Skip to main content

Yanık Kalesi 10. Bölüm 

Yanık Kalesi 10. Bölüm

-Ali, Atına Atladı-

Ali, namlı bir akıncı olduğu için tavla nöbetçisi ona bir şey sormamış, gizli bir vazife aldığını zannetmişti. Zaten tavla nöbetçileri, sadece, yularlarını koparıp hayvanların birbirlerine girmelerine mâni olmak ve bir de tavlaya yabancı olanları içeri sokmamakla vazifelendirilmişlerdi. Bunun haricinde tavla nöbetçisinin başka bir salâhiyeti yoktu. Atına pek düşkün olan akıncılar, akıllarına geldiği her saat ve hattâ gece yarısı bile atlarını görmek için tavlaya giderler ve atlarını severlerdi. Gene gizli bir vazife alan akıncı, atını alarak kaleden çıkar, giderdi. Tabiî tavla nöbetçisi ona:

– Nereye gidiyorsun hemşeri? diye soramazdı.

Yalnız kapı muhafızları, emir almadıkça kapıdan ne içeriye bir adam sokarlar, ne de içeriden birisini dışarı bırakırlardı. Ali de bunun böyle olduğunu bilirdi. Fakat kapı muhafızını kandıracağını zannediyordu. Çünkü son zamanlarda yeniçeriler hiç nöbet tutmaz olduklarından kapılarda arkadaşları olan akıncılar nöbet tutuyordu. Ali, buna güveniyordu. Ne yapıp yapıp bu arkadaşlarının gönlünü yapar, kapıyı açtırırdı.

Kalenin arka taraftaki küçük kapısına gitti. Buradan çıkmak daha kolaydı. Zira burada, ya bir veya iki kapıcı bulunurdu. Kapıya yaklaştı. Gördüklerine inanamıyordu. Kapıda tam beş nöbetçi bulunuyordu. Hem bu beş nöbetçinin hepsi de yeniçeri idi. Yanlarına yaklaştı:

– Selâmün aleyküm, dedi.

Nöbetçi’ler homurdanarak mukabele ettiler:

– Aleykümüsselâm. Gece yarısı at safası mı böyle?

Akıncı Ali, bu kadar kaba şekilde karşılanmasına kızmaktan ziyade şaşırmıştı. Hayretle sordu:

– Hayrola, pek sinirlisiniz ?..

Nöbetçilerden biri gülle gibi patladı:

– Elbette sinirli oluruz. Bak, karşıdaki köyde düğün var. En sevdiğimiz arkadaşımız Hasan, Macarlının en güzel kızı ile evleniyor. Biz ise burada âdeta hapsedilmiş gibi nöbet tutuyoruz.

Ali, yumuşak bir dille sordu:

– Fakat bunda benim ne kabahatim var?… Neden bana asık yüz gösterirsiniz?

Aynı hiddetli nöbetçi, bir hiddet güllesi daha savurdu:

– Elbette senin kabahatin var.

Ali büsbütün şaşırmıştı. 0 kadar ki, âdeta dili tutulmuştu:

– Allah Allah, ben bir şey yaptığımın farkında değilim diye güçlükle kekeleyebildi.

Ali’nin zayıf sesle verdiği bu cevap, diğer nöbetçileri de kızdırmıştı. Şimdi hep birden hiddet, intikam kin, nefret, şiddet güllelerini arka arkaya atıyorlardı:

– Daha ne yapacaksınız?

– Daha neler olsun?.

Siz akıncılar yüzünden bizim ağamız bizi buraya nöbetçi bıraktı. Düğünden mahrum kaldık.

– Ağamız siz akıncılardan korkuyor. Olur ya deli bozuk ağanızın aklına eser de kaleden çıkıp düğün evini basar. Eğlenceyi bozar.

– İşte bu yüzden ağamız bizleri kapılara bıraktı. Ne kimse içeri girecek, ne içeriden kimse dışarı çıkacak!..

Ali, yeniçerilerin hiddetle söylenmiş olsa dahi, söylediği sözlerden neler cereyan ettiğini anlamış ye içi daha da yanmıştı. Demek ki şüphesi doğru idi. Ağası, bu gece gelin olan Macarlı kızı seviyordu. Yeniçeri ağası da bunu bildiği için o gece kaleyi kendi adamlarıyla muhafaza altına almıştı:

– Gönül bu, dedi, yaşlıya, ihtiyara bakmıyor. Tevekkeii dememişler: “Gönül ferman” dinlemez” diye.

Ayrıca bir de işlerin sarpa sarması Aliyi üzmüştü. Bu kaleden çıkması imkânsızdı. Fakat bir kere denemek istedi:

-Bize de müsaade yok mu?

Nöbetçiler hayretle yüzüne baktılar:

– Gece vakti nereye gideceksin ki?,

Şöyle bir düğüne kadar uzanacaktım.

“Düğün” kelimesini işiten nöbetçi yeniçeriler yeniden kızmışlardı.

– Kolayı olsa düğüne biz gideriz, dediler; hem kızma Ali… Bilirsin ki biz seni diğer akıncılardan başka tutarız. Çok severiz. Mümkün olsa bırakırdık. Fakat ağamızın kat’î emri var.

Reşat İleri – Kahramanlar Dergisi – 1952

 

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir