının yanına dayadı ve üzerine çıkıp kapıyı açtı. Dışarı çıktı. Kapı ardından kapandı. Kapının kapanmasını engellemeyi akıl edecek kadar da gelişseydi aklı, belki hayat kurtarmış olurdu.

Rümeysa üst kata çıkabileceği kadar hızlı çıktı. Kapıyı yumrukladı. Anladığı ve dili vardığınca babaannesine olanları anlatmaya çalıştı. Kadın çocuğun kelimelerinden değil de, tek başına evden çıkmış olmasından kötü bir şey olduğunu anladı. Panikledi. Anahtarları almayı akıl edemeden alt kata indi. Zili çaldı, kapıyı yumrukladı, gelinine seslendi. Cevap yok. Bebeğin ağlama sesini o zaman duydu. Yukarı çıktı, kendi evinin kapısı da duvar olmuştu. Koşar adım aşağı, Şuayip Efendi’nin bakkal dükkanına indi. Rümeysa’dan sadece biraz daha anlaşılır kelimeler ve cümlelerle durumu kocasına anlattı. Adam kasanın altında duran çekmeceden anahtarları kapıp fırladı. Evin kapısına varması çok zaman almamıştı ama doğru anahtarı bulup, titremeye başlamış elleriyle deliği tutturup, kapıyı açması zaman aldı.

Sonunda kapı açıldı. İçeri girip bebeğin hala ağlamakta olduğu salona girdiler. Gelinleri doğumu yaptığı haldeydi hala. Donu bacaklarına kadar, eteği karnının üzerine kadar sıyrılmıştı. Şuayip Efendi subhanallah çekip odadan kaçar gibi çıktı. Karısı önce gelininin donunu hala kanamakta olan yerlerini örtmek için yukarı çekmeye çalıştı. Göbek bağı donun işlevine engel olunca gidip mutfaktan bir bıçak alıp onu kesti. Kızın üstünü başını biraz topladı. Banyoya gidip temiz bir havlu aldı ve bebeği sardı. Tüm bunları izlemekte olan Rümeysa’yı o zaman fark etti.

Bu sırada Şuayip 155’i arayıp yardım istedi. Karşısına çıkan memur “amca polisi aradın sen, ambulansı araman lazımdı” dedi. Şuayip’e numarayı söyledi, adam yeni numarayı arayıp yardım istedi. Adresi anlaşılır bir şekilde söylemesi zaman aldı. Ambulansın gelmesi epey bir zaman aldı.

Sonuç olarak acil yerine morga götürdüler Elif’i. Acile giden Serhat oldu. Üç gün gözlem altında tutulacağı kuvöze yerleştirildi. Hayatının ilk üç günü, kuvözde yalnız başına, ziyaretçisi bile olmadan geçti.

Ailesi cenaze ile meşguldü. Bu kez öyle tabloluk bir ortam olmadı. Ne büyük bir kalabalık vardı cenazede, ne de bir önceki cenazede “bize emanetsiniz” diyen üniformalı yada takım elbiseli devlet adamları. Bu ikisi olmayınca basın da gelmemişti. İki ailenin fertleri, birkaç yakın akrabaları ve komşuları kaldırdı cenazeyi.

***

Annesinin aksi yöndeki tüm çabalarına rağmen Serhat’ı kardeşi gibi görüyordu.

“Onun annesi daha en başından beri kocama göz koymuştu. Babana! Amcanla da bu yüzden evlendi zaten. Kocasının askere gittiği gün başladı sırnaşmaları. Ama Allah’ın sevdiği kuluydu amcan. Şehit düşmese, kahrından ölürdü. Allah acıdı da aldı onu yanına. Yoksa askerden dönünce karısını abisinin koynunda bulabilirdi. Tabii baban da… Benim Ferhat’ım beni sever ama erkek sonuçta. Körpe kuyruk sallayınca, arsız şeytan aklını çelecekti elbet. Kocasının kırkı çıkmadan şu kapıdan nazlı nazlı girişini dün gibi hatırlıyorum. Ah demiştim “ne kara yazım varmış benim.” Gencecik yaşımda kaynanama, deli kayınbabama baktığım yetmezmiş gibi bir de kumaya hizmet edecektim. Gündüzleri koltuğa kurulur kasım kasım kasılırdı. Baban eve gelir gelmez de bir hizmet merakı bir hizmet merakı ki sorma! Baban alacak olsa koynuna karnındaki çocuktan utanmaz, anında girerdi yatağa. Yüce Rab’bim izin vermedi ama ona. Oğlunu doğurduğu gün, kasım kasım kurulduğu koltukta aldı canını, evde bir başınayken.”

Hep Elif’le başlardı kin kusmaya. Sonra kaynanasına ve kayınbabasına gelirdi sıra. Dirseğinden tam açılmayan kolunu şahit gösterirdi kaynana zulmüne. “Sopayla dövdü beni. Bakmak zorunda mıydım ben kocamı ayartmaya çalışan şıllığın çocuğuna? Senin doğduğun gün getirdiler onu eve. Süt annesinde kalsaydı. ‘İstemem’ dedim diye kan getirene kadar dövdü beni. Kolum o dayaktan sakat kaldı benim. Gene de kocamın anasıdır dedim, ah bile etmedim.”

Armağan bu monologlara ne zamandır maruz kaldığını bilmezdi. Annesinin söylediklerinin çoğunun yalan, kalanınınsa abartı olduğunu bilirdi. Yazın bir iki haftalığına köye gittiklerinde babaannesi dedesinin delirmesini sık sık anlatmıştı. Gelinlerinin cenazesinde başlamıştı ilk belirtiler. Yaşlı adam “o da şehit, o da şehit” diye tekrarlıyormuş her başsağlığı dileyene. Kimse üstünde durmamış tabii. Acısı var demişler. Birkaç hafta sonra müdavimi olduğu caminin imamının kolunda gelmiş eve. İmam oğlunu bulamayınca karısına anlatmış durumu. Şuayip Efendi kendisine adıyla hitap eden bir arkadaşıyla dalaşmış, ‘benim adım Abdulmuttalip diye naralar atmış. Cemaat girmiş araya da olay büyümemiş. Sonra imam bir köşede konuşmuş Şuayip Efendi’yle. “Senin Allah katında yerin var, imam efendi. Söyle şu münafıklara torunumun adıyla ibadet etsinler. Peygamberdir o bilirsin” gibi bir şeyler zırvalamış. İmam da cemaat duyar da kafasını gözünü kırarlar yaşlı adamın diye korkup, koluna girdiği gibi evine getirmiş. Adamı doktora götürmelerini, iyileşene kadar da camiye salmamalarını tembih etmiş. Maazallah başına bir hal gelirse de mesuliyet kabul etmeyeceğini eklemiş.

Babaannesinin dediğine göre doktorlar yalandan bir iki ilgilenir gibi görünüp, kağıt parçasına üç beş ilaç adı yazıp evine göndermişler adamı. Kadın ne ilaçları aldırtmış, ne de başka doktora göstertmiş kocasını. Memleket havasında şifa vardır deyip, zaten hiç sevmediği şehirden köyüne gerisin geriye göç etmiş.

Armağan babaannesinden iki şey öğrenmişti. İlki, köyün havası ne de suyu şifaydı. İkincisi de annesi kafasını şişirdiği söylenmelerinde bariz yalanlar söylüyordu.

Bazen çocuk kendisini tutamayıp, annesinin yalan söylediğini yüzüne vururdu. Annesi de şamarı onun yüzüne vurur, sonra da sadece televizyonda görebileceğiniz bir ağlama krizine girerdi. Dirseğini tam açamamasını çocuğa gösterip, hıçkırıklar arasında konuşmaya çabalar gibi yapardı.

Aslında dayak olayı doğruydu. Babaannesi de reddetmezdi. “O günahsız kıza eziyet ede ede ölümüne neden oldu, öksüz yavruya da eziyet edemes…” diye açıklardı.

Hem annesinin tüm anlattıkları doğru olsa bile, ne fark eder? O doğmadan önce yaşanmış bir dizi olay. Tüm bunların beraber büyüdüğü çocukla ne alakası var? Yok. Hem beraber büyürken, hem de çok farklı gençler olmuşken değişen bir şey olmadı. Serhat’a karşı hep sevgi ve merhamet hissetti.

Okul günlerinden bir gündü. Serhat sütkardeşi Ömer’le birlikte okulu kırmış, akşam ezanıyla yatsı arasında bir vakitte eve dönmüştü. Kafası önde, kendini saklamaya çalışarak Armağan’la paylaştıkları odalarına gitmişti. Oysaki kavgasının haberi önden gelmişti zaten.

Meryem’in “serseri, hayvan, it soyu” gibi hakaretlerle başlayan söylenmelerine karşı odanın kapısını kapatmakla yetinmişti.

Annesinin “akşam amcan gelince görürsün sen” tehditleri başlayınca Armağan kuzeninin yanına gitti. Serhat’ın sol elmacık kemiğinde çürüme vardı, sağ kulağının altından çenesinin ucuna kadar uzanan bir çizik yüzündeki ikinci izdi. Armağan’ı görünce dişlerini göstere göstere sırıtıp, soruyu beklemeden “oldu bir şeyler” dedi. Yumruklarını sıkıp eklem boğumlarını sergiledi. Derisi tamamen sıyrılmış, kanamış ve morarmış kemikler, kavga ettiği kim ya da kimlerse, onların durumunun daha beter olduğunun ispatıydı.

Ferhat eve geldiğinde Meryem’in şovu başladı. Yine okuldan kaçmıştı bu çocuk, okumayacak belliydi. Serserinin, itin önde gideniydi. Al karşına konuş yeğeninle. Bir şey değil, bizim oğlumuzun da başını yakacak!

Ferhat’ın da canına tak etmişti. Hem çocuk, hem kadın… Aldı karşısına, iki çocuğu da. Serhat’ın yüzüne baktı, tokadı yapıştırdı. Kimle kavga ettiğini sordu, cevap yok. Bir tokat daha. Neden kavga ettin? Cevap yok. Bir tane daha. Aynı soruları Armağan’a sordu. Onun ne kavgayla ne de okuldan kaçmakla bir alakası yoktu yoktu ama bunlar tokattan kurtulmak için yeterli değildi. Tokadı Armağan yedi, feryadı Meryem bastı. Çocuk ses çıkarmadan kuzeninin yanında dururken, annesi Serhat’ın kavgalarını, kendince serserilik diye adlandırdığı olaylarını bire beş katarak anlatmaya başladı. Serhat ağzını bile açmadı. Rümeysa annesinden rol çalmaya çabaladı. Armağan itiraz edecek oldu, babasının öfkesine katalizör olmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünüp o da sustu.

O gece Serhat fiziksel olarak baya bir hırpalandı. Tokatla başlayan dayak, yumruğa sonra sopaya çevrildi. Neyse ki alışıktı derisi tüm bunlara. Meryem bebekliğinden beri bugün için hazırlamıştı onu. En ufak bir hata da, bazen ona da gerek kalmadan… Tıpkı annesine yaptığı gibi, her fırsatta dövmüştü çocuğu. Serhat dişlerini sıktı ve sustu. Haklı ya da haksız olsun, her yediği dayakta yaptığı gibi. Ferhat yoruldu, hırsını alamamıştı. Pestil ettiği çocuğa “git yat gözüm görmesin seni, bir daha okul falan yok sana” dedi.

Armağan ruhsal olarak baya bir hırpalandı. Gece yatağa girdiğinde önce Serhat’ı düşündü. Eğer onu kendini bildi bileli tanımasaydı, hayatının bir parçası olmasaydı, bugün tanışmış olsaydı onun hakkında ne düşünürdü? Annesinin abartısının temelinde bir gerçeklik vardı. Çocuk tam serseriydi. İlk fırsatta yumruklarını kullanmayı erdem sayıyordu. Arkadaşım, kardeşim dediklerinin ağzını burnunu yamultmaya iki cümle uzaklıkta yaşıyordu. En beteri, yarattığı şiddeti erdem sayıyordu. Birini dövmek onun için övünç kaynağıydı.

Dışarıda kartalsa, evde en sessizinden, konuşmayan ve ötmeyen bir muhabbet kuşuydu. Ürkek, her an bir terlik ya da kepçe saldırısına karşı kendini korumaya hazır. Beklenen saldırı geldiğinde kendini korumak için şekil alan ama asla karşı koyma iradesi sergilemeyen bir avdı.

Armağan onunla bugün tanışsa, ne severdi onu, ne merhamet duyardı. İçinde yaşadıklarını görmezden gelebilse, yine yapabilirdi bunu.

Düşünceleri annesine kaydı. Herkes annesini kutsal sayar. Dokuz ay karnında taşımak, uğruna göz kırpmadan can vermeye hazır bulunmak gibi kutsallık yaratan zırhları vardır onların. Armağan zırhı araladı o gece. Aslında her zaman bildiğini kendisine itiraf etti. Eğer dünya insanları iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılsa, annesi kötüler kısmında kalırdı. Çizgiye yakın bir yerde bile olmazdı. Ne kadar ızdırap verici bir düşüncedir, size karşı en iyi olanın, içinde en kötüyü barındırması. Kendi kötücüllüğünün farkında dahi olmaması, düzlüğe çıkma şansının bulunmaması, içindeki kini çocuklarına aktarmaya çalışması…

Rümeysa’yı annesinden bile kötü gördü o gece. Kadının akılsızlığı belki bir savunma olurdu ona. Belki de içindeki kin soğur, bir gün hatalarının farkına varırdı. Rümeysa öyle değildi. O ne yaptığını bilerek, bundan keyif alarak yapıyordu. O gece babası Serhat’ı döverken, gizleyemeye gerek duymadığı bir zevkle izlemişti yaşananları. Armağan yüzünden okuyabilmişti bu zevki. Annesinin yüzünde zafer vardı, ablasının yüzündeyse zevk.

Yıllarca düşündü Armağan. Serhat’ın sonunda yapacaklarımı daha korkunçtu, yoksa ablasının yüzünde gördüğü bu zevk mi?

En az babası hakkında düşündü o gece. Yeğeninin yetim maaşını cepliyor, onun hakkı olan evi kiraya vermiş, kirayı cepliyor, karşılığında hiçbir şey vermiyordu. Aslında verecek pek bir şeyi olamayabilirdi. Armağan’a göre babasının çocuk yetiştirme konusunda tek bildiği dayak atmaktı. Ağaç yaşken eğilir misali, çocuğu bol bol dövmek lazım ki, büyüdüğünde asilik etmesin.

Armağan birkaç ay sonra lise sınavlarına girecekti. Kendini biliyordu, en iyisi neyse onu kazanabilirdi. O gece nereye gideceğine karar verdi. Yatakhanesi olana gidecekti.

Armağan okulu kazandı, istediği gibi yatılı okula yerleşti. Böylesi ders çalışma açısından daha iyi olur deyip ailesini ikna etti. Çocuğun bir yerlere gelebileceğini gören Ferhat izni verdi, Meryem’e söz hakkı düşmedi. Hafta sonlarını evde geçirme şansı vardı ama bahanesi olduğu sürece bundan, evden uzak durdu. Bağları yavaş yavaş kopuyordu.

Serhat o geceden sonra okula devam etmedi. Dayaktan sonra hafta boyunca yataktan çıkamadı zaten. Çıkınca da okul yerine Ferhat’ın onun için uygun gördüğü işe gitti. Bir fabrika da asgari ücretinde de altında maaşla çocuk işçi oldu. Zaten az olan maaşına bir de Ferhat çentiği eklendi. Sen çarçur edersin deyip, haftalığından haraç aldı adam. Zaten aldıkları yetmezmiş gibi. Sesi çıkmadı çocuğun.

İş yerinden beladan uzak durabiliyordu. Tek çocuk oydu. Yaşıtlarından bir kafa uzun olsa da, burada, çelik yontan adamların arasında kimseyi gözü kesmiyordu. Okulda bir iki çocuk pataklar, içindeki şiddeti bastırırdı ama artık öyle bir şansı yoktu. Fiziksel yorgunluk da cabasıydı. İşten sonra eve gidip yatağa yığılmak dışında bir şey yaptığı yoktu.

Günler rutin olup birbirlerini kovaladılar. Serhat ergenliğe hızlı bir adım attı. En azından fiziği hızlıca hızlıca gelişti. Birlikte çalıştığı adamlardan küçük olduğunu ele veren tek şey suratındaki safça ifadeydi. Boyu hepsinden uzundu, omuzları çoğundan genişti. Kuvveti de hepsiyle yarışacak seviyeye gelmişti. Eski alışkanlığı geri dönmedi. İş arkadaşlarını hiç sahip olamadığı abileri, babaları olarak gördüğü için hiçbirinin kafasını ezmek gibi bir istek duymadı. Çalışanlar gözleri önünde serpilen bu çocuğa karşı Armağan’ın hissettiğine benzer bir merhamet hissederlerdi.

Serhat çok konuşmazdı ama konuşanlar olurdu. Şehit çocuğu olduğu, annesini doğumda kaybettiği işçilerce bilinirdi. Hem öksüz ve yetim oluşu, hem ilk günlerindeki etrafına attığı korku dolu bakışları, hem de hala koruduğu saflığı onu diğerlerine sevdirmişti. Öğretmenlerinden göremediği anlayışı, basit hataların affını çalışma arkadaşlarından görmüştü. İçindeki şiddeti derinlere gömen de buydu.

Vücudu çalışmanın ağırlığına alıştıktan sonra da, mahalledeki arkadaşlarıyla pek görüşmedi. Ara sıra, yolda karşılaşıp öyle bir iki selamlaşmaktan öteye geçen yakınlık kurmadı. Hem süt hem kan kardeşi olan Ömer’le bile arasına bir mesafe girmişti. Bodur lakabına hakkını veren bu kısa boylu, geniş enseli genç, çocukluk günlerinde en yakın arkadaşıydı. Haylazlıkta ve kavga da Serhat’tan aşağı kalır değildi. Kısa boyunun dezavantajını mangal gibi yüreği kapatırdı. Çoğu zaman kavgaları çıkaran da oydu zaten. Kendisinden yarım metre uzun rakibiyle bile gözünü kırpmadan kavgaya tutuşurdu. Okulda alt sınıflardan haraç almak, dersleri kırıp, bir iki semt ileriye gidip, içtikleri kolaların parasını ödemeden kaçmak gibi fikirler hep ondan çıkardı. Serhat onu takip ederdi. Onunla birlikteyken daha önce hiç aklına gelmeyen, gelse de yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri yapabilirdi

On yedi yaşına geldiğinde, Serhat kendini geri kalan tüm yaşıtlarından büyük görüyordu. Buna Ömer de, hatta hayatı boyunca olgunluğuna hayran olduğu Armağan’da dahildi. Hemen hemen her yaşıtında olan “adam oldum ben” hissi Serhat’ta aşırı dozdaydı. Rümeysa’nın giyimine karışmaya çalışıyor, Meryem’e kaya gibi toslayınca susuyor, amcasıyla bu konuda konuşmayı kafasında kuruyordu. Armağan’a “çocuk” diye, alaycı bir tonda seslenmeye başlamıştı. Oku da benim gibi fabrika köşelerinde sürünme klişesini ciddi ciddi söylüyordu. Abinim ben senin havalarına giriyordu.

Kafasında planlar şekilleniyordu. Yakında reşit olacaktı, babasından kendisine geçen eve geçebilirdi. Patronu söz vermişti, doğum gününde sigortasını başlatacaktı. Maaşını da tam askeri ücrete getirecekti. Yavaş yavaş dayar döşer, sonra da süt annesi Fatma’dan kendisine bir gelin bulmasını isterdi. Sonrası gelirdi zaten.

Gündüzü kadar sıcak bir yaz gecesiydi. Ufak cümlelerle konuşmaya başladı amcasıyla. “Hemen değil ama yakında babamın evindeki kiracılarla konuşalım, sonra ben geçeyim oraya” dedi. Ferhat “olmaz, evlenene kadar buradasın, ne demek ayrı evde yaşamak?” diye kestirip attı. Yüzüne bile bakmadan konuştu. Serhat ısrar edecek oldu, amcası parladı. Masaya yumruğu vurup “ulan hain, ulan hayvan. Yıllarca analık babalık ettik sana bu mu karşılığı” diye bağırmaya başladı.

Serhat sustu kaldı ama Armağan susamadı bu sefer. Evden ayrı, okul yatakhanesinde geçen gecelerde çok düşünmek için bol bol vakti olmuştu. Onun ailem diyebileceği tek kişi kuzeniydi. Tüm kasınmaları, kendisini büyük görmeye çalışması bile bir şey değiştirmiyordu. Şiddet eğiliminin değiştirmediği gibi. Serhat’ın kredisi sonsuzdu. Geri kalanının tükeneli çok olmuştu.

Önce Serhat’ın babasına saldırmasını bekledi. Yılların intikamını almasını. Serhat’sa evde her zaman nasılsa, öyleydi. Suskun, başı önde. Bebek olduğunda ağaçtan kurtulamayan, kurtulacak güce kavuştuğunda bunu denemeye gerek duymayan filler gibiydi.

Belki de hak veriyordu amcasına. Ona sunulanla yetinmeye karar vermişti bile. Hayır, bu adaletsizliğe daha fazla susamadı Armağan. “Ne anası ne babası lan! Çocuğa etmediğiniz kalmadı. Yıllarca hakkını yedin. Yetim parasını ceplediğin yetmedi, maaşından pay biçtin kendine. Ulan…”

Armağan bağırmaya başladığında bir an, sadece bir an herkes dondu kaldı. Sonra Ferhat çocuğun üzerine atıldı. Serhat daha hızlı davranıp vücudunu ikisinin arasına siper etti. Armağan’ın ağzını kapamaya çalıştı. Meryem feryat figan edip, her şeyin suçlusu gördüğü Serhat’a saldırdı. Rümeysa geri adımlar atıp olanı biteni izlemeye koyuldu.

Armağan ne kadar çabalasa da Serhat’tan kurtulamıyordu. Boğa gibiydi kuzeni, Tek eliyle ağzını kaparken diğer koluyla beline sarılmış, sürükleye taşıya odalarına götürüyordu. Armağan boşu boşuna debelenip duruyordu. Ara sıra babasının arkasından savurduğu tekmelerden bazıları bacaklarına isabet ediyordu. Ancak çoğu darbeyi karşılayan Serhat’ın vücudunun değişik alanlarıydı. Ferhat’ın tekmelerine ve yumruklarına, Meryem’in pençe gibi savurduğu ellerine bana mısın demeden odaya ulaştı. Onların odaya girmelerini engelleyerek kapıyı kapattı. Ferhat kapıya tekme atıp suntayı göçertti. Sonra o hışımla evden çıkıp gitti.

Armağan, Serhat onu bırakır bırakmaz yere kapaklanmıştı. Dizlerini karnına çekip hem ağlıyor, hem de mırıldanıyordu. Yaptığından değil, sonunu getiremediğinden pişmandı. Serhat ona sarılmış, “tamam geçti” diyerek teselli vermeye çalışıyordu. Kafasında işleri tekrar yoluna koymanın, şu son birkaç dakikanın hiç yaşanmamış sayılmasının yollarını aramak vardı.

Armağan’sa başladığını bitirmek istiyordu. Evet, annesine babasına ve ablasına kötülüklerini haykıramazdı artık ama Serhat’a anlatabilirdi. Ağlaması durup cümle kurabilecek kadar kafasını toparladığında anlattı da. Annesinin başına gelenleri, babasının yıllarca onun hakkını nasıl gasp ettiğini anlattı. Serhat yarım kulak dinledi, hiçbirini önemsemediği belliydi. Ergenlik isyanı yaşayan kardeşini yatıştırmaya çalışan abiyi oynuyordu. Armağan pes etti. Kalın kafalı kuzeni anlamıyordu, kendisi de yorulmuştu. Yatağa uzanıp farkına bile varmadan uykuya daldı.

Serhat o zaman düşünmeye başladı. Kuzeninin anlattıklarını öyle ya da böyle biraz biraz biliyordu zaten. Evet, Meryem ona kötü davranmıştı ama kadının yaptığı yemekle doymuştu. Amcası belki hakkını yiyordu ama onun evinde büyümüştü. Sokağa atmamışlardı onu. İyi bir aile ortamı sunmamışlardı belki ama hiç yoktan iyiydi.

Tüm gece uyuyamadı.

Ertesi gün çalışırken de Armağan’ı düşünüyordu. İsyan etmişti çocuk. Nasıl olacak da amcasını “olur öyle”ye ikna edebilecekti. Daha zoru, Armağan’ı özür dilemeye nasıl ikna edecekti?

Dikkatli olunması gereken işlerde kafa bulanıklığı bazen korkunç sonuçlar getirebilir. Serhat pres makinesinin başında düşünüyordu bunları. Levhayı kalıba yerleştiriyor, ayağıyla pedala basıyordu. Arada bir mallardan biri kalıba sıkışırsa, tornavidayla malı dürtüp sıkıştığı yerden kurtarıyordu. Basit bir işti. Sırayı karıştırmazsa sorun olmazdı.

Genelde malın kalıptan kurtulması için dokunmak yeterdi. Metal gerilimden kurtulup yuvadan dışarı fırlardı. Bu sefer biraz zorladı. Kalıbı bir süredir yağlamayı unuttuğu için mal fena sıkışmıştı. Kendine yakın kenardan dürteledi dürteledi, sonuç alamadı. Uza kenara uzattı elini. Tehlikeli bölgenin içine. Ayağı pedalın üzerindeydi. İleri doğru uzanınca bir an ayağı da ileri doğru uzandı. Pres bir anda çalıştı, eli kalıpla ağırlık arasında ezildi. Önce et torbasına dönmüş ellini gördü, acıyı sonra duydu.

Mesai arkadaşları hemen patrona haber verdi. Adam kendi arabasıyla hastaneye götürdü. Acil ameliyata aldılar. Elden geriye pek bir şey kalmamıştı. Bilek hizasından kestiler. Bu sırada patronu uzaktan tanıdığı olan Ferhat’ı arayıp çağırdı. Çocuk için üzülmüştü ama daha vahim bir durum vardı. Çocuk sigortasızdı. Başı derde girebilirdi. Ferhat’ın gözleri parladı. Bu tür pazarlıklarda iyiydi. Elinin, yeğeninin kopan eli sayesinde güçlü olduğunu biliyordu. Güzel bir sus payı kopardı.

Pazarlık herkesin gözü önünde geçekleşmişti. Serhat’ın kulağına gelmesi uzun sürmedi. Kimsenin sesi çıkmamıştı bu pazarlığa. Gık diyen olmamıştı.

Ertesi gün taburcu oldu. Eve getirdiler onu. Yatağına yatırdılar. Hiç konuşmadı. Armağan baş ucunda oturuyordu konuşmadan. Anlamsız olmayacak herhangi bir cümle arıyordu kafasında. Bulamıyordu. Uzun süre sessizce kaldılar. Sonun da Serhat “hep bundan korkuyordum” dedi.

-Bir yerinin sakatlanmasından mı?

-Hayır, kendime itiraf etmekten. Aslında bir ailem olmadığına ikna olmaktan.

-Ben varım dedi Armağan. Gözlerinde biriken yaşlar ha aktı, ha akacaktı.

-Gidelim buradan, diye devam etti. İkimiz. Bir yolunu bulur, sokakta kalmayız. Çalışırım ben de. Güçlerimizi bir eder, düzlüğe çıkarız.

Serhat cevap vermedi. Biraz düşündü. Kafasında tarttı. “Olur” dedi sonunda. “Bu akşam gidelim hem de. Baban paraları sigara tezgahının arkasında tutar. Benim patrondan yüklüce bir miktar almıştır şimdi. Dükkanı kapatınca sen aşağı in, paraları al, sokağın başında beni bekle.

-Parayı alırsak peşimize bir düşeceğine on düşer babam. Boş ver, bırak kalsın parası onda.

-Hayır, bunca yılın diyetini ödemeli.

Fısır fısır konuşarak sonrasını planladılar. Serhat Armağan’a ufak bir çanta hazırlattı. Bir kaç parça eşya, anne ve babasını hatırlatacak iki ufak anı koydurdu. Vakit gelene kadar sessizce beklediler. Armağan kimseye çaktırmadan çıktı evden, dükkana girip poşete sarılmış parayı aldı. Cebine sığmayınca donunun içine sakladı. Sokağın köşesine gidip Serhat’ı beklemeye başladı.

Bekledi. Serhat gelmedi. Biraz daha bekledi. Serhat gelmedi. Donunun içine sakladığı para gerginliğine gerginlik katıyordu. Yaklaşıp evi gözledi. Hiç hareket yoktu perdelere yansıyan. Beklemeye devam etti. Sonun da eve doğru adımladı. Her adımda içinde bir korku çöreklendi. Apartmana girdi, eve girdi. Evin salonuna giremedi. Kapıdan baktı ve ikinci tabloyu gördü.

2.Tablo

Bir adam var, gırtlağı tek darbede parçalanmış. Yüz üstü yere düşmüş, boynu kopayazmış, kafası sırtına dönmüş. Ölüm çok hızlı gelmiş. Yüzünde kızgınlıktan, şaşkınlığa dönerken yarıda kalmış bir ifade. Tüm kanı halının üzerine akmış, vücutta kalanı da hala süzülmekte.

Yanında genç bir kız. Sol gözünün olması gereken yerde beynine açılan bir çukur var. Bir şey görünmüyor delikten, kapkara bir boşluk sadece. Sırt üstü yatıyor. Bir dizi büyük, koşarken düşmüş, kaçarken. Kafasının arkasında bir kan gölü büyüyor, belli ki yere düşerken kırılmış. Gülümseme yüzünde donup kalmış.

Arkalarındaki divanda bir kadın. Karnından defalarca bıçaklanmış. Çenesi darmadağın, hem darbe almış hek kesilmiş gibi. Dili yok. Koparılmış. Tablonun hiçbir yerinde yok o dil.

Her şey çok hızlı olup bitmiş, sadece bir sandalye devrilmiş, divanın örtüsü biraz dağılmış. Başka bir mücadele izi yok. Ancak bir karartı. Tam merkezde. Bir patlamadan kalan is gibi. Etrafa yayılmış izler. Nefreti andıran, korkuya benzeyen, şiddeti belli eden, belli belirsiz yansımalar. Katilden arda kalanlar, ya da hayattan ona kalmış olanlar.

Ahmet Cenker Yaman

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 5]

İki Tablo Arasında” hakkında 3 yorum

  1. Güzel bir hikaye, keşke anlatım daha akıcı olsaymış ama sizin anlatım metodunuz da farklı demek ki. Sürükleyiciliği yakalayan ve sonunu değişik bitirebilen hikayeler çok hoşuma gidiyor. Sizi Tebrik ederim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir