Skip to main content

Yanık Kalesi 20. Bölüm

Yanık Kalesi 20. Bölüm

– Kale İçinde Kanlı Savaş Başladı –

Avusturya ordusu 0 gece kolaylıkla kalenin etrafını kuşatmıştı. En önde olan Palgi ve arkadaşları, kalenin kapısı önüne geldiler. Hendek üzerinde atılan tahta köprü 0 gece çekilmemişti. Palgi yavaş sesle bunun sebebini arkadaşlarına izah ederek kuvvei mâneviyelerini biraz daha yükseltti:

– Görüyorsunuz ki her şey bizim için çalışıyor. Türkler bu gece köprüyü bile kaldırmamışlar. Demek Peçevi’den gelecek zahire arabalarını bekliyorlar.

Kapıya biraz daha yaklaştı. Başını yukarı doğru dikerek:

– Meze! diye bağırdı.

Nöbetçi cevap vermişti:

– Parolayı anladım ama, gece yarısı gelen siz kimsiniz?

– Peçevi’den geliyoruz… Hani zahire almaya gitmiştik ya…

Nöbetçi merakla sordu:

– Peki, arabalar nerede?

– Onları düşman yakaladı. Avusturyalıların kahpece tuzağına düştük. Biz güçlükle kaçabildik.

Sâf nöbetçi bu yalanlara inanmıştı:

– Kapıcıya haber vereyim de kapıyı açsınlar, dedi.

Kapı biraz sonra açıldı. Kont ve yanındakiler içeri girdiler. İki nöbetçi ile kapıcı tuzağa düşürüldüklerini hemen anlamışlardı ama, iş işten geçmişti. Palalarına davranmağa vakit kalmadan Türkler şehit edilmişlerdi. Fakat arkada ikinci bir kapı daha çıkmıştı. Bu kapı tahta idi. Kont, ellerinde getirdikleri tahtadan garip şeyleri birbirine ekledi. Tahta bir top meydana gelmişti. Gülerek:

– İşte ben bunu da düşünmüştüm. Çünkü Hasan’dan aldığım malumata Türklerin kale içinde dış kapılardan başka tahta iç kapılar da yaptığını öğrenmiştim. Şimdi şu topu ateşleyerek kapıyı parçalarız. Bu tahta topu uzun zaman uğraşarak yaptırmıştım. Demir topu bu kar kıyamette elde taşıyamazdık ya…

Top ateşlendi. Yakın mesafeden çıkan gülle, evvelâ topu parçalamıştı. Fakat tahta kapı da parçalanmıştı. Zaten bu top ateşi aynı zamanda parola olacaktı. Civarda bekleyen Avusturya ordusu hemen hücuma geçti ve sel gibi kapıdan içeri girdi. Pek kısa zamanda kırk bin Avusturyalı kaleye tamamen girmişti. Çünkü on bini zahire arabalarını zapta gönderilmişti. Nöbetçilerden gayrısı uyumakta olan akıncılar yataklarından fırladılar. Fakat silahlarını bile almaya vakit bulamıyorlardı. Akıncı ağası ile yeniçeri ağası da uyanmıştı…

Ağlayarak akıncı ağasına:

– Ağa, ne yapacağız şimdi? diyordu.

Akıncı ağası tok bir sesle :

– Orasını senin evvelce düşünmen lâzımdı, dedi; hani Avusturyalılar dosttular? Askerini dağıtan kumandanın hali budur. Var halin neyse gör. İstersen düşmana teslim ol. Fakat biz, sağ kaldıkça düşmana kale vermeyiz.

– Demek çarpışacaksınız?

– Başka yapacak şey var mı ya?

Yeniçeri ağasının bu son demde eski cengâverlik damarı kabarmıştı. Kılıcını kavrayarak:

– Ben de sizinle çarpışacağım, dedi.

Akıncılar toplanana kadar Avusturyalılar iç kalenin kapısına dayanmışlardı. Zaten akıncı ağasının niyeti de düşmanı burada karşılamaktı. Adetleri düşmana nazaran yüze karşı bir bile değildi. Yeniçeri ağası da akıncıların peşine takılmış, iç kaleye gidiyordu. Fakat aklına hazinesi geldi. Onu da alıp iç kaleye kapanacaktı. İçi altın ve mücevherlerle dolu sandığı kaptı. İç kalenin kapısına geldi. Fakat kaleye kapanan bahadırlar kapıyı kapamışlardı. Yeniçeri ağası burada düşmanın eline geçti. Kont, kaleye kapanan bahadırlara bir ültimatom gönderdi:

– Mukavemet beyhudedir. Boşuna kendinizi kırdırmayın. Teslim olun…

Reşat İleri – Kahramanlar Dergisi – 1952

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 2]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir