Skip to main content

Lanetli Hazine (Part 2)

Lanetli Hazine (Part 2)

Merdivenlerden inerken düşmemek için kendimi zor durdurdum. Alt kata indiğimde Alper donup kalmıştı. Koltuğun üzerine konmuş bir kargada gözleri takılı kalmıştı. Alper’i omuzlarından tutup sallamaya başladım. Ona kaygılı bir şekilde bağırıyordum.
Bağırışlarımdan bir süre sonra yüzünü bana çevirdi. Gözlerinden usul usul yaşlar dökülüyordu. “Alper kendine gel” diyerek daha sert salladım. Alıp koltuğa oturttum. Hüngür hüngür ağlıyordu. Artık konuşmaya başlamıştı “Alper seni gördüm” dedi. Ben şaşırmıştım. Ne görmüştü ki bu kadar ağlamıştı.
Titreyen sesine aldırmadan konuşmaya devam etti. “Seni gördüm Alper. Odanın her tarafındaydın. Her yer senin kanına bürünmüştü. Evet, sesin kanın olduğunu biliyordum. Ağzıma kadar, oda senin kanınla doluydu. Etrafımda kahkahalar atıyordun bana. Tepemde akbabalar geziyordu. Sonra, sonra etimin bedenimden ayrılmasını izledim.”
O’nu alıp evden çıkmak için hazırlandım. Alper’in durumundan dolayı koltukta duran kargayı bir daha görmemiştim. Sanki Alper kafasını çevirince yok olmuştu.
Birlikte seri adımlarla bahçeyi terk ediyorduk. Sabah gördüğümüz amca şimdi yerinde görünmüyordu. Testereyi ağacın altında bırakmıştı ama kendisini görememiştim.
Akşam dolmuşuna yetişmiştik. Alper’in gözyaşları durmuştu. Şimdi daha iyiydi. Sallanarak giden dolmuş sanki beynimide sallıyordu.
Evimize gelmiştik. Eşim balkonda oturmuş yolu izliyordu. Beni görünce endişeli bir tavırla yüzüme baktı. Alper’ le birlikte balkona girmiştik. Serap halen şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. Serap “sen arka bahçede maşala ekiyordun ne zaman Alper’in yanına gittin ?” diye sordu. Ben şaşkındım. Ne zamandan beri maşala ekiyorum diye sordum. Bana ” sabah kahvaltıdan sonra maşala ekmeye gittin. Her yanına geldiğimde ekmeye devam ediyordun.” dedi. Sadece bana “bu maşala çok verimli olacak “diyordun.
Koşa koşa arka bahçeye indim. Toprak cidden ekilmişti. Ne yapacağımı bilemeyip toprağı kazmaya başladım. Toprağı ellerimle kazıyordum. Toprağın içinden altın sikkeler çıkmaya başladı. Toprakla birlikte altınlarda topraktan fışkırıyordu. Hayretler içindeydim. Alper bir anda başucumda belirdi. İdamı bekleyen bir mahkum gibi gözlerime bakıyordu. Fısıltı şeklinde bana “onlara dokunma” diyordu. Alper’in gözlerinin içindeki ümitsizlik ve korku beni bir adım geriye çekti. Kolundan tutup medivenlere oturttum. Gözlerinden akan yaşlar eşliğinde konuşuyordu. “O altınlar bildiğin gibi değil Alper. O evde başka şeylerde gördüm. Altınlar şekil değiştiriyorlar. Bu altınlar senin kanına bürünüyorlardı. Bu altınlar sensin Alper.”
Alper’in bu konuşmasından sonra Alper’i yatağa yatırıp evden ayrıldım. İlk bahçeye uğradım. Etrafta altın yoktu. Sadece sikke büyüklüğünde taşlar vardı. Lakin bir tane sikke gözüme çarptı. O neden yok olmamıştı. Korkarak da olsa onu elime aldım. Elime değdiği anda bütün vücudumda titreme hissetmiştim. Ama bir şey olmamıştı. Altını cebime koyup çarşıya doğru yöneldim.
Çarşıda yeni tanıştığım bir arkadaşım vardı. Kendisi İstanbul’dan yeni buraya taşınmıştı. Gerçekten bilgili bir kuyumcuydu. Herkes ona Altın Salih derdi.
Salih’in iş yerinin önüne gelmiştim. Salih içeride bir arkadaşıyla birlikte kahvelerini yudumluyordu. İçeri adım attığımda yüzüme gülümseyerek baktı.” Hoş geldin Alper buyur bir kahvemizi iç”dedi. Ben aceleci bir tavırla teklifini reddettim. Özel bir mesele olduğunu konuşmamız gerektiğini söyledim. Biraz şaşkın tavırla arkadaşından müsade isteyip eliyle odasını gösterdi.
Odaya girdiğimizde cebimden sikkeyi çıkardım. Bunu gören Salih’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı.” Bunu nereden buldun?”diyerek haykırdı. Sadece altınla ilgili bilgi vermesini istedim. Gözlüğünü takan Salih altını incelemeye başlamıştı. Bunun eski Mısır döneminden kalma çok değerli saf altın olduğunu söyledi. Bu diğer altınlardan daha saf ve daha değerli olduğunu iddia ediyordu. İşi bitince gözlüğünü çıkarıp bunun için ne istediğimi sordu. Ben önemsemez bir tavırla “senin olsun.”dedim. Buna hayretler içinde kalan Salihle konuşamadan odadan ayrılıp dükkândan çıkmıştım. Hızlı adımlarla yürüyordum. Kahvenin önüne yaklaştığım sırada bir yaygara koptu. Kahvedeki insanlar kuyumcunun önünde toplanmıştı. Bende yavaş adımlarla o yöne doğru yönelmiştim. İnsanları yararak kapıdan içeri girmeye çalışıyordum. İçeri girdiğimde Salih’in yüzü bembeyaz bir şekilde yerde yatıyordu. Kolunda kocaman bir yılan ısırığı izi vardı.
Artık eve koşarak gitmeye başlamıştım. Sokaktan geçen insanların bakışları umrumda bile değildi. Kendimi suçlu hissediyordum. Havanın kararmasına yakın eve varmıştım. Eve girdiğim anda Serap kolumdan tutup beni çekti.
“Bu olanlar nedir Alper”diyerek lafa başlamıştı. Söyleyecek söz bulamayınca sadece” yarın daha güzel bir gün olacak” diyebilmiştim. Biraz sessizliğin ardından Alper’in durumunu sordum. Alper biraz uyduktan sonra evine gitmiş. Bende artık dinlenmem gerektiğini düşünüyordum. Yavaş bir şekilde yatağıma uzandım uyumak için uğraşıyordum.
Odaya birden dedem girdi. Üzerinde simsiyah bir kefen vardı. Elinde yılandan bir baston ile kapıda duruyordu. Yataktan çıkmak istememe rağmen hareket edemiyordum. Dedem üzerime bir kitap fırlattı. Üzerime düşen kitap yavaş yavaş eriyip bedenime yapışıyordu. Bütün bedenim kitap ile kaplanmıştı. Nefes bile alamıyordum.
Birden gözlerimi açtım. Eşim başımın ucunda korkulu bir şekilde bana bakıyordu. “Bir şeyin mi var? ” diye sorunca halen zor nefes aldığımı yüzümün yandığını hissediyordum. Yataktan kalkıp kendimi dışarı zor atmıştım. Artık bu işi çözmem gerekliydi. Yola çıkıp ilk gelen dolmuşa binmiştim. Biraz zamandan sonra o bahçeye ulaşmıştım. Bütün sırlarıyla orada duruyordu.
Yavaş adımlarla bahçeye girdim. Şuan bahçe bana kilometrelerce yol gibi geliyordu. Yaşlı amca ortalıklarda yoktu. Neyse önemli değildi. O korkuları süsleyen ev tamda karşımdaydı. Kapkara rengi, kırılmış pencereleri, çatısı uçmuş bir harabeydi. İçimdeki korkuyu öldürerek içeri adım attım. Ardından kapı hızlı bir şekilde kapanmıştı. İçeride şöminenin başında yaşlı amca oturuyordu. Alev alev yanan ateşi izliyordu. Yavaş adımlarla ona doğru yaklaşıyordum. Ayak seslerim ortamın sessizliğini bozuyordu.
Amca yüzünü yavaşça bana döndürdü ve ardından ” oğlum sen mi geldin? Bende seni bekliyordum. Dedenin senin için bıraktığı şey bende, sana vermek için bekliyordum” dedi. Sonra kucağında duran kitabı bana uzattı. Ardından “benim görevim sona erdi” diyerek kınındaki bıçağı çıkarıp boğazını kesti. Yaşadıklarımdan sonra bu bile benim için bir anlam bahşetmiyordu. Etrafa akan kanı önemsemeden koltuğa oturup kitabı açıp okumaya başladım. Kitap Arapçadan bizim anlayacağımız bir dile çevrilmişti.
Kitapta anlatılanlara göre; “Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethetmek için yola çıkmıştı. Uzun bir savaştan sonra Memluk Devleti fethedilmişti. Ama teslim olmayı reddeden Memluk hükümdarı Tumanbay Mısır’ın işgal edilmemesi için dağlarda gerilla tipi savaşa devam ediyordu. Savaş git gide uzuyordu. Savaşı kazanamayacağını anlayan Tumanbay artık başka çareler düşünmeye başlamıştı. En yakın komutanı yakın bir köyde eski bir Mısır rahibi olduğunu savunuyordu. Tumambay ona izin verince bir gün içinde kadını Tumanbay’ın huzuruna getirmişti. Yaşlı kadın kendilerinden ne istediklerini sorunca Tumanbay Mısır’ın bütün hazinesini lanetlemek isteğini dile getirmiş. Yalnız yaşlı rahip” ancak birazı lanetlenebilir hepsi benim gücümü aşar” deyince Tumanbay Mısır’ın en değerli hazinesi olan eski Mısır hükümdarlarından kalan bir sandık sikke getirir. Kadın ayin için yedi tane mum bir köpek kafası ve bir kova insan kanı ister. Bunun ardından kadının istediği malzemeler getirilir. Kadın ayine başlar. Eski Mısır diliyle dualar okumaya başlar. Bu arada kan dolu kabın üstüne köpek kafasını yerleştirir. Ve daha sesli bir şekilde dua okumaya devam eder. Kaptaki kan kaynamaya başlar. Kan fokurdadıkça köpek kafasının gözleri açılır. Ardından kan yükselmeye başlar. Kan iki buçuk metreyi aşıp şekillenmeye devam ardından bir yaratık ortaya çıkar. Kadın önünde eğilip “Yüce Seth kötülüğün Tanrısı kötülüğünle bu altınları kutsa kötülüğünü bu altınların üzerine kus” dedikten sonra yaratık altınların yanına yaklaşır ve şekillenmiş vücudu tekrar kan olup altınların üzerine boşanır. Aradan çok geçmeden Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fetheder. Tumanbay ilk kellesi alınan kişi olur. Mısır’ı feth eden Sultan Selim’e hediye olarak bu altınlar ilk olarak verilir. Altınların değerini bilen Sultan Selim onu başarı hediyesi olarak hazinesinin en güzel yerine koyar ve asla ondan alış veriş yapmaz. Zamanla hiçbir savaş kazanamayan Selim bu altınların lanetli olduğunu anlayıp veziri Piri Mehmet Çelebi’ye altınları devletin bilinmeyecek bir yerine defnetmesini söyler. Ve kısa zaman sonra Yavuz Sultan Selim vefat eder.”
Bunu yazan Piri Mehmet Çelebi’nin kendisiydi. Sonunda da bir mektup vardı bu dedemdendi. İçinde böyle bir sandık altın bulduğunu onu insanlara dağıttığını o altınla bahçesini büyüttüğünü yazıyordu. En son ise acele bir yazıyla” bunu okuyorsan SAKIN GÖZÜNÜ KİTAPTAN ÇEVİRME diyordu.
Bunu okuyunca yavaş yavaş kitabı indirmeye başladım. Etrafımda yakıcı bir sıcaklık vardı. Kitabı indirdiğimde her yer alevler içindeydi cehennemin ortasındaydım. Önümde altından bir tahtta bahsettiği yaratık oturuyordu. Etim tutuşmaya başladığında etraftan “cehennemime hoş geldin” diye sesler yükseliyordu.

Gökhan Karakeleş

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 7 Ortalaması: 3.6]

Lanetli Hazine (Part 2)” hakkında 1 yorum

  1. Gökhan kardeşim o altınlardan birazını da bana versene. Hayatını zindan etmek istediklerime dağıtayım 😀
    Hikayeni beğendim, bazı hikayeler var sonu gelsin istemiyorsun bu da onlardan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir