Skip to main content

Hayaletin Çırağı (I. Bölüm Yedinci Oğul)

Hayaletin Çırağı (I. Bölüm Yedinci Oğul)

Ülkenin en yüksek noktası esrarengizliği ile tanınır. Derler ki; orada bir adam korkunç bir fırtına sırasında dünyayı tehdit eden bir şeytanı bağlarken ölmüş.  Bundan sonra tekrar buzların hükmü başlamış ve buzlar çekildiğinde tepelerin şekli ve kasabaların isimleri bile değişmiş. Şimdi bu terk edilmiş diyarın en yüksek noktasında uzun zaman önce olmuş olanın hiçbir izi kalmamış olsa da adı hiç unutulmadı.

Wardstone

Marie’ye

I. Bölüm Yedinci Oğul

Hayalet geldiğinde hava çoktan kararmaya başlamıştı. O kadar uzun ve yorucu bir gün olmuştu ki akşam yemeğine oturmak için sabırsızlanıyordum.

“Onun yedinci çocuk olduğuna emin m isin?” diye sordu. Tepemden bana bakarken başını kuşkuyla sallıyordu.  Babam onaylayarak başını salladı.
“Sen de yedinci oğlansın, değil m i?”

Babam tekrar başım sallarken huzursuzca ayağını yere vurmaya başladı. Pantolonuma kahverengi çamur ve gübre sıçrattı. Yağmur, şapkasının tepesinden aşağı süzülüyordu. Neredeyse bütün bir ay yağmıştı. İlkbaharın gelmesine daha çok vardı, ama ağaçlarda yapraklar, kendini göstermeye
başlamıştı.

Babam çiftçiydi, onun babası da çiftçiymiş ve çiftçiliğin ilk kuralı, çiftliği tek parça halinde  tutmaktır. Çiftliği çocuklar arasında paylaştıramazsm, böyle yaparsan nesilden nesile sürekli küçülür ve sonunda ortada bir çiftlik kalmaz. Bu yüzden babalar çiftlfklerini en büyük oğullarına bırakır. Daha sonra diğer oğulları için iş bulur. Mümkünse, her biri için ayrı bir zanaat bulmalıdır.

Bunun için birçok tanıdığa ihtiyacı olur. Özellikle çiftlik çok büyükse ve demirciye çok ihtiyaç duyuluyorsa kasaba demircisi iyi bir seçenek olacaktır. Böyle bir şans ancak demirci, oğlana çıraklık teklif ederse oluşabilir ki bu durumda da oğlanlardan sadece birine bir zanaat bulmuş olursunuz.

Ben babamın yedinci oğluydum ve sıra bana gelene kadar bütün tanıdıklar tükenmişti. Babam öyle umutsuz bir duruma düşmüştü ki Hayalet gelsin de beni çırak alsın diye uğraşır olmuştu. En azından ben o sıralar öyle olduğunu sanıyordum. Halbuki bu işin arkasında annemin olduğunu tahmin etmeliydim.

Birçok şeyin arkasında annem vardır. Çiftliğimiz ben doğmadan çok önce, onun parasıyla alınmış. Bir yedinci oğul, başka türlü nasıl bir çiftlik alabilirdi ki? Annem bu kasabadan değildi. Çok uzaktan, denizin karşı tarafından gelmişti. Çoğu insan fark etmezdi, fakat çok dikkatli dinlerseniz bazı sözcükleri, bazen biraz farklı telaffuz ettiğini fark ederdiniz.

Yine de siz köle olarak satıldığımı falan düşünmeyin. Zaten çiftçilikten sıkılmıştım ve ‘kasaba’ dedikl eri şey de bir köyden belki biraz büyüktü. Kesinlikle hayatımın geri kalanını geçirmek isteyeceğim bir yer değildi. Bu yüzden aslında hayalet olma fikri bir yönüyle cazip geliyordu. Süt sağmak ve gübre yaymaktan çok daha ilginç olduğu kesindi.

Yine de biraz endişeleniyordum, çünkü bu korkutucu bir işti. Çiftlikleri ve köyleri, gecenin karanlığında birdenbire ortaya çıkan şeylerden korumayı öğrenecektim. Bir günlük mesai sırasında gulyabaniler, öcüler ve bin bir çeşit kötücül yaratıkla karşılaşılabilirdi. Hayalet işte bu şekilde yaşardı ve ben de onun çırağı olmak üzereydim.

“Kaç yaşında?” diye sordu Hayalet.
“Ağustosta on üç olacak.”
“Yaşı için biraz küçük görünüyor. Okuma yazma biliyor mu?”
“Herhalde,” dedi babam. “Hem okuma yazma hem de Yunanca biliyor. Annesi öğretmişti, daha yürümeye bile başlamadan Yunanca konuşabiliyordu.”

Hayalet başını sallayıp sanki bir şeyler duyuyormuş gibi çamurlu patikanın karşı tarafındaki çiftlik evine baktı. Sonra omzunu silkti.

“Bırak bir çocuğu, bir adam için bile zor bir iş bu. Bu işe uygun mudur?”

Babam sırtını dikleştirip boyunu uzatarak, “Çok güçlüdür ve büyüdüğünde en az benim kadar iri olacak,” dedi. Bu şekilde dik durduğunda boyu, Hayalet’in ancak çenesine geliyordu.

Hayalet birden gülümsedi. Gülümseyebileceği aklımın ucundan geçmezdi. Suratı kocaman ve taştan oyulmuş bir heykel gibiydi. Gülümseyene kadar biraz kızgın olduğunu düşünüyordum. Uzun kara pelerini ve kukuletasıyla bir rahibe benziyordu, ama gözlerinizin içine baktığında karşılaştığınız acımasız bakışları, daha çok, sizi ipe götürmek üzere olan bir celladı andırıyordu.

Kukuletasından dışarı süzülen saçları gri sakallarıyla birleşiyordu. Kaşlarıysa siyah ve gürdü. Burun deliklerinden bir miktar siyah kıl görünüyordu. Gözleri benim gözlerim gibi yeşildi.

O sırada onunla ilgili başka bir şey daha dikkatimi çekti. Yanında upuzun bir şey taşıyordu. Tabi ki o şeyi, Hayalet’i görü r görmez fark etmiştim. O ana kadar fark etmemiş olduğum şey, o aleti sol elinde taşıyor olduğuydu. Bu, onun da benim gibi solak olduğu anlamına mı geliyordu?

Bu durum, köy okulunda başımın birçok kez derde girmesine neden olmuştu. Bana bakması için kasaba rahibini çağırmışlar ve rahip sürekli olarak başını sallayıp geç olmadan bundan kurtulmam gerektiğini söylemişti. Ne demek istemişti bilmiyorum. Erkek kardeşlerim de babam da solak değildi. Annem solaktı; fakat bu durum, onu hiç bir zaman rahatsız etmemişti. Öğretmen, bu işi döve döve halledeceğini söyleyip kalemi sağ elime bağlayınca annem, beni okuldan almış, o günden sonra evde kendisi eğitim vermişti bana.

“Seninle çalışması için ne kadar istiyorsun?” diye sordu babam, beni içine daldığım düşüncelerden bir anda çekip çıkararak. Artık ticaretten bahsetmeye başlamıştık.

“Başlangıç için ayda kırk iki şilin. Eğer bu işe uygunsa, sonbaharda geri döndüğümde 210 şilin daha verirsin. Uygun olmadığını anlarsam, oğlunu geri alabilirsin ve beni uğ­raştırdığın için 221 şilin verirsin.”

Babam tekrar başını salladı, anlaşma yapılmıştı. Ahıra gittik, şilinler ödendi; fakat el sıkışmadılar. Hiç kimse bir Hayalet’e dokunmak istemezdi. Babam bir Hayalet’e sadece iki metre yaklaşacak kadar cesur bir insandı.

“Bu yakınlarda bazı işlerim var,” dedi Hayalet, “Ama günün ilk ışıklarıyla bu delikanlıyı almak için geleceğim. Hazır olsun, bekletilmeyi hiç sevmem.”

Hayalet gidince babam omzuma dokundu. “Senin için yeni bir hayat başlıyor artık oğlum,” dedi. “Git temizlen. Artık çiftçi değilsin.”

Mutfağa girdiğimde abim Jack, kolunu karısı Ellie’nin omzuna atmıştı. Ellie ise ona gülümsüyordu.
Ellie’yi çok severim. O kadar sıcak ve arkadaş canlısıdır ki onun için gerçekten çok önemli biri olduğunuzu hissedersiniz. Annem, Jack ’in Ellie’yle evlenerek iyi bir şey yaptığını, çünkü böylelikle taşkınlıklarının azaldığını söyler.

Jack, en büyük ve en iri olanımızdır. Babam bazen onun çirkinler koğuşunun en düzgün görüneni olduğunu söyler.

Jack güçlüdür ve yapılıdır, tamam; mavi gözlere ve sağlıklı al yanaklara da sahip. Ama bunlara rağmen alnının ortasında birleşen kara kaşları yüzünden babamın bu sözüne katılmıyorum. Asla tartışmaya girmeyeceğim konuysa böyle zarif ve güzel bir kadını etkileyebilmiş olmasıdır. Ellie’nin saçları, başakların iyi bir hasattan üç gün sonra aldığı renkti ve teni, mum ışığında parıldardı.

“Yarın sabah gidiyorum,” dedim birdenbire. “Hayalet şafak sökerken beni almaya gelecek.”

Ellie gülümsedi. “Yani seni almayı kabul etti m i?”

Başımı salladım. “Bana bir aylık deneme süresi verdi.”

“Ah, aferin Tom. Senin için gerçekten çok sevindim,” dedi Ellie.

“Buna inanm ıyorum !” diye bağırdı Jack. “Sen bir Hayalet’e çıraklık yapacaksın ha! Daha mum ışığı olmadan uyuyamazken nasıl olacak da bu işi yapacaksın?”

Esprisine güldüm, ama yine de haklı olduğu noktalar vardı. Bazen karanlığın içinde bir şeyler görüyordum ve gördüklerimi unutup uykuya dalabilmem için en iyi yol, bir mum yakmak oluyordu.

Jack bana doğru yürüdü, başımı koltuğunun altına alıp beni zorla mutfakta sürüklemeye başladı. Eğlenceli bir şey yaptığını sanıyordu. Onu keyiflendirmek için biraz direndim. Birkaç saniye sonra beni bırakıp omzuma vurdu.

“Aferin Tom !” dedi. “Bu işten servet kazanacaksın. Ama bir sorun var…”
“Neymiş o?” dedim.
“Kazandığın her bir kuruşa ihtiyacın olacak. Neden biliyor musun?”
Omuz silktim.
“Çünkü sahip olabileceğin arkadaşlar, sadece parayla satın alacakların olacak!”
Gülümsemeye çalıştım, ama Jack ’in söylediklerinde önemli ölçüde gerçek payı vardı. Bir Hayalet yalnız çalışır, yalnız ölürdü.
“Of Jack! Acımasız olm a!” diye bağırdı Ellie.

“Sadece şaka yaptım,” dedi Jack, Ellie’nin neden tepki verdiğini anlayamıyormuş gibi.

Ama Ellie, Ja ck ’e değil, bana bakıyordu. Suratının aniden asıldığını gördüm. “Ah, Tom !” dedi. “Bu, bebek doğ­duğunda burada olamayacağın anlamına geliyor…”

Gerçekten çok üzgün görünüyordu. Ben de çok üzülmüştüm, evde olup yeni yeğenimi göremeyecektim. Annem, Ellie’nin bebeğinin bir kız olacağını söylemişti ve bu tür tahminlerde genellikle yanılırdı.

“Elimden gelen en kısa süre içinde sizi ziyaret edeceğim,”diye söz verdim
Ellie gülümsemeye çalıştı, Jack ’se kollarını omzuma koydu..
“Her zaman bir ailen var,” dedi. “İhtiyacın olduğunda biz hep burada olacağız.”

Bir saat sonra, sabah çoktan buradan gitmiş olacağımı bilerek, yemek masasına oturdum. Yemeğe başlamadan önce, babam her akşam olduğu gibi dua etti ve annem hariç hepimiz “Amin.” dedik. Annem her zamanki gibi bü­tün kibarlığıyla gözlerini indirip duanın bitmesini bekledi. Dua bitince bana gülümsedi. Sıcak ve sadece bana özel bir gülümsemeydi. Benden başka hiç kimsenin fark ettiğini sanmıyorum. Kendimi daha iyi hissetmiştim.

Hâlâ yanmakta olan fırının sıcaklığı, mutfağı dolduruyordu. Büyük, ahşap masamızın ortasında, baktığınızda yüzünüzü görebileceğiniz hale gelene kadar silinip parlatılmış, pirinç bir şamdan vardı. Mum balmumuydu ve çok pahalıydı, fakat annem çok kötü koktuğu için mutfakta don yağı kullanmamıza izin vermezdi. Çiftlikte çoğu kararı babam alırdı, ama bazı durumlarda annemin kendi yöntemleri vardı.

Biz güveçlerimize dalmışken o gece babamın ne kadar yaşlı göründüğünü fark ettim; yaşlı ve yorgun. Ve ara sıra yüzünden gelip geçen belli belirsiz bir ifadeyi, üzüntüyü… Fakat Ja k ’le domuzun fiyatı ve onu kasaba göndermek gerekip gerekmediği üzerine tartışmaya başladıklarında biraz kendine gelmiş görünüyordu.

“Bir ay falan beklesek daha iyi olur,” dedi babam. “Fiyatı kesinlikle artar.”

Jack katılmayarak başını salladı ve yeniden tartışmaya başladılar. Bu dostça bir tartışmaydı, ailelerde sık sık rastlanan cinsten ve babamın bu tartışmadan hoşlandığı her halinden belliydi. Ama ben onlara katılmadım. Bütün bu işler, benim için bitmişti. Babamın dediği gibi, benim çiftçilikle işim kalmamıştı.

Annem ve Ellie kendi aralarında sessizce kıkırdıyordu. Konuştuklarını anlamaya çalıştım; ama Jack kendinden geçmişti, sesi giderek yükseliyordu. Annemin ona doğru bakışını görünce artık sesten rahatsız olduğunu anladım.

Annemin bakışlarını umursamadan, gürültülü bir şekilde bağırarak tartışmaya devam eden Jack, ortaya uzanıp almaya çalıştığı tuzluğu devirdi ve tuzlar masaya saçıldı. Masaya dökülen bir avuç tuzdan bir pinçik alıp omzunun arkasına serpti. Bu eski bir batıl inançtı. Böyle yaparak, tuzu döktüğünüzde ortaya çıkardığınız kötü şanstan kurtulmuş oluyordunuz.

“Jack, bu arada, o yemeğe tuz koymana gerek y ok!” diye çıkıştı annem. “Bu, hem iyi bir güvecin tadını berbat eder, hem de aşçıya yapılan bir hakarettir!”

“Affedersin anne,” diye özür diledi Jack. “Haklısın. Olduğu gibi zaten harika bir yem ek.”

Annem ona gülümseyip bana doğru başını salladı. “Bu arada, kimse Tom ’la ilgilenmiyor. Evde olduğu son akşamı bu şekilde geçirmemeliyiz.”

“Ben iyiyim anne,” dedim. “Burada oturup dinlemek hoşuma gidiyor.”

Annem başını salladı. “Pekâlâ, sana söyleyeceğim birkaç şey var. Yemekten sonra mutfakta kal, biraz konuşalım .”

Böylece Jack, Ellie ve babam, yataklarına gittikten sonra, ateşin yanındaki sandalyede sabırla oturup annemin benimle konuşmasını bekledim.

Annem yaygaracı bir kadın değildi, ilk önce sadece benim için paketlediği şeyin ne olduğunu söyledi: Yedek pantolon, üç tişört ve her biri sadece bir defa yamalanmış, iki çift güzel çorap.

Annem sallanan sandalyesini tam karşıma koyarken ben, ayaklarımla kömürleri itip ateşin parıltılarını izliyordum. Siyah saçlarında birkaç parça kır vardı, ama bu hafif kırlaşmalara rağmen saçları, tıpkı yeni yürümeye başladı­ğım zamanki gibi, dizlerinin biraz üzerine kadar uzundu. Gözleri parlaklığını hiç yitirmemişti ve solgun renkli tenine rağmen çok güzel görünüyordu.

“Bu konuşma uzun bir süre son konuşmamız olarak kalacak,” dedi. “Evden ayrılıp kendi yolunu çizmek çok büyük bir adımdır. Bu yüzden söylemek ya da sormak istediğin herhangi bir şey varsa şimdi bunu yapmanın tam sırası.”

Aklıma tek bir soru bile gelmemişti. Aslına bakarsanız düşünemiyordum bile. Annemin bütün bunları söylediğini duymak gözlerimi yaşlarla doldurmuştu.

Sessizlik bir süre daha devam etti. Odadaki tek ses ayağımın şömine demirlerine vurmasıydı. Sonunda annem iç geçirdi. “Neyin var?” diye sordu. “Dilini mi yuttun?”

Omzumu silktim.

“Tom kıpırdanmayı bırak ve söylediklerimi düşünmeye çalış,” diyerek uyardı annem. “Öncelikle, yarın olsun diye sabırsızlanıyor ve yeni işine başlamak istiyor musun, onu söyle.”

Jack ’in arkadaş satın almakla ilgili yaptığı espriyi düşü­nerek, “Emin değilim anne,” dedim. “Kimse bir Hayalet’in yanma gitmek istemez. Hiç arkadaşım olmayacak. Sürekli yalnız kalacağım.”

“Düşündüğün kadar kötü olmayacak,” dedi annem. “Konuşabileceğin bir ustan var. O senin öğretmenin olacak ve kuşkusuz ileride de arkadaşın olacak. Hem sürekli yeni şeyler öğrenmekle meşgul olacaksın. Kendini yalnız hissedecek vaktin bile olmayacak. Bütün bu olanları çok heyecan verici bulmuyor musun?

“Heyecanlı, ama bu iş beni korkutuyor. Bu işi yapmak istiyorum, ama yapabilir miyim bilmiyorum. Bir taraftan seyahat edip yeni yerler görmek istiyorum, fakat artık burada yaşamıyor olmak çok zor. Hepinizi çok özleyeceğim. Evde olmayı özleyeceğim.”

“Burada kalamazsın,” dedi annem. “Baban artık çalış­mak için çok yaşlı, bu yüzden gelecek kış çiftliğin sorumluluğunu Jack ’e verecek. Ellie’nin bebeği yakında doğacak. Kuşkusuz arkasından başka bebekler de gelecek ve sonuç­ta burada senin için yer kalmayacak. Evet, bütün bunlar olmadan önce bu gerçeğe alışmalısın. Eve gelemezsin.”

Sesi soğuk, biraz da keskindi. Annemin benimle böyle konuştuğunu duymak kalbimi acıtıyordu, boğazıma yumruk saplanmış gibiydi ve nefes almakta güçlük çekiyordum.

İşte o anda istediğim tek şey yatağıma gitmekti, ama onun söyleyecek çok sözü vardı. Bu kadar konuştuğuna pek şahit olmamıştım.

“Yapacak bir işin var ve bu işi yapacaksın,” dedi sert bir şekilde. “Sadece yapmayacaksın, bu işi çok iyi yapacaksın. Babanla yedinci çocuk olduğu için evlendim. Ve sana sahip olabilmek için ona altı oğul armağan ettim. Yedinin yedincisisin ve özel yeteneklere sahipsin. Yeni ustan hâlâ çok güçlü, ama en iyi zamanları artık geride kaldı ve yakında yolun sonuna gelecek. Neredeyse altmış yıldır bütün kasabayı dolaşıp görevini yerine getirdi. Yapılması gerekeni yaparak altmış yıl geçirdi.

Yakında bunu yapma sırası sana gelecek. Eger bunu sen yapmazsan kim yapacak? Kim halka göz kulak olacak? Kim onları tehlikelerden koruyacak? Kadınların ve çocukların sokaklarda, kaldırımlarda güven içinde, tehlike korkusu olmadan gezebilmelerini kim sağlayacak?”

Ne diyeceğimi bilemiyor, annemin gözlerine bakamıyordum.

“Ben bu evdeki herkesi çok seviyorum,” dedi. Sesi yumuşamıştı. “Ama bütün bu eyalette, gerçekten bana benzeyen tek kişi sensin. Ama yine de, daha büyümesi gereken bir oğlan çocuğusun ve yedinci oğulun yedinci oğlusun. Yapılması gerekeni yapmak için yeterli ihsana ve güce sahipsin. Seninle gurur duymamı sağlayacağına eminim.”

“Pekâlâ,” dedi annem ayağa kalkarken, “Bunları konuş­tuğumuza sevindim. Şimdi yatma zamanı. Yarın senin için büyük gün, mümkün olduğu kadar zinde olmalısın.”

Sıcak bir gülümsemeyle bana sarıldı, ben de elimden geldiğince ona gülümsemeye çalıştım, ama odama çıktı­ğımda yatağımın kenarında oturup boş boş duvara bakarak annemin az önce söylediklerini düşündüm.

Annem mahallede çok saygı duyulan bir kadındır. İlaç­lar ve bitkiler hakkında kasaba doktorundan daha çok şey bilir ve ne zaman bir doğum söz konusu olsa ebe, hastayı anneme gönderir. Annem ‘pantolon doğum’ dediği alanda tam bir uzmandır. Bazen bebekler önce ayaklarını dışarı çıkararak doğmak ister, ama annem bu bebekleri, onlar henüz ana rahmindeyken döndürmek konusunda ustadır. Kasabada düzinelerce kadın, hayatını anneme borçludur.

Her neyse, bunları hep babam anlatırdı. Annem mütevazı bir insandı, bu tür şeylerden hiç bahsetmezdi. O sadece yapılması gerekeni yapardı ve benden de böyle yapmamı beklediğini biliyordum. Bu yüzden onun benimle gurur duymasını sağlamak istiyordum.

Ama babamla evlenmesinin ve benden önceki altı çocuğu doğurmasının tek sebebinin bana sahip olmak olduğunu söylerken ciddi miydi? Böyle bir şey mümkün değil gibi görünüyordu.

Olan biteni düşünürken pencereye doğru yürüdüm, yüzümü kuzeye vererek eski, sallanan sandalyede birkaç dakika oturdum.

Ay parlıyor, yeryüzündeki her şeyi gümüşi ışıklarıyla yı­kıyordu. Çiftliğin arkasındaki çayırın ötesini ve çiftliğimizin sınırlarının hemen yanında, üzerinde Cellat Tepesi’nin yükseldiği kuzey otlağını görebiliyordum. Bu manzarayı seviyordum. Cellat Tepesi’nin uzaktan görünüşünü seviyordum. O tepenin görünen en uzak nokta olması hoşuma gidiyordu.

Yıllardan beri, yatağa girmeden önce bu manzarayı seyretmek alışkanlığım olmuştu. O tepeyi seyredip arka tarafında neler olduğunu hayal etmeyi seviyordum. Arkasında, dört beş kilometre boyunca devam eden, yarım düzine ev, küçük bir kilise ve ondan da küçük bir okuldan ibaret olan köye uzanan birkaç tarla daha olduğunu biliyordum, ama hayal gücüm bunlara başka şeyler de ekliyordu. Bazen, arkalarında bir okyanus görünen yüksek tepeler, bir orman ya da dev kuleleri ve parıldayan ışıkları olan muhteşem bir şehir olduğunu hayal ederdim.

Ama şimdi, o tepeye bakarken, sahip olduğum korkuyu da düşünüyordum. Evet, uzaktan bakılınca çok güzel gö­rünüyordu, ama o tepenin yakınında olmak istemiyordum. Tahmin edebileceğiniz gibi, Cellat Tepesi ismi bu tepeye boş yere verilmemişti.

Üç kuşak önce, ülkede çok büyük bir savaş patlak verdi ve kasaba halkı da bu savaşta yerini aldı. Bütün savaşların en kötüsüydü; feci bir iç savaştı. Aileler bölünmüş, bazen kardeş kardeşe saldırır olmuştu.

Savaşın son kışında köyün eteklerinde, birkaç kilometre kuzeyde büyük bir çarpışma meydana geldi. Sonunda, bu muharebeyi kazanan ordu, bu tepeye getirdiği esirlerini tepenin kuzey yamacındaki ağaçlara astı. Asılanlardan bazıları kendi adamlarıydı; düşmana karşı korkakça davrandıkları iddia ediliyordu. Fakat hikâyenin bu kısmı başka türlü de anlatılır. Derler ki o adamlar komşularına karşı savaşmayı reddettikleri için asılmış. Jack bile çiftliğin o tarafındaki sınır çitlerine yakın çalış­mayı sevmezdi ve köpekler ormanın içine iki kilometreden fazla girmezdi. Bana gelince, başkalarının hissedemediği şeyleri hissedebildiğim için kuzey otlağında çalışamazdım bile. Anlıyorsunuz değil mi, oradan bile onları duyabiliyordum. Gıcırdayan halatları, üzerlerine asılan ağırlıklara  dayanamayarak inleyen ağaç dallarını duyabiliyordum. Boğulan, nefes alamayan ölüleri tepenin öte tarafından duyabiliyordum.

Annem birbirimize benzediğimizi söylemişti. Evet, kesinlikle benimle aynı olan bir yönü vardı: Onun da, benim gibi, başkalarının göremediği şeyler gördüğünü biliyordum. Bir kış, ben çok küçükken ve bütün ağabeylerim hâlâ evdeyken tepeden gelen sesler o kadar yükselmişti ki onları yatak odamdan bile duymaya başlamıştım. Ağabeylerim hiçbir şey duymamıştı, ama ben duyuyor ve uyuyamıyordum. Annem, şafak sökmeden uyanıp işe koyulması gerektiği halde, onu her çağırışımda yanıma gelmişti. Sonunda bu işin çaresine bakacağını söyledi ve bir gece Cellat Tepesi’ne tırmanıp ağaçların arasına daldı. Geri döndüğünde ortalık sessizleşmişti ve bundan sonra da aylarca sessizlik hüküm sürdü.

Ama benzeşmediğimiz bir taraf vardı.
Annem benden çok daha cesurdu.

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

… devamı 

Our Score
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 5]

2 thoughts to “Hayaletin Çırağı (I. Bölüm Yedinci Oğul)”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir